24.04.2014

Gelişmekte Olan Ülkelerde Yoksulluk | Kerem Yıldız


KISALTMALAR LİSTESİ
A.G.E: Adı Geçen Eser
AGÜ: Az Gelişmiş Ülkeler
BYKP: Beş Yıllık Kalkınma Planı
DPT: Devlet Planlama Teşkilatı
DSÖ: Dünya Sağlık Örgütü
FAO: Gıda ve Tarım Örgütü
GSYİH: Gayri Safi Yurt İçi Hasıla
HDI: İnsani Gelişme Endeksi
HIPC: Yüksek Borçlu Ülkeler
HPI: İnsani Yoksulluk Endeksi
IMF: Uluslararası Para Fonu

KİT: Kamu İktisadi Teşebbüsü
MB: Merkez Bankası
PRSP:  Yoksulluğu Azaltma Stratejisi Bildirileri
SGP: Satın Alma Gücü Paritesi
UNDP: Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı
WDR: Dünya Kalkınma Raporu

BİRİNCİ BÖLÜM
                                                                     

Yoksulluğun Tanımı, Türleri ve Nedenleri

                                                

1.1 Yoksulluğun Tanımı

Yoksulluk, en genel tanımıyla belirli bir hayat standardından yoksun kalmak demektir. Yoksul olmak dar anlamda; açlık, giyinme ve barınmadan mahrumiyet, sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanamama çerçevesinde ele alınmakta ise de geniş anlamda bu çerçeveye yoksulların devlet ve toplum kurumlarından fena muamele görmeleri ve bu kurumların karar mekanizmalarından dışlanmaları olguları da eklenmektedir. (World Bank, World Development Report 2000-2001).Geleneksel olarak yoksulluk; toplumun belirli bir kesimi için düşük gelir ve harcama seviyesi, sağlık ve eğitim hizmetlerinden düşük seviyede yararlanma, risklere açık olma ile kamusal karar mekanizmalarından dışlanma ve güçsüzlük olarak kendini göstermektedir.
Yukarıda verilen tanımlama çabalarının dayandığı temel öğelerden düşük gelir, sağlık ve eğitim hizmetlerinden düşük seviyede yararlanma, risklere açıklık ile karar mekanizmalarından uzaklık ve güçsüzlük kriterlerine dayanarak yoksulluk olgusunu ölçmeyi hedefleyen çeşitli çalışmalar bulunmakla birlikte (Chen ve Revallion, 2000). 1993 yılı Satın alma Gücü Paritesine göre günlük geliri 1 doların altında olanlar yoksul olarak tanımlanmaktadır. Bu ölçü, sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanma, risklere açıklık, karar mekanizmalarından dışlanma ve güçsüzlük gibi kriterleri yeterince dikkate almadığı için ihtiyatlı olarak kullanılmaktadır.(Bocutoğlu, 221)

        1.2 Yoksulluğun Türleri

Farklı kriterler göz önüne alınarak yoksulluk kavramına farklı anlamlar katan yoksulluk türleri mevcuttur. Literatürde farklı yoksulluk türlerini ifade eden mutlak yoksulluk, göreli yoksulluk ve insani yoksulluk gibi tanımlarla karşılaşmak mümkündür.


  1.2.1 Mutlak yoksulluk

Temel fiziksel kriterleri karşılamak için minimum tüketim standardına erişebilme becerisine sahip olmama genellikle mutlak yoksulluk ya da yoksunluk olarak ifade edilir. Başka bir deyişle; mutlak yoksulluk, hane halkının ya da bireyin asgari yaşam düzeyini sürdürebilmesi için gerekli, yalnızca en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaması durumudur. Birinci dereceden yardıma muhtaç olarak algılanması gereken bu fakirler temel insani ihtiyaçlarını bile karşılayamamakta, hatta bu duruma düşen bir kişiye dışardan yardım edilmediği takdirde ölüm riskiyle bile karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olabilmektedir. Mutlak yoksulluğun dünyanın her tarafında var olmasına karşın, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde daha fazla görülebilmektedir.
Mutlak yoksulluğun ortaya çıkarılması bireylerin yaşamlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan minimum tüketim ihtiyaçlarının belirlenmesini gerektirir. Mutlak yoksulluk gıda ve gıda dışı bileşenler dikkate alınarak ayrı ayrı belirlenebilmektedir. Sadece gıda harcamalarını esas alan mutlak açlık sınırının hesaplanması; “minimum temel gıda maddelerinden oluşan gıda sepetinin maliyetiyle” hesaplanır. Tüm nüfus için önerilen kişi başına alınması gereken kalori miktarı esas alınarak, bundan daha az kalori alan fertler bir yoksulluk çizgisi oluştururlar. Örneğin, Dünya Bankası’nın 1990’daki çalışmasına göre bir insanın hayatının devam ettirebilmesi için gerekli minimum kalori miktarı 2.400 kalorilik gıda sepetinin fiyatı, mutlak yoksulluk sınırı olarak belirlemiştir.
TÜİK ise 2008 yoksulluk çalışmasında Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından belirlenen yetişkin bir kişinin minimum harcaması gereken günlük kalori değeri 2.100 olarak belirlenmiştir. Bu yaklaşım, birçok ülkede de hala uygulanabilmektedir. Örneğin, Hindistan’da asgari düzeyde beslenme, en temel yoksulluk kıtası olarak önemini korumuştur. (Şenses, 2001)  Mutlak yoksulluk sınır gıda harcamalarına ek olarak temel gereksinimleri de (eğitim, sağlık, barınma, giyim) göz önüne alarak hesaplanabilir. Günümüzde bir çok Az Gelişmiş Ülkelerde bu yaklaşım( Temel İhtiyaçlar Yaklaşımı) baz alınarak mutlak yoksulluk sınırı hesaplanmaktadır

        1.2.2 Göreli Yoksulluk

Adam Smith’in tanımına göre, temel ihtiyaçlarını mutlak olarak karşılayabilen ancak kişisel kaynakların yetersizliği yüzünden toplumun genel refah düzeyinin altında kalan ve topluma sosyal açıdan katkıları engellenmiş olanlar göreli yoksullardır. Göreli yoksullar, birinci dereceden yoksul olmaktan ziyade daha çok ikinci derecede dar gelire sahip, asgari yaşam seviyelerini yakalamış olsalar da ortalama refah seviyesinin altında olan insanlardır. Temel ihtiyaçlarını kısmen karşılamakla beraber, eğitim, sağlık, sosyal katılım yönünden yetersizlerdir.
Yoksulluğu göreli bir kavram olarak yorumlayan ve sosyal yönü daha fazla olan göreli yaklaşım, yoksulluğu bireyin ihtiyaçlarını karşılama gücü yönüyle toplumun diğer bireyleri karşısındaki durumuna göre tanımlamaktadır. Yani,  bir kişinin yoksul olup olmadığı sadece ne kadar gelire sahip olduğuna bağlı olmayıp, toplumdaki diğerlerinin ne kadar gelire sahip olduklarını da bağlı olacaktır. Yoksulluğun göreli olarak tanımlanmasında ya nüfusun düşük gelirli bir oranı yoksul olarak alınmakta ya da ortalama gelir düzeyinde bir sınır belirlenerek bu sınırın altında bir gelire sahip olanlar yoksul olarak tanımlanmaktadır.(Arpacıoğlu ve Yıldırım, 2011).

        1.2.3 İnsani Yoksulluk

        Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) da yoksulluğun kavramlaştırılması çabalarına, hem yoksulluk kavramı etrafındaki tartışmaları hem de yoksulluğun ölçülmesi yaklaşımlarını genişleterek katkıda bulunmuştur. UNDP’ nin 1997 İnsani Gelişme Raporu ilk defa  ”İnsani Yoksulluk” (Human Poverty)  kavramı ortaya atılmıştır. İnsani yoksulluk, gelir yoksulluğu ile ilişkili bulunmasına rağmen ondan farklıdır. Gelir yoksulluğu ölçümleri mutlak gelir üzerinde odaklanırken “insanî yoksulluk” kavramı, okur-yazarlık, yetersiz beslenme, kısa yaşam süresi, ana-çocuk sağlığının yetersizliği, önlenebilir hastalıklara yakalanma gibi temel insani yeteneklerden / kapasiteden yoksun olmak biçiminde tanımlanabilir.
Buna göre temel insan yeteneklerini sürdürebilecek olan mal, hizmet ve altyapıya – enerji, hijyen, eğitim, iletişim, içme suyu – erişimin yokluğu ya da kısıtlanması yoksulluğun  “insanî” boyutu olarak nitelendirilmektedir.(Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, 2009). Aynı raporda insani yoksulluğu ölçmek amacıyla “İnsani Yoksulluk Endeksi”  (Human Poverty Index) geliştirilmiştir. Bu endeks gelişmekte olan ülkeler için (HPII) şu üç kriterden yola çıkarak hesaplanmaktadır:
1.Yaşam süresi:40 yaşın altındaki nüfus yüzdesi
2.Eğitim: Okuma yazma bilmeyen nüfus yüzdesi
3.Makul bir yaşam standardı
- Sağlıklı içme suyuna sahip olmayan nüfus yüzdesi
- Temel sağlık imkânlarından yoksun nüfus yüzdesi
- 5 yaşın altında olan ve yeterli beslenemeyen, bu yüzden ciddi düzeyde düşük kilolu olan çocukların nüfus yüzdesinden oluşmaktadır

        1.3 Yoksulluğun Nedenleri

Yoksulluk, ülkeden ülkeye veya coğrafyadan coğrafyaya değişik nedenlerle ortaya çıkabilir.   Çevresel nedenler, ekonomik nedenler, siyasi nedenler, toplumsal nedenler olarak açıklanabilir.

        1.3.1 Çevresel Nedenler

Yoksullaşmanın en bariz belirtilerinden olan çevresel nedenlerin başında, doğal afetler, çölleşme, kuraklık gibi doğal etkenler gelebildiği gibi; aşırı otlatma, ormanların tahrip edilmesi gibi insan tahribatı sonucunda oluşan doğal yıkımlar da yoksulluğa neden olabilmektedir. Bunun yanında, yoksulluğa, coğrafik özellikler de neden olabilmektedir. Örneğin; enerji üretimine veya tarıma elverişli olmayan bir bölgede yoksulluk görülebilmektedir. Kimi zamanlarda, tarımın elverişli olduğu bölgelerde kullanılan yanlış gübreleme, aşırı su israfı, bölgede kıtlığa ve yoksulluğa neden olabilmektedir. Zira suyun ve besinin yetersiz olduğu bölgelerde yoksulluk kaçınılmazdır.

        1.3.2 Ekonomik Nedenler

        Yoksulluğun bariz nedenlerinden olan ekonomik nedenler arasında işsizlik en başta yer almaktadır. Koşulların yetersizliğinden seçilen kalitesiz yakıtlar, oluşturduğu çevresel sorunlarla, yoksulluğa mekan oluşturmaktadır. Artan gıda fiyatları ve öte yandan gerçekleşen gıda israfları, yoksulluğu tetiklemektedir. Ekonomik yetersizlikler nedeniyle sulamada yapılan su israfları, açtığı tahribat sonucunda yoksulluğu tetiklemektedir. Ayrıca devletler arasındaki ekonomik sürtüşmeler/yarışmalar ülke halklarını zor durumda bırakmaktadır.

        1.3.3 Siyasi Nedenler

Siyasi politikalar, büyük yoksulluklara neden olabilmektedir. Özellikle izlenen yanlış politikalar, tarıma ve ağaçlandırmaya yapılan düşük destek, sanayinin çarpıklaşması, kirlilik, yoksulluğu baltalamaktadır. Eğitime verilen desteğin çok az olması, yoksul bir nesil yetişmesine neden olmaktadır. Ülke yönetimlerindeki yozlaşmalar ve belirsiz politikalar, Nijerya gibi ülkelerde yaşanan yoksulluğun baş sebepleri arasındadır. Yolsuzluklar, yoksulluğun temel nedenlerinden biri olduğu gibi sömürge devletlerinin bir ülkede varlığı, halkın var olduğu kaynakların da sömürülmesine ve insanların bolluk içinde aç yaşamasına neden olmaktadır.

        1.3.4 Toplumsal Nedenler

Aşırı nüfus artışı yaşanan ülkelerde yoksulluğun önemli bir sorun olduğu bilinmektedir. Özellikle doğum kontrol konusunda bilinçsiz ve yetersiz bir ülke, aşırı nüfus artışlarına ve çarpık kentleşmeye yol açabilmektedir. Beyin göçleri ve tarihteki yönetim biçimleri insanları ve toplulukları yoksul bırakabilmektedir. Ayrıca savaşlar, soykırımlar, toplumları uzun süre muhtaç bırakabilmektedir.
  
                                                            İKİNCİ BÖLÜM      

Yoksulluğa Tarihsel Perspektiften Bakış

        2.1 İkinci Dünya Savaşı Öncesi Dönem

Yoksulluğa ilişkin yoğun ve sistematik ilginin kökleri, ana hatlarıyla 18. yüzyılın ortalarında kitlesel yoksulluk ortaya çıkmaya başlamadan çok önce, 17. yüzyıl başlarından bu yana izlemek mümkündür. Başta J. Locke olmak üzere, düşünürlerin mülkiyet hakları çerçevesinde başlattığı tartışma, liberalizmin siyasal bir kuram içindeki gerilimlerini bu dönemde en iyi yoksulluk kavramı yansıttı. Liberal kuramcılar, bir yandan özel mülkiyeti savunurlarken, diğer yandan da bunun yoksullara yardımı dışlamaması gerektiği ve kişisel refah yanında sosyal refahın önemini vurguladılar. Geleneksel liberaller, doğa yasalarına dayalı ve yoksulları asla dışlamayan bir mülkiyet hakları yaklaşımını benimsedi. Adam Smith’in “dünya ve onun olgunlaşmış bütünlüğü bütün nesillere aittir” sözleri bu açıdan anlamlıdır.
Önemli düşünür ve kuramcıların, yoksulluk ve bölüşüm sorunlarına karşı yakın ilgisinin sanayileşmeye dayalı başladığı 18. ve 19. yüzyıllarda giderek arttığı gözlenmektedir. Yoksulluk konusu, özellikle 19.yüzyılın ikinci yarısında İngiltere ağırlıklı olarak, başta “Yoksul Yasaları” na ilişkin yoğun tartışmalar olmak üzere, siyasal düzlemde, yardım kuruluşlarının, sendikaların ve Kilise’nin artan ilgi ve etkinlikleri ve başta edebiyat olmak üzere yoksulları konu alan sanat eserleri yoluyla da sosyo-kültürel düzlemde ağırlıklı bir konu olarak ön plana çıktı. İlk yoksulluk araştırmaları bu dönemde yapıldı ve il bazında yoksulluğun ölçülebilmesi için yöntemler geliştirildi.
Sanayileşmiş ülkelerde yoksulluk konusuna karşı ilgi 1920’li yılların sonunda patlak veren Büyük Dünya Bunalımı’ nın yarattığı ve kitlesel olarak nitelendirilebilecek işsizliğin katkısıyla yeniden canlandı. ABD başta olmak üzere, birçok sanayileşmiş ülkede bunalımdan çıkışta devlet önemli bir rol üstlendi. Bu dönemde sosyal alana yönelik önlemler savaş sonrası dönemde ivme kazanan Refah Devleti’nin ilk temel taşlarını oluşturdu ( Şenses, 2001: 31–35)

        2.2 İkinci Dünya Savaşı Sonrası Dönem

1945 sonrası temelleri atılmaya başlanan Refah Devleti yoksulluğu azaltmanın yollarını aramaya başlamış ve işsizliği yoksulluğun ana nedenlerinden biri olarak görmüştür. Bunun için yapılması gereken ise, eğer insanlar üretime entegre edilemiyorlarsa tüketime entegre edilmeliydi. Refah Devleti’nin politikaları bunun üzerine kurulmuştu. Refah politikaları kendisinden beklenenin aksine yoksulluğu ortadan kaldırmamış, hatta daha da yaygınlaştırmıştır. Refah politikalarının beklenmeyen başka bir sonucu da, “bağımlılık kültürü” yaratarak yoksulluğu yaygın ve kalıcı hale getirmesidir (Demirci,2003: 18–19).
1980’lerde Refah Devleti’nin krize uğramasından sonra gündeme gelen neo-liberal küreselleşme politikaları gelir dağılımının adaletsizce bölüşülmesinin artmasında başrol oynayıcılardandır. Küreselleşme söylem ve hareketleri ile sermaye daha sınırlı bir kesimin elinde toplanmış ve işsiz/geçim araçlarından yoksun kesimin oranı da artmıştır.
1990’lardan 2000’li yıllara değin birçok uluslararası kuruluşlar ve örgütler yoksulluğu çeşitli toplantılarla gündemlerine almıştır. Ancak gerçekte ne yoksulluğun tam olarak nedenlerini ne de yoksulluğun küreselleşme ile ilişkisine bakılmıştır. Böylesi bir bakış açısının olmaması bu sorunun tam ve gerçek nedeninin anlaşılmasını zorlaştırmakta ve sonuçta yoksulluğa ilişkin alınan çeşitli önemleri de yetersiz bırakmaktadır (Duyan, 2003; 357–358).

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Yoksulluk Politikaları


        3.1. Yoksulluk ve Dünya Bankası Politikaları

        Dünya Bankası gelişmekte olan ülkelerde yoksulluğun önlenmesiyle ilgilenen ana uluslararası birimdir. Dünya Bankası yapısal denge ve yoksullukla ilgili faaliyetlerden, IMF ise esasen makroekonomik işlerden sorumlu olduğu için iki kuruluş arasında bir sorumluluk dağılımı bulunmaktadır (Stiglitz, 2000: 15). Dünya Bankası’nın özellikle 1990’lı yıllardan itibaren gelişmekte olan ülkelerle olan ilişkilerinde önemli gündem maddelerinden birisi yoksulluğun azaltılması olmuştur. Ayrıca Banka, finansal ve diğer teknik türdeki yardımların da ana amacını yoksulluğun azaltılması olarak belirlemeye başlamıştır.
Dünya Bankası’nın yoksullukla mücadelede izlediği politikalar zamanla farklılaşma göstermiştir. 1960’lı yıllarda birçok kalkınma iktisatçısına göre, yoksulluğun azaltılmasında en iyi yol gelişmekte olan ülkelerin sanayileşmesini hızlandırmak ve altyapıya daha çok yatırım yapmak olmuştur. 1970’li yıllarda kırsal gelişmeye daha fazla önem verilmeye başlanmıştır. 1980’lerde ise durum tamamen farklılaşmıştır. Çünkü bir çok gelişmekte olan ülke artan borç ve azalan döviz gelirleriyle birlikte önemli makro ekonomik sorunlarla karşı karşıya gelmiştir. Bunun sonucunda Bankanın ağırlıklı olarak ilgisi yoksullukla mücadeleden çok makroekonomik dengenin sağlanmasına kaymıştır. Böylece piyasanın rolünün artırılması ve kamunun ekonomik ağırlığının azaltılması gibi neo liberal politikalara dayalı ekonomik reform programları aktif bir şekilde desteklenmeye başlanmıştır. Dünya Bankası’nın IMF ile birlikte yürüttüğü bu programların etkileri konusundaki tartışmalar hala devam etmektedir. 1990’lı yıllarda uluslararası ekonomik koşullar Bankayı, tekrar yoksullukla mücadeleyi ana gündem yapmaya yöneltmiştir. Böylece 1990 yılında özle olarak yoksullukla mücadeleye ayrılan bir Dünya Kalkınma Raporu hazırlanmıştır.
1990 Raporunun yoksullukla mücadele konusunda temel vurguları şöylece özetlenebilir(Ingham, 1995: 240-41)
       1. Ekonomik Büyüme: Banka, hiçbir ülkenin ekonomik büyüme olmadan yoksulluğu azaltamayacağını savunmaktadır. Bu, genel olarak isabetli bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir, ancak burada büyümenin tarzı önem kazanmaktadır. Çünkü Banka, daha çok emek yoğun sanayiye ve geniş tabanlı tarımsal kalkınmaya dayalı bir büyüme stratejisini önermektedir. Öneri, nüfusunun yaklaşık %90’ının tarımla uğraştığı Afrika için savunulabilir gözükmektedir, ancak Bankanın büyüme
ve dolayısıyla yoksulluğu azaltmak için önerdiği neo liberal politikaların (tarım ürünlerine olan fiyat sınırlamalarının kaldırılması, sermaye yoğun sanayilere sübvansiyonların azaltılması, ithalat kısıtlamalarının kaldırılması ve döviz kuru reformları gibi) gelişmekte olan dünya ülkelerine ne ölçüde uygun olduğunun tartışıldığını hatırlatmak yerinde olur.
Büyümenin stratejisi konusunda tartışma olmasına karşın, tüm literatürde hızlı ve her kesimin yararlandığı bir büyüme olmaksızın yoksulluğun ortadan kaldırılamayacağı konusunda bir uzlaşma bulunmaktadır. (Srinivasan 2000: 269), Dünya Bankasının anlayışına paralel olarak böyle bir büyüme stratejisi için eğitim ve sağlığa önem vererek beşeri ve fiziki sermayenin etkin biçimde kullanıma geçirilmesi ve liberal dış ticaret ve yatırımlar yoluyla ekonominin kendi içerisinde ve uluslar arası ölçekte rekabetin teşvik edilmesi gerektiğini belirtmektedir.
2. İnsana Yatırım Yapmak: Banka, büyümenin nimetlerinden yoksulların yararlandırılması için eğitim, sağlık ve aile planlamasına ağırlık vermektedir. Özellikle burada kadınların eğitimine ağırlık verildiği görülmektedir.
3. Ekonomik Denge: Bankanın 1980’li yıllardan beri izlediği yapısal denge politikalarının gelişmekte olan dünyada yoksulları olumsuz etkilediği görülmektedir. Dolayısıyla Banka, ekonomik reform ve makroekonomik denge konusunda ısrarını sürdürmesine karşın, bu politikaların yoksullar üzerindeki olumsuz etkilerini bertaraf etmek amacıyla zarar görebilecek kesimler için güvenlik ağları oluşturulması, kamu harcamalarından temel sosyal hizmetlere daha çok pay ayrılması ve yoksullara yönelik sosyal hizmetlerin etkinliğinin artırılması gibi önlemlerin alınması istenmektedir.
4. Katılım ve Çevre: yoksulluğun azaltılması için bu kesimlerin proje dizaynı ve uygulamasına katılımları sağlanmalı ve bu amaçla sivil toplum kuruluşları güçlendirilmelidir. Yoksulların yönetime daha etkin ve aktif katılımları için demokrasinin güçlendirilmesi gerekmektedir. Banka ayrıca, özellikle yoksullar için yaratabileceği olumsuzluklar açısından çevrenin korunmasına da büyük önem vermektedir.
5. Dünya Bankası Borçları: Banka yoksulluğun azaltılmasına dönük olarak borç verme hedefini giderek öne çıkarmaktadır. Özellikle Banka, yoksullukla mücadele kapsamında beşeri kaynakların geliştirilmesi, kırsal bölgelerdeki temel altyapı hizmetlerinin gerçekleştirilmesi, sosyal sektörlere daha fazla kaynak sağlanması ve çevrenin korunması gibi alanlarda kaynak sağlama eğilimindedir. Bankanın 1990’lı yıllardan itibaren izlediği kalkınma stratejisinde insana yatırım yapma hedefi giderek önem kazanmaktadır, çünkü sağlıklı ve eğitilmiş bir nüfusa sahip olmaksızın sürdürülebilir bir büyümeye ulaşılamayacağı yönünde genel bir kabul ortaya çıkmıştır (Beyer et al., 2000:170). Gerçekten de son zamanlarda ekonomik büyümeyle beşeri gelişme arasındaki ilişkilerin açığa çıkarılması önemli derecede ilgi görmeye başlamıştır. Bu konuyla ilgili yapılmış çalışmalarda (Ranis, Stewart, Ramirez, 2000: 197-219) ekonomik büyümeyle beşeri gelişme arasındaki ilişkilerin karşılıklı olduğu vurgulanmakta ve özellikle ülkeler arasında yapılan regresyon analizleri sonucunda her iki değişkenin karşılıklı etkileşimi konusunda anlamlı bir ilişkinin varlığının tespit edildiği belirtilmektedir. Bu çerçevede sağlık ve eğitime yönelik kamu harcamalarının ekonomik büyümeyle beşeri gelişme arasındaki en önemli bağlardan birisi olduğu ifade edilmektedir.

        3.2. Dünya Bankası Politikalarının Yoksulluk Üzerine Etkisi

        Dünya Bankası, nüfusunun önemli bir kısmı yoksulluk sınırının altında bulunan ülkelere kaynak, teknik yardım ve politika önerisi sağlayan kalkınma amaçlı bir kurumdur. Stiglitz’in belirttiği gibi Banka binasına girildiğinde ilk göze çarpan düstur “Hayalimiz yoksulluğun olmadığı bir dünyadır” şeklindedir (Stiglitz, 2002: 45.). Dünya Bankası’nın temel misyonu yoksulluğun yok edilmesidir. Ancak Bankanın izlediği politikaların yoksulluğu ne ölçüde azalttığı konusunda çok farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Özellikle yatırımlar için sağlanan yardımlarla yoksulluğun azaltılamadığı, teknoloji açığının kapatılamadığı, eğitim ve beşeri sermaye birikimi için sağlanan kaynakların hem büyüme hem de yoksullukla mücadelede istenilen sonuçları ortaya koyamadığı birçok araştırmacı tarafından vurgulanmaktadır. Dünya Bankası çevrelerinde genellikle hızlı nüfus artışı ve hükümetlerin bunu kontrol etmek için yeterince fon ayırmamasını başarısızlığın temel nedeni olarak görme eğilimi bulunmaktadır. Oysa uzun yıllar yoksulluğu azaltma çabalarının neden başarısız olduğu konusunda çok sayıda çalışma yapmış olan Dünya Bankası iktisatçılarından William Easterly, yüksek nüfus artışının bir efsane olduğunu,  esas doğum kontrolünün,  ekonomik kalkınmadan geçtiğini belirtmektedir. Burada yoksulluğun önlenmesi açısından iki önemli tespit yapılmalıdır (Easterly, 2001: 1-18). Öncelikle Easterly’in belirttiği gibi tüm tarihi örneklerde nüfus artışı kalkınmayla birlikte azalmıştır. Bunun dışındaki yöntemlerle, diğer bir ifadeyle gelir ve eğitim imkanlarını geliştirmeden nüfus artışını kontrol çabaları genellikle başarısız kalmaktadır. İkinci önemli nokta, Dünya Bankasının gelişmekte olan ülkelere sağladığı yardımlar ve borçların gerçekte yoksullukla mücadeleden çok, borç krizlerini aşıp makroekonomik istikrarı temin etmeye yönelik olduğudur. Gerçekten de Bankanın borç verme sürecinde yoksulluk ve çevre gibi konuları yeterince dikkate almadığı sıklıkla dile getirilmektedir (Joseph, 2002: 45). Bu politikanın doğruluğunun tartışılması bir tarafa bırakılırsa onun en azından yoksullukla mücadelede başarısız kaldığı görülmektedir. 1990’lı yıllarda 24 geçiş ekonomisi, Batılı iktisatçıların önerileri doğrultusunda 143 yapısal denge amaçlı borç almıştı. Sonuçta üretimde büyük kayıplar ortaya çıkmış ve yoksulluk artmıştır. Öyle ki, bu ülkelerde günlük 2 $’dan daha aşağı gelir düzeyine sahip olanların yüzdesi 1.7’den 20,8’e yükselmiştir (Hillman, 2002: 787).
Bankanın yoksullukla ilgili politikaları özellikle yapısal denge programları açısından eleştirilmektedir. Yaygın olan görüşe göre bu politikalar emek piyasalarının deregülasyonu ve yüksek faiz oranları nedeniyle yoksullar üzerinde olumsuz etkiler ortaya çıkarmıştır. Bir başka deyişle kamu harcamalarının azaltılması ve devalüasyon dahil, ortodoks ekonomik politikaların yoksullara ağır yük getirdiği savunulmaktadır. Bir kısım iktisatçılar ise yapısal denge programlarının büyümeyi yaratamadığı ve yoksulların bu programlardan marjinal biçimde yararlandığını öne sürmüşlerdir (Dorosh, Sahn: 2000: 753-54). Öte yandan bazı düşünürler (Chossudovski, 1999: 37; Toussiant, 1997) 1980’li yıllardan beri IMF ve Dünya Bankası tarafından gelişmekte olan ülkelere dış borçlarının yeniden görüşülmesinin koşulu olarak sunulan makroekonomik programların yüz milyonlarca insanın yoksullaşmasına neden olduğunu ve yapısal uyum programlarının büyük oranda ulusal paraların istikrarsızlaşmasına ve gelişmekte olan ülke ekonomilerinin batışına katkı yaptığını iddia etmektedir. Bu bakış açısı IMF ve Dünya Bankası gibi kurumları yoksulluğun küreselleşmesine yol açmakla suçlamaktadır. Bu görüşün dünya ölçeğinde büyük bir destek bulduğu açıktır ancak yoksullukla mücadelede kayda değer bir başarının ortaya konamamasının tüm sorumluluğunu Dünya Bankasına yüklemek eksik ve taraflı bir bakışı temsil etmektedir. Çünkü bu kurumlardan reform amacıyla sağlanan kaynaklar yerel hükümetler tarafından çoğu zaman amacına uygun kullanılmamıştır. Aslında Dünya Bankası bu kaynaklarla hükümetlerin politik kararlarını etkilemeyi hedeflemekteydi. Ancak bu süreçte hükümetlerin politika kararlarında önemli bir değişikliğin olmadığı Bankanın yaptığı araştırmalar sonucunda saptanmıştır. Birçok ülkede iktidarlar, alınan borçları ve diğer tür yardımları verimsiz biçimde ve çoğu zaman yolsuzlukların finansmanında kullanmışlardır. Böylece yoksullara gitmesi gereken kaynaklar iktidar çevrelerine kullandırılmış ve dolayısıyla bir taraftan yoksulluk daha da artarken diğer taraftan da ülkenin borç yükü büyümüştür. Unutulmaması gereken bir nokta IMF ve Dünya Bankasının hiçbir ülkeye ya da hükümete zorla borç vermediğidir. Ayrıca ödeme zorluğu dönemlerinde bu tür kurumların bulunmaması daha yüksek faizle kaynak bulmaya yol açacağından yoksulluğun ilerlemesine yol açacaktır. O halde çok taraflı kurumlar gibi gelişmekte olan ülke hükümetleri de geçmişte yapılan yanlışlarda kendi sorumluluklarını fark ederek yoksulluk politikalarını buna göre düzenlemelidir. Dünya Bankasının da artık küresel düzeyde yoksullukla mücadele amacıyla kaynak sağlamada çok daha dikkatli davranması zorunlu gözükmektedir. Herkese yardım ve borç verme yerine hak edene, yani alınan kaynakları verimli ve gerçekten yoksulluğun azaltılması doğrultusunda kullanan ülkelere kaynak sağlamak daha doğru bir çözüm olacaktır.
Yoksulluğun azaltılması amacıyla verilecek yardımlarda ayrıca şu noktaların göz önüne alınmasında fayda bulunmaktadır. Yardımların büyüme üzerindeki etkisinin ekonomik politikaların niteliğine bağlı olduğu ve azalan verimlerle karşı karşıya geldiği bilinmelidir. Çünkü yardımların miktarının politikaların niteliğini sistematik olarak etkilemediği çok sayıda örnek bulunmaktadır. Bu durum bazen koşullu yardımlarda bile görülmüştür (Collier, Dolar, 2002: 1476).

  3.3. Yoksulluğu Azaltma Stratejisi Bildirileri ve Dünya Kalkınma Raporları

        Günümüzde ciddi bir sorun haline gelen küresel yoksulluğun azaltılabilmesi için Dünya Bankasının daha geniş bir sorumluluk üstlenmesi gerektiği söylenebilir. Gerçekten de son yıllarda Bankanın bu konuda daha aktif bir strateji izlemeye başladığı da görülmektedir. 2001 yılı Ağustos başlarında IMF ve Dünya Bankası 1999’da benimsenen yaklaşım üzerine yoksulluğun azaltılması stratejileriyle ilgili kapsamlı bir bildiri yayınlamıştır. Yoksulluğu Azaltma Stratejisi Bildirileri (Poverty Reduction Strategy Paper/PRSP) olarak bilinen bu bildirilerEylül 1999’da Yüksek Borçlu Ülkeler (HIPC) inisiyatifinin bir parçası olarak IMF ve Dünya Bankası tarafından başlatılmış ve hem çok uluslu finansal ve kalkınma kurumlarının önemli politika araçlarını hem de küresel entegrasyon içerisinde uluslar arası kamu politikalarının daha geniş ölçüde yakınlaşmasını temsil etmiştir. Genel olarak bu bildirilerde ülkelerin makro ekonomik, yapısal ve sosyal politikalarını ve programlarını belirli bir zaman içerisinde büyümeyi teşvik edip, yoksulluğu azaltacak şekilde dizayn etmek hedefi öne çıkmaktadır. Uygulamada bu strateji büyümeye yönelik imkânların değerlendirilmesi, yolsuzlukların önlenmesi gibi iyi bir yönetişim çerçevesinin teşvik edilmesi, sağlık ve eğitim sektörüne öncelik verilmesi gibi esaslara sahip olmuştur (Craig, Porter, 2003: 53-69). PRSP’ler bir açıdan da düşük gelirli ülkelerin hükümet harcamalarını yoksulluğu azaltacak önlemlere yönlendiren ulusal bir strateji olarak görülebilir. Bir PRSP önce yoksulluğun sebeplerini ardından da onu ortadan kaldırmak için hangi girişimlere (politika değişiklikler, kurumsal reformlar, programlar ve projeler) ihtiyaç olduğunu ortaya koymaya çalışmaktadır (Panos, 2000:3).
PRSP’lerin amacı kalkınma çabalarını yoksullukla mücadele üzerine yoğunlaştırmaktır. Çünkü 1990’lı yıllara kadar kalkınma yardım ve projeleri yoksullukla mücadele açısından beklenen sonuçları yaratmamıştı. 1998 yılı itibariyle günde 2 dolardan daha düşük gelire sahip olanların sayısı 2,8 milyarı aşmıştı. Oysa 1980’lerde başlayan liberalleşme ve ticaret artışı dünya ekonomisinin büyümesine yol açmış, ancak yoksullarla zenginler arasındaki açık giderek büyümüştür (Panos, 2002: 8).
Dünya Bankası her yıl belirli konularda kendi araştırma kurulunun görüşlerini içeren Dünya Kalkınma Raporu(World Development Report/WDR) yayınlamaktadır. İlk defa basıldığı 1978 yılından beri bu raporda çok farklı konular gündeme gelmiştir. 1980’lerde gündem yoksulluktur. 1980’li yılların sonlarında Banka, her on yılın raporunun konusunu yoksulluğun oluşturmasına karar vermiştir. Böylece 1990 ve 2000 yılında WDR’nin konusu fakirliğe ayrılmıştır. Bu raporlarda anahtar politika bildirisi gelişmekte olan ülkelerde yoksulluğun azaltılması olarak belirlenmiştir. Her iki raporda da söz konusu ülkelerin yoksulluğu nasıl azaltabileceği konusunda kapsamlı politika tavsiyeleri yer almıştır. 1990 yılındaki raporun ana vurgusu emek yoğun ekonomik büyüme, beşeri sermaye yatırımları ve bireyler ve hane halkları için güvenlik ağları oluşturulması üzerine olmuştur. Bu yaklaşım şu anda gelişmekte olan ülkeler üzerine araştırmalar yapan birçok iktisatçı ve yardım kuruluşu tarafından kabul edilmesine karşın hangi konulara daha ağırlık verilmesi gerektiği hususunda bazı anlaşmazlıklar varlığını devam ettirmektedir (Glewwe, 2002: 85-87).
1990 Raporunun politika çatısı, Banka içerisinde önemli bir destek kazandığı için 2000 yılı raporuna da egemen olmuştur. Ancak on yıl boyunca yapılan çok sayıda yeni çalışma ve gelişmekte olan ülkelere ait kantitatif ve kalitatif verilerin artması yeni değerlendirmeler yapmaya imkan vermektedir. Özellikle hangi politikaların büyümeyi teşvik ettiği, beşeri sermayenin ekonomik ve sosyal sonuçları üzerindeki etkisi ve güvenlik ağlarının dizaynı konusunda çok şey öğrenilmiştir. Öncelikle 2000 Raporunda yoksulluk kavramına dahil edilmeyen çeşitli unsurlar eklenerek yeni ve daha geniş bir yoksulluk tanımı getirilmiştir. Böylece yoksulluk sadece gelir açısından değil, aynı zamanda eğitim ve sağlık imkânlarının yetersizliği olarak ifade edilmiştir. Yeni raporda yoksulluğun önlenmesi konusunda daha kapsamlı bir yaklaşım ile hem büyümenin gerekliliğine hem de kamu kurumlarına ve siyasal sorunlara yer verilmiştir. Ayrıca bu raporda kırsal gelişme konusunun da oldukça geniş biçimde ele alındığı görülmektedir. Bu çerçevede kurumsal altyapının yeterli olmaması halinde piyasaların liberalize edilmesinin olumsuz etkilerine, kırsal kurumların yoksullar için daha aktif rol üstlenmesinin önemine, piyasa reformlarının yoksul kesimler üzerindeki etkisini yeni sosyal koruma önlemleriyle bertaraf etme gereğine işaret edilmiştir (Maxwell,  Urey, Ashley, 2001: 5). Özetle 2000 yılı raporunda çok boyutlu bir yoksulluk tanımı benimsenmiş, onunla ilgili yeni ve daha dengeli bir strateji getirilmiştir. Bu çerçevede büyümenin önemine vurgu yapılırken aynı zamanda onun yoksulluğu azaltacak şekilde yeniden dağıtılması, piyasalar için güçlü kurumsal temeller yaratılması ve yoksul insanlar için sosyal kurumlar inşa edilmesi gibi hedefler öne çıkarılmıştır (Maxwell, 2000: 10-11).
2000 yılı Dünya Kalkınma Raporu’nda yoksullukla mücadele için üç politika aracı öne çıkmıştır.
Fırsat (Opportunity), yoksullar sürekli olarak maddi fırsatların (iş, kredi, yol, elektrik, kendi ürünlerine pazar, okul, temiz su, sağlık, vs.) önemine işaret etmektedirler. Bu imkânların yaratılabilmesi için en başta büyümenin ve dolayısıyla yatırım ve teknolojik gelişmenin sağlanması kaçınılmazdır. Bu açıdan istikrarlı mali ve parasal politikalar ve basit ve şeffaf düzenlemeler yapılarak yatırımların önü açılmalıdır. Özel yatırımlar kamu yatırımlarıyla desteklenmelidir.
Yetki verme (Empowerment), devletin ve sosyal kurumların fonksiyonlarını iyileştirmeye yönelik adımlar ekonomik büyüme ve sosyal hareketlilik üzerindeki sınırlamaları azaltarak hem büyümeye hem de eşitliğe katkıda bulunacaktır. Ademi merkezileşme yeterince mali ve teknik olanaklar yaratırsa, devlet birimlerinin yoksulların sorunlarına daha etkin müdahale etme imkanı yaratabilir.
Güvenlik (Security), Dünya Bankası bu politika ile kamu sağlık kampanyaları ile hastalık riskini, baraj inşaatıyla su baskınları riskini, güçlü makroekonomik ve finansal politikalarla ekonomik kriz riskini azaltmayı önermektedir.
2000 yılı raporu bir bütün olarak incelendiğinde 1990’lı yıllar boyunca yoksullukla ilgili yapılmış olan çalışmaların sentezinin gerçekleştirildiği görülebilir. Bu çalışma yoksullukla ilgili çalışma yapacaklar için çok iyi bir başvuru ve oldukça zengin bir bilgi kaynağı durumundadır. Kavramın genişletilmesinin iyi yanlarına rağmen gelişmekte olan ülkelerde tüm kötülüklerin –suç, demokrasi eksikliği ve eğitimsiz kamu çalışanları gibi- yoksullukla ilişkilendirilmesinin uygulamada bazı problemler yaratması söz konusu olabilecektir. Raporda hangi programların ve politikaların en öncelikli konuma sahip olacağının belirlenmesi konusunda da yeterince çaba gösterilmemiş gibidir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Yoksulluk ve Türkiye

        4.1 Türkiye’de Gelir Dağılımının Görünümü ve Yoksulluk

        Planlı kalkınma dönemine geçildikten sonra Türkiye hızlı bir büyüme sürecine girmiştir. 1970’li yıllarda fert başına gelir 1000 dolar düzeyinden günümüzde 3000 Dolar düzeyine ulaşmıştır. Ancak önemli olan gelirdeki bu artışın kitlelere ne ölçüde yansıdığıdır. İşte ekonomik gelişme ile ekonomik kalkınma arasındaki farklılık buradadır. Gelişmenin yanında eğer tüm kitlelere yansıyan bir refah dağılımı varsa ekonomik kalkınmadan bahsetmek mümkün olmaktadır. Bu nedenle gelir dağılımı Türkiye’de üzerinde önemle durulan sosyo-ekonomik konulardan biri olarak süregelmektedir. 1960’tan itibaren hazırlanmakta olan beş yıllık kalkınma planlarında gelirin dengesiz dağılımı vurgulanmakta ve iyileştirilmesi yönünde çalışmalar yapılması önerilmektedir. Özellikle son on yıldır yüksek fiyat artışlarının görüldüğü Türkiye ekonomisinde gelirin bölüşümü ve dağılımında, gelirin fertler ya da haneler arasındaki dağılımı ön planda tutulmaktadır (DPT, 2001: 16).  
Tablo 1: Hane Halkı Yüzdelik Grupları İtibariyle Gelirin dağılımı

Kaynak: DPT, (2001), Gelir Dağılımının İyileştirilmesi ve Yoksullukla Mücadelede Özel İhtisas Komisyon Raporu, DPT Yayınları–2599, Ankara s.17
Hane gelirlerinin, % 5’lik gruplar itibariyle dağılımı, hane grupları arasında nasıl bir gelir bölüşümü olduğunu ortaya koymak bakımından önem taşımaktadır. Toplam kullanabilir gelirden pay alan haneler, en düşük gelirli hanelerden en yüksek gelirli hanelere doğru sıralanarak, eşit % 5’lik hane halkı dilimleri oluşturmak suretiyle elde edilen gelir dağılımı incelendiğinde; en alt seviye olan birinci % 5’lik grubun toplam kullanılabilir gelirden aldığı pay 1987’de % 0.70 iken, 1994’de de aynı oran kendini korunmuş küçük bir düşüşle % 0.69 olarak tahmin edilmiştir. Kentsel yerlerde aynı grubun aldığı paylar incelendiğinde, 1987’den 1994’e dağılımın biraz daha bozulduğu; kırsal yerlerde ise 1987’de birinci yüzdelik dilimin % 0.62 olan payının artış göstererek % 0.73’e yükseldiği gözlenmektedir.
En zengin kesim olan yirminci % 5’lik grubun toplam kullanılabilir gelirden aldığı pay ise 1987’de % 23.01 iken 1994 yılında % 30.34’e çıkmıştır. Bu paydaki artış kentsel yerlerden kaynaklanmaktadır. Kentsel yerlerde bu grubun 1987’deki payı % 23.82 iken 1994’de % 33.84 olarak gerçekleşmiştir. Kırsal yerlerde ise çok büyük bir farklılık olmamış, 1987’de % 20.77 olan bu grubun ağırlığı 1994’de % 20.40 olarak tahmin edilmiştir (DPT,a.g.e.: 17).
Yoksulluk konusunda çeşitli kurumlarca yapılan araştırmalar söz konusudur. Bu konuda en son yapılan çalışmalardan biri DİE’nin 2004 yılında yayınladığı çalışmasıdır.     

Tablo 2: Yoksulluk Sınırı Yöntemlerine Göre Yoksulluk Oranları (2002)  
    
* Burada 2002 yılı için 1 $’ın satın alma gücü paritesine (SGP) göre karşılığı olan 618 281 TL kullanılmıştır.   
Kaynak: DİE; İstatistik Yıllıkları, 2004.
Yukarıda tabloya baktığımızda Türkiye’de nüfusun yüzde 1,35’i yaklaşık 926.000 kişi gıda yoksulluk sınırının altında bir yaşam sürmektedir. Gıda yoksullarının oranı kentte yüzde 0,92 (376.000 kişi), kırda ise yüzde 2,01 (550.000 kişi)’ dir. Nüfusun yüzde 26,96’sını oluşturan 18.441.000 kişi ise, gıda ve gıda dışı yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Bu oran kentte yüzde 21,95 (9.011.000 kişi), kırda ise yüzde 34,48 (9.429.000 kişi)’dir. Bu çalışmaya göre Türkiye’de gıda ve gıda dışı yoksulluk sınırının altında bir tüketim düzeyiyle yaşamını idame ettiren hane sayısı ise 3.693.000’dir ve bu sayı toplam hanelerin yüzde 22,45’ine tekabül etmektedir. Çalışmada ayrıca satın alma gücü paritesine göre (SAGP) günlük 1 dolar, 2,15 dolar ve 4,30 doların altında tüketim harcaması olan kişi sayıları da hesaplanmıştır. Bu hesaplara göre Türkiye’de 136.000 (nüfusun yüzde 0,20’si) kişi günlük 1 doların, 2.082.000 (nüfusun yüzde 3,04’ü) kişi günlük 2.15 doların ve 20.721.000 (nüfusun yüzde 30,3’ü) kişi ise günlük 4.30 doların altında bir tüketim harcamasıyla yaşamını sürdürmektedir. Bu sayı ve oranlar kentte sırasıyla yüzde 0,03 (10.000 kişi), yüzde 2,37 (971.000 kişi), yüzde 24,62 (10.106.000 kişi); kırda ise yüzde 0,46 (126.000 kişi), yüzde 4,06 (1.111.000 kişi), ve yüzde 38,82 (10.615.000 kişi)’dir. Son olarak, çalışmada göreli yoksulluk oranı yüzde 14,74 olarak hesaplanmış ve 10.080.000 kişinin göreli yoksul olduğu sonucuna varılmıştır. Kentte bu oran yüzde 11,33 (4.651.000 kişi), kırda ise yüzde 19,86 (5.430.000 kişi)’dır.

Tablo 3: Bölgesel Gelir Dağılımı 1968-1994 (%)

Kaynak: DİE 1987 Hanehalkı Gelir ve Tüketim Harcamaları Araştırması. DİE 1994 Hanehalkı Gelir ve Tüketim Harcamaları Araştırması.

Tabloya baktığımızda yoksulluğun en düşük olduğu Ege-Marmara Bölgeleri aynı zamanda Türkiye’deki gelirin yarısından biraz daha fazlasını almaktadır. Doğu-Güneydoğu Anadolu bölgeleri ise ulusal geliri en az alan bölgedir. Bu durumda bölgelerdeki yoksulluğun yüksek olmasına neden olmaktadır.
Doğu ile Batı arasındaki yoksulluk farklılığını ifade eden bir başka olgu ise bölgelerin sahip olduğu coğrafi özellikleridir. Doğu bölgesinin gerek yüzey şekilleri gerekse sahip olduğu iklim bölgenin gelişmesini olumsuz yönde etkileyip, bölge gelirlerinin azalmasına ve yoksulluğun oluşmasına etkide bulunmuştur.
DPT tarafından 1996 yılında yapılan illerin sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralaması araştırmasına göre; Türkiye’deki şehirler 58 farklı kritere bağlı olarak kategorik bir ayırıma tabi tutulmuş ve sonrasında beş farklı gelişmişlik düzeyi tespit edilmiştir. Bu sıralamada birinci, ikinci, üçüncü grubu daha çok Türkiye’nin batı yarısında yer alan iller girmiştir. Nüfusun büyüklüğü bakımından Türkiye’de 6.büyük şehir olan Gaziantep gelişmişlik sıralamasında ancak 25. olabilmiştir. Gaziantep’e ek olarak Elazığ ve Malatya III. Gruba dâhil olmuştur. Diğer bütün şehirler IV. ve V. Gruplarda yer almışlardır. İlginç olan V. Grupta yer alan 18 şehrin tamamı Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki şehirlerdir.
Türkiye’nin doğu bölgelerinin yoksulluğu daha derin yaşamalarının altında farklı sebepler yatmaktadır. Her ne kadar merkezinde insanın olduğu denklemleri belirli kümeler halinde ayırmak gruplandırmak çok zor olsa da, Doğunun yoksulluğunda/geri kalmışlığında, genel çerçevede bazı unsurlar daha belirgin olarak kendisini hissettirir. Bunlar (Akdemir, a.g.e.: 109-110);
• Tarihi Faktörler,
• Doğal Çevre Faktörleri,
• Sosyal Yapı,
• Yönetim Politikaları olarak kategorize edilebilir.

2001–2005 yıllarını kapsayan Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı verilerine göre ise, Türkiye’de sağlıklı bir yaşam sürmek için gerekli olan minimum gıda harcama düzeyine sahip bulunamama durumu olarak tanımlanabilen mutlak yoksulluk oranı yaklaşık yüzde 8’dir. Mutlak yoksulluk oranı kırsal ve kentsel yerler için sırasıyla yüzde 11,8 ve yüzde 4,6’dır. Gıda ve diğer tüketim gereksinimlerini bir bütün olarak dikkate alan temel gereksinimler yaklaşımına göre yoksulluk riski altında bulunan nüfusun oranı ise yüzde 24 civarındadır. Temel gereksinimler bakımından yoksulluk riski altında bulunan nüfusun oranı kırsal yerler için yüzde 25,4 ve kentsel yerler için yüzde 21,7’dir. Mutlak olarak yoksul durumda bulunan 6 ve daha yukarı yaştaki nüfusun yüzde 95’ini, eğitim düzeyi ilkokula kadar olan (okuma-yazma bilmeyenler dâhil) kesim oluşturmaktadır.
Türkiye’de merkezi yönetim yoksullukla savaşım etkinliklerini şu kuruluşlar aracılığıyla yürütmektedir:
• Sosyal Yardımlaşmayı ve Dayanışmayı Teşvik Fonu
• Sağlık Bakanlığı
• Milli Eğitim Bakanlığı ile Kredi ve Yurtlar Kurumu
• Emekli Sandığı
• Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu
• Vakıflar Genel Müdürlüğü
• Maliye Bakanlığı


4.2. Tarihsel Dönemler İtibariyle Türkiye Ekonomisinde Kalkınma ve Yoksullukla Mücadele

Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar Türkiye ekonomisi oldukça farklı dönemler geçirmiştir. 1980’e kadar bir-iki liberalleşme çabası dışında genel olarak hükümetlerin ithal ikameci stratejiyi benimsediklerini görüyoruz. Fakat bu stratejinin bilinçli bir şekilde uygulanmaya başlanması ve resmiyet kazanması kalkınma planları ile başlar. Diğer yandan 1980 sonrasında ise ihracata yönelik strateji izlenmiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında ülke ekonomik prodüktivite açısından iyi durumda değildir. Bundan dolayı 1923’te İzmir iktisat kongresi toplanmış olup 1930’a kadar izlenecek ekonomi politikası oluşturulmuştur. Alınan kararların kökenini liberal görüş oluşturmaktadır. Teşvik-i Sanayi Kanunu (1927), İş Bankası, Sanayi Maadin Bankası (1925), Sümerbank, 29 özel şirkete ortaklık yoluyla devlet desteği, ulaşıma ağırlık verilmesi (demiryolu), gibi uygulamalarla kalkınma hızı yükseltilmeye çalışılmıştır.
Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı, tüm ağırlığını ithal ikamesine vermiştir. 1920’lerde ithalatın % 70’ini kapsayan tüketim malları, 1930’larda ithal ikamesi yoluyla yerini yerli üretime bırakmıştır. Planın uygulandığı 1933–1938 döneminde milli gelir ortalama % 6 büyürken, sanayinin milli hâsıladaki payı 1927’de % 10’dan, 1938’de % 16’ya çıkmıştır. Yine bu dönemde 1 yıl hariç ödemeler dengesi sürekli fazla vermiştir.
İkinci Beş yıllık Kalkınma Planı ağır sanayiye yönelikti. Ancak II. Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine plan uygulanmadı. Sonrasında ise (1946) 16 yıldır izlenen kapalı, korumacı, dış dengeye dayalı ve içe dönük iktisat politikalarının adım adım gevşetildiği dönem başlamıştır.
1950 sonrasında kalkınma stratejisi köklü şekilde değişmiştir. Devletçilik yerine özel teşebbüs teşvik edilmeye başlanmıştır. İlk kez yabancı sermaye bu dönemde teşvik edilmeye başlanmıştır (5821 sayılı “Yabancı Sermaye Yatırımlarını Teşvik Kanunu”). 1950–60 döneminde dalgalı da olsa yüksek bir gelişme hızı saptanmıştır. 10 yıllık gelişme hızı ortalaması brüt % 6.7, net % 3.9 olmuştur.
1960–80 döneminde ise planlar dâhilinde ithal ikamesi stratejisine ağırlık verilmiştir. Bu dönemde Türkiye iç ve dış kaynaklarını dengesiz ve koordinasyonsuz bir kalkınma çabası içerisinde kullanmıştır. Dış kaynaklar verimli alanlarda kullanılmamıştır. İthal ikamesiyle de döviz tasarruf edilmeye çalışılmış ancak paradoksal olarak ekonominin dışa bağımlılığı artmıştır. Kamu kesiminin ağırlığını azaltma çabalarına rağmen bu gerçekleşmemiştir. Zira özel kesim ekonomik kalkınmayı tek başına götürecek kapasiteye sahip değildi. Bundan dolayı yeni KİT’ler kuruldu veya eskilerinin kapasitelerinde artırıma gidildi. Devlet maliye politikasını etkin uygulayamayınca açık, Merkez Bankası kaynakları ile finanse edilmiştir. Genişlemeci para ve maliye politikası enflasyonu körüklemiş, ödemeler dengesi açıklarının artmasına neden olmuştur (Şahin, 1995; 131).
Bu dönemde uygulanan ithal ikamesi stratejisinin başarısızlıkla sonuçlanma nedenlerine baktığımızda bunları şöyle özetlemek mümkündür:
- Kaynak israfı,
- Dışa bağımlılık,
- İhracat endüstrileri aleyhine doğan çarpıklık,
- Dış borçların artışı,
- Ülkeye yabancı sanayi yapısı.

1980 sonrası dönemde ise mevcut sanayileşme stratejisinde köklü bir değişikliğe gidilmiştir. İhracata ağırlık ve öncelik veren bir kalkınma modeli benimsenmiştir. 20–25 yıllık bir dönem (1975–2001) aralığı ele alındığında, ekonomik gelişmelerin ortaya koyduğu durumu 2003 UNDP İnsanı Gelişme Raporu’ndan takip edebiliriz. 2001 verilerine göre hazırlanmış raporda Türkiye’nin insani kalkınma performansı 175 ülke içinde 96’ncı sıradadır. İlk sıradaki Norveç için İnsani Gelişme Endeksi (HDI) 0,944, Türkiye için 0,734’tür. 1975–2001 yılları arasında Türkiye’nin insani kalkınma performansı 0,145 değerinde artış göstermiştir. Eğitim, sağlık ve yaşam göstergelerine baktığımızda Türkiye’de beklenen yaşam süresi 70,1 yıl, okullaşma oranı % 82 ve kişi başına gelir SGP ile 5890 dolardır.
Kamu harcamalarının GSYİH’daki paylarına baktığımızda eğitime yapılan harcamaların % 3.5, sağlığa yapılan harcamaların % 3.6, askeri harcamaların % 4.9 ve borç ödemelerinin de % 15,2 olduğunu görüyoruz. Kalkınma için olmazsa olmaz, eğitim ve hayatın kalitesi açısından sağlık harcamalarının yaklaşık 4,5 katı fazlası bir tutar borç ödemelerine gitmektedir. Bu da yoksulluğu tetikleyen bir başka olgudur.
Gelişme düzeyi ile ilgili diğer bir gösterge bebek ölüm oranlarıdır. 1970’de her bin canlı doğumda 150 olan bu sayı 2001’de 65’e düşmüştür ancak yine de yüksek bir rakamdır.
Teknoloji kullanımı ile ilgili göstergelere bakıldığında, GSYİH’daki Ar-Ge harcamalarının payı yaklaşık %0.60’dır. Bu alandaki bilim insanı sayısı ülkemizde bir milyonda 306 iken (1996–2000), en gelişmiş konumda bulunan Norveç’te bu sayı 4112’dir.
Ayrıca, ülkemizde her bin kişiden 285’i telefon, 295’i cep telefonu ve 60,4’ünün İnternet aboneliğinin olduğu görülmektedir. Norveç’te bu oranlar sırasıyla 732, 815 ve 464’tür.
         SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Yoksullukla mücadele için en başta vurgulanması gereken şey, sürdürülebilir bir büyümenin gerekliliğidir. Ekonomik büyüme ne kadar hızlı olursa yoksulluk o kadar süratle azalmaktadır. Bunun yanında makroekonomik dengesizliklerin de yakından ilgili olduğu belirtilmelidir. Bunun için uzun vadede yoksullukla mücadele için istikrarlı bir makro ekonomik çevrede sürdürülebilir bir büyümenin sağlanmasına önem verilmesi gerekir.
Gelir düzeyi düşük, eğitim ve sağlık hizmetleri yetersiz, gelir dağılımındaki eşitsizliği yüksek olan yoksul ülkelerde nüfus artış hızı ve tarım sektörünün payı yüksek, uluslar-arası ilişkilerde bağımlılık, etki altında kalma ve yüksek bir riske maruz kalma temel özelliktir. İktisadi büyüme, yoksulluğun ve gelir dağılımındaki eşitsizliğin azaltılmasında gerekli unsurlardan biridir. Yoksul ülkelerin büyük kısmı yoksulluktan kurtulmalarını sağlayacak sürdürülebilir büyüme gerçekleştirmelidir.
Türkiye’de yoksullukla mücadeleye yönelik bazı öneriler;
-Kimlerin, ne ölçüde yoksul olduğunu bilmeksizin yoksullukla mücadele edilemez. Öncelikle hedef  kitlenin belirlenmesidir. Bu tür araştırmalar daha da geliştirilmeli ve nihai olarak da il, ilçe, köy ve mahalle düzeyinde Türkiye’nin bir ‘yoksulluk envanteri’ çıkarılmalıdır.
-Ülkemizin son yıllardaki büyüme performansına bakılarak dünyanın en hızlı büyüyen ekonomileri arasında yer aldığımız söylenebilir. Ancak gelir dağılımındaki adaletsizlikler nedeniyle bu büyümeden toplumun her kesimi eşit düzeyde istifade edememektedir. Büyümenin yoksullukla mücadelede gerekli ancak yeterli olmadığı kabul edilmeli ve kamunun gerek vergi gerekse de transfer politikalarıyla gelir dağılımının iyileştirilmesi ve yoksullukla mücadele konusunda dengeleyici fonksiyonunu öne çıkaran politikalar izlenmelidir.
-Yoksullukla mücadelede bütüncül bir stratejinin bulunmadığı ülkemizde, merkezi idare kuruluşları, yerel yöntemler ve çeşitli sivil toplum örgütleri tarafından yapılan nakdi ve ayni yardımların etkinliğini ölçen kuramsal bir izleme mekanizması kurulmalıdır.
-Ülkemizde yoksulların büyük bir kısmı kırsal bölgelerde yaşayan ve tarımsal faaliyetlerden geçimini sağlayan insanlardan oluşmaktadır. Tarım çalışanlarının içinde bulundukları yoksulluktan kurtulabilmeleri için asgari gelir düzeylerini yoksulluğun aşılması hedefine uygun olarak belirlenmeli ve geleneksel tarım tekniklerinin yerine çağdaş yöntemlere bırakılması için gerekli mali ve teknik destek sağlanmalıdır.
-Gerek gelir yoksulluğu ve gerekse de insani yoksulluk açısından bakıldığında ülkemizin Doğu Anadolu, Güney Doğu Anadolu ve Karadeniz Bölgelerinin göreli olarak yoksul olduğu görülmektedir.  Bu bölgelerde yaşanan yoksulluk, iç göçü tetiklemekte ve bu yolla da yoksulluk büyük kentlere taşınmaktadır. Dolayısıyla, yıllardır hep söylenegelen ama bir türlü gerçekleştirilemeyen bölgesel dengesizlikleri giderici kamusal politikalara ağırlık verilmelidir.
-İşsizlik oranının düşürülmesinin yoksullukla mücadeledeki önemi yadsınamaz. Ancak, işsizliği ortadan kaldıracak yeni işler yaratılırken bu işlerin nitelikleri göz ardı edilmemeli, çalışanlara insan onuruna yakışır koşullarda yaşamalarını ve çalışmaları sağlanmalıdır. Türkiye’de son yıllarda yaşanan tarımdan hızlı kaçış, kentlerde işgücü piyasasına girmek için yeterli mesleki bilgi ve donanımdan yoksun bulunan işgücünün enformel sektöre kaymasıyla sonuçlanmıştır. “Düzgün iş” in önündeki en büyük engel, enformel istihdamdır. “Son yıllarda enformel sektörde ortaya çıkan yığılma, düşük verimlilik, düşük ücret ve olumsuz çalışma koşulları anlamına gelmiştir. Bu nedenle, sanayileşme sürecinin hız kazanması ve sanayi üretiminin yüksek katma değerli sektörlere doğru yapısal bir değişiklik göstermesi, verimlilik düzeyi yüksek istihdam yaratılması bağlamında yoksullukla mücadele açısından da önemli bir toplumsal hedef olarak ön plana çıkmalıdır”.
-Yoksullukla mücadele kısa, orta ve uzun dönemli planlanmış bir stratejiye ve yoksulluk profilleri ekseninde oluşturulmuş ayrıntılı bir programa dayalı olarak geçekleştirilmeli; bu mücadeleyi sadece parasal gelire indirgeyen bir yaklaşım yerine; yoksulluğu ahlaki, sosyal, siyasal ve kültürel yönleriyle değerlendiren ve bu bağlamda politikalar geliştiren bir yaklaşım benimsenmelidir.


KAYNAKÇA

Akdemir, İ.O. , (2003), ‘Türkiye’nin Doğusunda Derin Yoksulluğun Bölgesel Analizi’ , Deniz Feneri Yayınları, Cilt 2. İstanbul
Arpacıoğlu ve Yıldırım (2011). ‘Dünya ve Türkiye’de Yoksulluğun Analizi’, Niğde Üniversitesi İİBF Dergisi , ss.60-76
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı. (2009). ‘Kentsel Yoksulluk, Göç ve Sosyal Politikalar Komisyon Raporu’, Ankara, www.bayindirlik.gov.tr
Beyer, J.A. de, Alexander S. Preker, Richard G.A. Feachem, (2000), ‘The Role Of The World Bank in International Healt: Renewed Commitment and Partnership’, Social Science & Medicine, 50, s.169-176
Chem, S.Revellion, M.(2000), ‘How did the World’s Poovest Fore in the 1990s ?’ Poiley Research Working Paper, World Bank Washington DC.
Chossudovsky, Michel, (1999). ‘Yoksulluğun Küreselleşmesi’, (Çev: Neşenur Domaniç), Çiviyazıları, İstanbul
Collier, P. ,D. Dollar, (2002). ‘Aid Allocation and Poverty Reduction’, European Economic Review, 46, s.1475-1500
Craig, David, Doug Porter, (2003). ‘Poverty Reduction Strategy Papers: A New Convergence’, World Development, Vol.31, no.1 , s.53-69
Demirci, E. Y. , (2003), ‘Yoksulluğun Tüketilmesi’, Cilt 1, Deniz Feneri Yayınları, İstanbul
Dorosh, Paul A. , David E. Sahn, (2000), ‘A General Equilibrium Analysis of the Effect of Macroeconomic Adjustment on Poverty in Africa’, Journal of Policy Modeling, 22, (6) , s.753-776
DPT, (2001), ‘Gelir Dağılımının İyileştirilmesi ve Yoksullukla Mücadelede Özel İhtisas Komisyon Raporu’, DPT Yayınları 2599, Ankara
Duyan, G.(2003), ‘Türkiye’de Ekmek Büfelerinde Bir Araştırma’, Cilt 1, Deniz Feneri Yayınları, İstanbul
Easterly, William, (2001), ‘The Effect of IMF and World Bank Programmes on Poverty’, UNU/WİDER, Discussion Paper, No.2001/ 102.s. 1-18
Glewwe, Paul, (2002). Review of World Development Report 2000/2001’: Attacking Poverty, World Bank, Oxford University, Press, Oxford, 2001. S.85-87
Hillman, Arge L. ,(2002). ‘The World Bank and the Persistence of Poverty in Poor  Pountries’, European Journal of Political Economy, Vol.18, s.783-795
Ingham, Barbara, (1995). ‘Economics and Developmet’, McGrow-Hill, Cambridge.
James. W. Joseph, (2002). ‘Stasis and Change in the IMF and World Bank: International Context and Institutional Dynamics’, The Social Science Journal, Vol.37, no.1, s.43-66
Maxwell, Simon,(December 2000). ‘Developing the Consensus’, New Economy, Vol.7, Issue 4, s,210-213
Maxwell,Simon,Ian Urey and Caroline Ashley,(January 2001). ‘Emerging Issues in Rural Development’, An Issues Paper, Overseas Development Institute, London
Ponos Report No 45.( August 2002). ‘Reducing Poverty: is the World Bank’s Strategy working ?’ s.1-52
Ranis, Gustav, Frances, Stewart and Alejandro Ramirez, (2000). ‘Economic Growth and Human Development’, World Development, Vol.28, No.2 , s.197-219
Srinivasan, T.N. ,(2000). ‘Poverty and Undernutrition in South Asia’, Food Policy, 25, s269-282
Stiglitz, Joseph E. ,(2000), ‘Development Thinking at the Millenium’, Annual World Bank Confarence on Development Economics 1999, (Eds: Boris Pleskovic and Nicholas Stern), Washington 2000, s.13-18
Stiglitz, Joseph E. ,(2002), ‘Küreselleşme Büyük Hayal Kırıklığı’ ,(Çev: Arzu Taşçıoğlu – Deniz Vural), Plan B, İstanbul
Şahin,H.(1995), ‘Türkiye Ekonomisi’, Ezgi Kitapevi,s.131
Şenses, F. ,(2001), ‘Küreselleşmenin Öteki Yüzü Yoksulluk’, İletişim Yayınları, İstanbul
Şenses,F. ,(2001), Küreselleşmenin Öteki Yüzü Yoksulluk’, 2.Basım İletişim Yayınları İstanbul

Halit Uzan

Merhaba, sitenin yetkilisi benim.


EmojiEmoji