Ktü Tez Ödevleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ktü Tez Ödevleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.09.2017

Katılım Bankacılığı | Ayşegül Kaya

BİRİNCİ BÖLÜM 

KATILIM BANKACILIĞI

1.1.Katılım Bankacılığı Kavramı

    Geleneksel bankacılıkta, oranı önceden belirlenmiş faiz karşılığında mudilerden toplanan mevduatlar, bankanın belirlediği faiz oranı üzerinden, fon ihtiyacı olanlara kredi şeklinde kullandırılmaktadır. Katılım bankacılığının, geleneksel bankacılıktan ayıran en önemli husus, faiz yerine katılım payı sağlamasıdır. Katılımcıların faaliyet sonuçlarına katılmasını öngören bu sistem, faizsiz bankacılık olarak da bilinmektedir. Buradaki temel amaç; tasarruflarını kullandırmaları karşılığında faiz almak istemeyen tasarruf sahiplerinin sermaye birikimini, etkin bir şekilde ekonomiye kazandırmaktır.

15.06.2014

Merkez Bankası Bağımsızlığı


BİRİNCİ BÖLÜM
MERKEZ BANKASININ BAĞIMSIZLIĞI
1.1. Merkez Bankası Bağımsızlığının Tanımı
Merkez bankasının bağımsızlığının dar anlamdaki tanımına göre merkez bankası bağımsızlığı, hükümet direktiflerine bağlı kalmadan, serbestçe hareket edebilme özgürlüğüdür. Merkez bankasının geniş tanımı ise, merkez bankasının para politikasını siyasi, otoritenin nüfuzuna ve tasarruflarına maruz kalmadan kendisine verilen hedefler doğrultusunda uygulayabilme esnekliğine ve inisiyatifine sahip olmasıdır (JAMANOV, 2004:16).

Şunu da belirtmek gerekir ki, merkez bankasının bağımsızlığı kavramı, bankanın hükümetten bütünüyle ayrılması ve kopması anlamını taşımaz. Her şeyden önce merkez bankasının bağımsızlığı, genel ekonomi politikalarından ayrı olarak düşünülemez. Merkez bankası gücünü demokratik rejimin kurumlarından, özellikle yasama organından alır ve bu açıdan da hükümetten tümüyle ayrı değildir ve demokratik bir rejimde de başına buyruk bağımsız bir kurum olamaz. Merkez bankasının bağımsızlığı hükümetin ve kamu yönetiminin içinde bir bağımsızlıktır. Bu bağımsızlık genel ekonomi politikası çerçevesinde, para politikasının yürütülmesi sırasında başka bir kurumdan talimat almadan politikasını belirleyebilmesi ve uygulamasıdır. Yoksa yasama, yürütme ve yargının yanı sıra yaratılmış bağımsız bir dördüncü güç değildir (EROĞLU VE ABDULLAYEV, 2005:80).

David Ricardo “bir ulusal bankanın kurulması planı” üzerine yazdığı kitapta bankanın bağımsızlığını şöyle tarif etmektedir:
“….Ulusal bankanın bünyesinde bir komisyon kurulmalıdır ve bu komisyon tamamen bağımsız olmalıdır. Öyle ki bakanlığın bu komisyonun yönetimi üzerinde şimdiki gibi söz hakkı olmasına engel olunmalıdır. Bu komisyondaki görevliler asla hükümete borç para vermemelidir.”
Ricardo açıkça hem merkez bankasının hükümete karşılıksız avans vermemesi gerektiğini vurgulamakta, hem de hükümetin merkez bankası politikalarına müdahale etmemesi gerektiğine inanmaktadır. Keynes’in merkez bankası bağımsızlığına bakış açısı Ricardo’dan farklıdır. Ona göre merkez bankaları ile hükümetler arasında her zaman bir ilişki olmak zorundadır. Zaten yasama erki tarafından merkez bankası başkanı atandığı için de merkez bankaları tamamen hükümetten ayrı sayılamazlar (DOĞRU, 2013a:26).
Merkez bankası bağımsızlığı konusunda bu yaptığımız tanımlardan başka birçok tanım yapılabilmektedir. Bu tanımlar, bankanın paranın istikrarını sağlama görevini yerine getirirken siyasi otoriteden direktif almama kuralının, söz konusu bağımsızlığın olmazsa olmaz koşulu olduğu konusunda birleşmişlerdir. Bağımsızlık kavramını, merkez bankasının, siyasi otoritenin genel politikalarına paralel ve en azından bu politikalara ters düşmeyecek ve ülke çıkarlarını zedelemeyecek şekilde, fakat kendi ürettiği para politikalarını bir baskı ve müdahaleye maruz kalmaksızın yürütebilme yeteneği olarak anlamak gerekir. Merkez bankası bağımsızlığı, ayrıca, sorumsuzluk, her istediğini yapabilmesi, başıboşluk anlamına da gelmemektedir (AKYAZI, 1999a:18).
1.2. Merkez Bankası Bağımsızlığı Türleri
Bağımsızlık kavramının içeriği; ülkelerin yönetim şekli, gelişmişlik düzeyi, uygulanan para politikası stratejisi, kurumlar arası resmi veya resmi olmayan ilişkiler, gelenekler; kısaca o ülkenin ekonomik, kültürel, politik, yasal ve kurumsal yapıları gibi çok değişik unsurlara göre değişebilmektedir. Bu nedenle bağımsızlığın standart bir tanımı verilememektedir (AKYAZI, 2008b:82). Bu bağlamda konu ile ilgili literatür incelendiğinde merkez bankası bağımsızlığını açıklamaya yönelik birçok bağımsızlık türü olduğu görülmektedir. Bunlar; yasal bağımsızlık, fiili bağımsızlık, politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık, finansal bağımsızlık, fonksiyonel bağımsızlık, araçsal bağımsızlık ve amaçsal bağımsızlıktır. Bu başlık altında burada belirtilen bağımsızlık türlerinin detaylarına inilecektir.
1.2.1. Yasal ve Fiili Bağımsızlık
Yasal bağımsızlık; merkez bankasının yönetim ve yürütmeyle ilgili tüm organlarının, siyasi otoriteden bağımsız olarak serbestçe karar alabilme ve hareket edebilmelerini sağlamak üzere bankanın yasal yönden düzenlenmesidir (OKTAR, 1996:84). Merkez bankası siyasi otoriteden gelebilecek herhangi bir baskıya karşı koyabilme gücüne ve iradesine, çerçevesi net olarak belirlenmiş yasal statüsünde yer alan unsurlarla, sahip olabilmektedir (JAMANOV, 2004:16-17).
Merkez bankası guvernörünün atanması, görevden alınması ve görev süresinin uzunluğu para politikasıyla ilgili olarak merkez bankasının sorumluluğunun belirlenmesi, merkez bankasının hükümete vereceği kredinin miktarı, koşulları ve vadesi ile ilgili sınırlamalar yasal bağımsızlığın çerçevesini oluşturur. Bu yasal çerçeve, merkez bankasına, siyasi otoritenin baskılarına karşı çıkabilme gücünü verdiğinden, bağımsızlığın sağlanması yönünde önemli bir adımdır (OKTAR, 1996:85)
Tablo 1: Yasal Bağımsızlığın Unsurları
Yasal HükümlerYüksek BağımsızlıkDüşük Bağımsızlık
Guvernörün görev süresiuzundurkısadır
Guvernörün atanma sürecinde yürütme organının rolüsınırlıdırçoktur
Politika süreciYürütme organı ile çıkabilecek çatışmada son söz bankanındırYürütme organı ile çıkabilecek çatışmada son söz yürütme organınındır
Banka parasal politikayı tek başına hazırlar ve bütçe sürecinde aktif rol alırBütçe sürecinde bankanın hiçbir rolü yoktur
Merkez Bankasının hedefleri arasındaFiyat istikrarı öncelikli hedeftirHedefler arasında çatışma söz konusudur
Merkez Bankasının hükümete kaynak sağlamasıSınırlıdır,kredinin nakit olarak sağlanması teşvik edilirYüksektir, kredi miktarı kamu harcamalarının yüzdesi olarak belirlenir
Kaynak: Suat OKTAR, 1996, s.86.
Tablo 1′den de anlaşılacağı gibi, başkanın görev süresinin uzun olması, başkanın atanmasında yürütme organının rolünün sınırlı olması, politikalarda çıkabilecek anlaşmazlıklar halinde son sözün merkez bankasına ait olması, fiyat istikrarının öncelikli hedef olması, hükümete kaynak sağlamada sınırların belli olması gibi unsurlar merkez bankasının bağımsızlığını arttırıcı unsurlardır (EROĞLU ve ABDULLAYEV, 2005:81).

Fiili bağımsızlık ise, yasal bağımsızlığı da içerecek kadar geniş bir kavramdır. Merkez bankası guvernörünün ve üst düzey yöneticilerinin kişilikleri ve gelenekler gibi faktörler, kısmen de olsa merkez bankasının fiili bağımsızlığının düzeyini belirler (OKTAR, 1996:85). Fiili bağımsızlık; merkez bankasına verilen yasal bağımsızlığın ne oranda kullanıldığı olarak tanımlanabilir (BARIŞIK, 2004:3).
Elbette ki, merkez bankasının hem yasal hem de fiili olarak bağımsız olması arzulanan bir durumdur. Ancak, özellikle gelişmekte olan ülkeler bakımından, merkez bankalarının yasal ve fiili bağımsızlığı arasında önemli farklılıklar ortaya çıkabilmektedir. Buna en uygun örneği, bir zamanlar TCMB oluşturmuştur. Nitekim, Cukierman vd.’nin yapmış olduğu bir çalışmaya göre, TCMB yasal bağımsızlık sıralamasında 72 ülke içerisinde ilk 10 arasında yer alabilmişken; merkez bankası başkanının değişim sıklığını baz alarak oluşturulan fiili bağımsızlık endeksine göre sıralamada 60. olabilmiştir (AKYAZI, 2008b:83).
1.2.2. Politik ve Ekonomik Bağımsızlık
Politik bağımsızlık; merkez bankasının politik hedeflerini hükümetin etkisinde kalmadan bağımsız bir şekilde belirleyebilmesidir (ALTUNTAŞ, 2012:76). Politik bağımsızlığın belirlenmesinde, merkez bankası başkanının ve yönetim kurulunun hükümet tarafından seçilip seçilmediği, merkez bankası başkanının ve yönetim kurulunun görev süreleri, bankanın yönetim kurulunda hükümet temsilcisinin bulunup bulunmadığı, para politikası kararları için hükümetin onayının gerekip gerekmediği ve merkez bankası kanununda fiyat istikrarı amacının doğrudan ve belirgin bir biçimde belirlenip belirlenmediği parametreleri önem arz etmektedir (DOĞRU, 2012b:86).
Ekonomik bağımsızlık; merkez bankasının, para politikasının hedeflerini gerçekleştirmek üzere gerekli araçları belirleyebilme kapasitesidir (OKTAR, 1996:87). Diğer bir deyişle, para politikası araçlarının seçilmesinde merkez bankasının hükümetin etkisi altında kalmadan, kendi iradesiyle hareket etmesidir (EROĞLU ve ABDULLAYEV, 2005:81). Ekonomik bağımsızlığı etkileyen en önemli unsur, merkez bankasının kamu finansman açıklarını ne ölçüde karşılamak zorunda olduğudur (JAMANOV, 2004:17). Hükümet merkez bankasına avans desteği için ne kadar çok başvurursa bankanın ekonomik bağımsızlığı o ölçüde zedelenmiş olacaktır (DOĞRU, 2012b:86).
1.2.3. Finansal ve Fonksiyonel Bağımsızlık
Finansal bağımsızlık; merkez bankalarının sahip olduğu varlıklarını biriktirmeleri ve bunların dağılımıyla ilgili kararlarda bağımsız hareket etmeleridir (BARIŞIK, 2004:3). Merkez bankasının bütçesinin onaylanması sürecinde kurum dışı müdahalelerden uzak olması işlevsel harcamalarını serbestçe belirleyebilmesi gibi unsurlarda finansal bağımsızlık kavramına dahildir (www.tcmb.gov.tr).
Fonksiyonel bağımsızlık; merkez bankasının para politikasının tespitinde ve uygulamasında hükümetin kontrolünde veya emrinde olmamasını ifade etmektedir. Ayrıca politika araçlarını kullanmada da tam yetkiye sahip olması da bu kavramın içinde yer almaktadır (JAMANOV, 2004:18).
1.2.4. Amaçsal ve Araçsal Bağımsızlık
Amaç bağımsızlığı; merkez bankasının tam istihdam, fiyat istikrarı, finansal istikrar, büyüme gibi makroekonomik değişkenlerden temel hedef doğrultusunda seçim yapma bağımsızlığıdır. Yani; merkez bankası amacını tek başına belirleyebiliyorsa amaç bağımsızlığına sahip demektir. Diğer durumlarda merkez bankası ya hükümetle ortaklaşa bir amaç belirliyordur; ya da hükümet tek başına bu amacı belirlemekte ve merkez bankasından bunu gerçekleştirmesini beklemektedir (DOĞRU, 2012b:88-89). Ancak uygulamalarda, merkez bankalarının tek başlarına kendi amaçlarını belirleyemedikleri; bu nedenle de amaç bağımsızlığına sahip olmadıkları ortaya çıkmaktadır (ALTINTAŞ ve TABAN, 2002:29). Amaç bağımsızlığına sahip bir merkez bankası, örneğin, fiyat istikrarının reel gelir istikrarından ya da işsizlik artışından daha önemli olduğuna karar verebilir ve fiyat istikrarının uygulanmasını sağlayabilir (ARSLAN, 2003:23).
Araç bağımsızlığı ise, merkez bankasının para politikasının nihai amacına ulaşmak için uygulayacağı politikayı ve kullanacağı araçları, hükümetin ya da başka herhangi bir kurumun müdahale ya da onayı olmaksızın, özgürce seçebilmesini ifade etmektedir (www.tcmb.gov.tr).
1.3. Merkez Bankası Bağımsızlığı İçin Ön Koşullar
Merkez bankası bağımsızlığı için gerekli olan ön koşullar hesapverebilirlik, şeffaflık ve denetim başlıkları altında incelenebilir.
1.3.1. Hesapverebilirlik
Hesapverebilirlik, merkez bankasının araç bağımsızlığına sahip olmasına rağmen, veri bir hedefe ulaşamamasını açıklamakla yükümlü olması ve başarısızlığın bir yaptırımı (veya başarısının bir ödülü) olmasıdır (ARSLAN, 2003:23-24). Briault, Haldane ve King (1996:63) hesapverebilirliği; yasal ve etik olarak verilen bir görevin gereklerini yerine getirmek, başarısızlık ve kayıptan dolayı suçlanma ve sonucuna katlanma şeklinde tanımlamışlardır (ALTINTAŞ ve TABAN, 2002:30). Merkez bankalarının net bir hedefi ve hedefe ulaşmada bağımsız olarak kullanabileceği politika araçları varsa, bağımsızlık ve hesapverebilirlik birbirini tamamlamaktadır (BARIŞIK, 2004:5-6).
Bağımsız ve hesap veren bir merkez bankası diğer kurumsal yapılanmalara göre kamuoyunda daha güvenilir olarak görülmekte, güvenilir bir merkez bankası ise hedeflerine ulaşma konusunda karar alıcıları daha kolay ikna edebilirken, hedeften sapmalar olduğu takdirde kamuoyunda taahhütlerin yerine getirilmesi konusunda bir tereddüt oluşmasını önleyebilmektedir. Dolayısıyla hem bağımsızlıkla hem güvenilirlikle yakın ilişkisi nedeniyle hesapverebilirlik merkez bankaları açısından büyük önem taşımaktadır (www.tcmb.gov.tr). Merkez bankası hesapverebilirliği, çeşitli yayın, duyuru, rapor, internet yoluyla, istatistiki bilgi sunma ve parlamentoya merkez bankası kanunlarında belirtilebilen zamanlarda bilgi aktarması şeklinde olmaktadır (BARIŞIK, 2004:6).
1.3.2. Şeffaflık
Tüm kişi ve kuruluşların merkez bankalarının uyguladığı para politikası hakkında bilgi edinebilmesini sağlayacak şekilde merkez bankalarının raporlarla kamuoyunu aydınlatması şeffaflık olarak tanınır (ALTUNTAŞ, 2012:76). Şeffaflık için merkez bankasının para politikası eğilimleri, kuralları ve araçları açık ve net olmalıdır (ARSLAN, 2003:24). Merkez bankasının piyasalar, basın ve yayın organları, politikacılar ve toplumla iletişim içerisinde olması da şeffaflık için önem taşımaktadır (BARIŞIK, 2004:6). Şeffaflık, uygulanan para politikasının kamu tarafından anlaşılması ve böylece güvenilirliğin ve etkinliğin artırılması bakımından önem taşıyan bir ilkedir. Bunun nedeni, şeffaflık sayesinde ekonomik aktörlerin, merkez bankasının ekonominin genel durumuna ilişkin beklentilerini daha iyi anlayarak, gelecekte olası politika değişiklikleri konusunda bekleyişlerini oluşturabilmeleridir. (YAZGAN, 2003:67).
Şeffaflık, pek çok kişi için farklı şeyler ifade ediyor olsa da, şeffaf bir merkez bankasından bahsedebilmek için aşağıda belirtilen asgari şartların yerine getirilmesi hemen hemen zorunlu hale gelmiştir (CESUR, t.y.).
  • Kamuoyu ile paylaşılan sayısal bir para politikası hedefi,
  • Para politikasındaki değişikliklerden beklenen etkilerin anlatıldığı bir rapor,
  • Neden para politikasındaki değişikliğin gerekli olduğunu da anlatan bir enflasyon tahmini,
  • Geçmiş dönemlerde izlenen para politikalarının kamuoyu önünde değerlendirilmesi,
Konu ile ilgili kaynak taraması yapılırken şeffaflığın, politik şeffaflık, ekonomik şeffaflık, prosedürel şeffaflık ve operasyonel şeffaflık gibi başlıklara ayrıldığı görülmüştür. Bu çalışmada bu şeffaflık türlerine yer verilmesinin faydalı olacağı düşünülmektedir.
Politik şeffaflık; enflasyon hedefinin net bir biçimde tanımlanmasını, belirlenmesini, faiz oranlarına yönelik kararların yazılı olarak duyurulmasıdır. Ekonomik şeffaflık; geçmişe ve geleceğe yönelik kararların yayınlanmasını içermektedir (BARIŞIK, 2004:6). Prosedürel şeffaflık; merkez bankasının karar alma süreçlerinin ne şekilde çalıştığının kamuoyu ile paylaşılmasıdır. Son olarak operasyonal şeffaflık ise, uygulanan politikanın ne şekilde değerlendirileceği, kontrol edilmesi gereken hata ve noksanlıkların neler olduğu ve bunların genel makroekonomik gidişata ne şekilde yansıyabileceği konusunda kamuoyunun bilgilendirilmesidir (CESUR, t.y.).
1.3.3. Denetim
Merkez bankasının geleneksel fonksiyonu, finansal panikleri ve mevduat çözülmelerini önlemektir. Bu fonksiyonu yerine getirecek en önemli faktör,  tutarlı düzenlemeler yapmak ve finansal kurumları denetlemektir. Bu işlem, bankaların ve diğer finansal kurumların moral hazard problemini önlemeye yöneliktir. Finansal bozulmaların büyük bir kısmı ve bozulmalar sonucu oluşan krizler genellikle enflasyon ve faiz oranlarına bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Kısa dönemde fiyat istikrarı ve finansal istikrar arasında bir tercih yapılmak zorunda kalınabilmesine rağmen, finansal kurumların düzenlenmesine yönelik denetimler ve uygulamalar çoğu ülkede merkez bankası tarafından yapılmakta, bu işlem daha fazla merkez bankası yetkisi ve sorumluluğu (bağımsızlığı) ile yapılabilmektedir (BARIŞIK, 2004:6).
1.4. Merkez Bankası Bağımsızlığının Ölçülmesi
Merkez bankası bağımsızlığının bir endeksle ifade etmenin geçmişi 1980′ lerin başına dayanmaktadır. Bade ve Parkin (1982), 12 gelişmiş ülke için merkez bankası bağımsızlığını ölçen bir endeks oluşturmuşlardır. Daha çok siyasi yönden bağımsızlığı inceleyen bu çalışmayı Grilli ve diğerleri (1991)’ nin ekonomik bağımsızlığı da kattığı endeksleme çalışması izlemiştir. 1992 yılında Cukierman, Webb ve Neyapti (CWN), 21 gelişmiş ve 51 de gelişmekte olan ülke için yasal bağımsızlıkla beraber para politikasının uygulama yöntemini incelemişlerdir (DOĞRU, 2012c:14).
Yukarıda belirtilen çalışmaların yanı sıra Alesina, Cukierman, Alesina ve Summers, Eijffinger ve Schaling, Cukierman ve Webb tarafından oluşturulmuş, merkez bankası bağımsızlığını ölçmeye yarayan bağımsızlık endeksleri söz konusudur.
Merkez bankalarının bağımsızlığını ölçmek amacıyla kullanılan bu bağımsızlık endekslerinin oluşturulması kolay ve sorunsuz olmamaktadır. Örneğin; ülkelerin merkez bankası kanunlarının kapsamının farklı olması, yazılı kuralların yanı sıra yazılı olmayan kuralların bulunması, oluşturulan endekslerin ülke gruplarını (gelişmiş ve gelişmekte olan ülke gibi) temsil edememesi ve özellikle endekslerde yer alan değişkenlerin puanlandırılmasında sübjektif davranılma olasılığı gibi bazı kısıtlar söz konusudur (AKYAZI, 2008b:89).
Sayılan bu kısıtların haricinde kurumsal nitelikli faktörlerin sayısal olarak ölçülmesi de oldukça zordur. Bu durumda bağımsızlığın ölçülmesiyle ilgili çalışmaların çoğu ölçütlerini bankaların yasal statülerine dayandırmak zorunda kalmışlardır ki, buda beraberinde iki ciddi soruna yol açmaktadır. Birincisi, yasalar tüm koşullar için merkez bankası ile politik otorite arasındaki yetkilerin sınırlarını açıkça tanımlama açısından yetersizdir. Bu konudaki boşluklar ya geleneklerle ya da siyasi otoritenin nüfuzuyla kapatılmaktadır. İkincisi ise, merkez bankası yasasında bağımsızlığa ilişkin hükümler açık ise de, uygulamada bunlardan sapmalar çıkabilmektedir. Yani, yasal düzenlemelerle ve uygulama birbiriyle çelişebilmektedir (JAMANOV, 2004:23).
1.4.1.Bade ve Parkin Endeksi
Günümüzde kullanılan merkez bankası bağımsızlığı endekslerine ışık tutan ve bu endeks çalışmalarına öncülük eden Bade ve Parkin (1988) olmuşlardır (DEMİRGİL, 2011:116). Bade ve Parkin, politik bağımsızlık ile finansal bağımsızlığı birbirinden ayrı olarak ele alarak ikili bir endeks yöntemi geliştirmişlerdir. Bade ve Parkin, 12 sanayileşmiş ülke için 1972 – 1986 yıllarındaki resmi verileri inceleyerek politik bağımsızlığı geliştirmişlerdir.
i-) Merkez bankası nihai karar alıcı bir politika otoritesi midir?
ii-) Merkez bankası yönetim kurulu üyelerinin yarıdan fazlası, hükümetten bağımsız olarak atanabilir mi?
iii-) Merkez bankası yönetim kurulunda oylamalara katılsın ya da katılmasın resmi bir hükümet görevlisi bulunur mu?
Tablo 2: Bade ve Parkin’ in Politik Bağımsızlık Endeksi



Bu sorulara verilen evet – hayır cevaplarından, politik bağımsızlık ile ilgili sekiz farklı alternatif türetilebilir. Buna karşılık, Bade ve Parkin (1988) gerçekte yalnızca dört farklı alternatif olduğunu bulmuşlardır. Dolayısıyla Bade ve Parkin’ in çalışmalarında, endeks değerleri 1 ile 4 arasında yer almaktadır. Endeks değerlerinin 4′ e yaklaşması politik bağımsızlığın arttığını, 1′ e yaklaşması ise politik bağımsızlığın azaldığı anlamına gelmektedir (ERARSLAN, 2009:96).

Tablo 3: Bade ve Parkin’ in Endeksine Göre On İki Ülke Merkez Bankalarının Sıralanması, 1972 – 1986 Dönemi


Kaynak: Janat JAMANOV, 2004, s.32.
Bade ve Parkin’ in çalışmalarına göre on iki ülke merkez bankalarının bağımsızlık derecelerine göre sıralanması Tablo 3′ de görülmektedir. Bade ve Parkin’ e göre, birinci ve ikinci tip merkez bankalarının bulunduğu ülke enflasyon oranları arasında fazla fark olmadığı görülmektedir. Buna karşılık merkez bankaları en bağımsız olan Almanya ve İsviçre’ nin en düşük enflasyon oranına sahip olduğu görülmektedir (JAMANOV, 2004:32). Yani, merkez bankası bağımsızlığı ile enflasyon oranı arasında ters yönlü bir ilişki tespit edilmiştir.
Bade ve Parkin’ in finansal bağımsızlık endeksi ise, literatüre merkez bankaları ile hükümet arasındaki finansal ilişkiler konusunda geliştirilen ilk endeks olarak geçmiştir. Buna göre merkez bankalarının finansal bağımsızlık endeksinde yüksek puan almaları, yürütme ve yasama organlarına karşı mali açıdan özgür oldukları anlamına gelmektedir. Söz konusu finansal bağımsızlık endeksi, Tablo 4′ de ayrıntılı olarak gösterilmiştir.
Tablo 4: Bade ve Parkin’ in Finansal Bağımsızlık Endeksi
Kaynak: Cemil ERARSLAN, 2009, s.108.
Açıklamalar: * İfade doğrudur.
- İfade yanlıştır.
Tablo 4′ de yer alan finansal bağımsızlık endeksinde, bağımsızlık düzeyleri 1 ile 4 değerleri arasında değişmektedir. Söz konusu değerlerin artması, merkez bankasının finansal bağımsızlığının yükseldiği anlamına gelmektedir. Tersine puan değerlerinin azalması ise, merkez bankasının finansal bağımsızlığını yitirdiğine işaret etmektedir (ERARSLAN, 2009:108 -109).
Bade ve Parkin’ in çalışmasını esas alan Alesina (1988) da bir çalışma yapmıştır. Alesina’ nın merkez bankası bağımsızlığı endeksi, Bade ve Parkin’ in yasal merkez bankası bağımsızlığı düzenlemesinin geliştirilmiş halidir (DEMİRGİL, 2011:116). Alesina, Bade ve Parkin’ den yararlandığı çalışmasında ülke sayısını on altıya çıkararak, politik bağımsızlığı dört temele dayandırmıştır (KAYKUSUZ, 2013:9).
a) Merkez bankası ve hükümet arasında varolan kurumsal ilişki.
b) Banka guvernörünün göreve atanması ve görevden alınmasına ilişkin prosedür.
c) Hükümet yetkililerinin bankanın yönetimindeki rolü ve etkileri.
d) Hükümet ve banka arasındaki ilişkinin ve görüş alışverişlerinin sıklığı.
Alesina’ nın ulaştığı sonuçlar Tablo 5′ de görülmektedir.

Tablo 5: Alesina’ nın Merkez Bankalarının Bağımsızlık Sıralaması


Kaynak: Janat JAMANOV, 2004, s.33.

Tablodan da görüldüğü gibi, Alesina’ nın bağımsızlık endeksleri ile Bade ve Parkin’ in endeksleri, İtalya dışında aynıdır. İtalya için bağımsızlık endeksini Alesina, Bade ve Parkin gibi 2 değil 1.5 olarak tanımlamıştır. Bunun nedeni, Bade ve Parkin’ in sınıflandırmasının incelenen dönemde meydana gelen kurumsal değişiklikleri görmezden gelmesidir. İtalya Merkez Bankası daha fazla ekonomik bağımsızlığı 1982 yılında elde etmiştir. Alesina bu değişmeyi göz önünde tutarak İtalya’yı Bade ve Parkin gibi 2 olarak değil 1.5 olarak sınıflandırmıştır (JAMANOV, 2004:33-34).

1.4.2. Grilli, Masciandaro ve Tabellini Endeksi
Grilli, Masciandaro ve Tabellini (1991),  Bade ve Parkin ile karşılaştırıldığında daha fazla ayrıntı içeren yasal endeksler bulmuşlardır (ERARSLAN, 2009:97). Grilli, Masciandaro ve Tabellini (1991) çalışmalarında, on sekiz sanayileşmiş ülke için 1950 – 1989 yılları arasındaki dönemi kapsayan, merkez bankalarının politik ve ekonomik bağımsızlıklarına dayanan endeks geliştirmişlerdir (JAMANOV, 2004:34). Grilli ve diğerlerinin hazırladığı endeks, merkez bankasının politik ve ekonomik bağımsızlığı endekslerinin toplamı şeklindedir ve bu toplam en çok 13 değeri almaktadır (DEMİRGİL, 2011:117). Politik bağımsızlık için, merkez bankasının yönetim organının atanma şekli, merkez bankasının hükümetle ilişkileri ve merkez bankasının resmi sorumlulukları gibi kriterler kullanılmıştır. Ekonomik bağımsızlık endeksini oluştururken de, hükümetin merkez bankasından kredi alıp almadığı ve para politikası araçlarının merkez bankasının kontrolünde olup olmadığı gibi kriterler dikkate alınmıştır (AKYAZI, 2008b:89-90). Tablo 6′ da Grilli, Masciandaro ve Tabellini’ nin politik bağımsızlık endeksine yer verilmiştir.
Tablo 6: Grilli/Masciandaro/Tabellini’nin Politik Bağımsızlık Endeksi


Kaynak: Cemil ERARSLAN, 2009, s.97-98.

Tablo 6′ da yer alan “politik bağımsızlık endeksi”, merkez bankasının politik bağımsızlık kriterlerini göstermektedir. Burada merkez bankasının politik bağımsızlığı, (P1)’ den (P8)’ e kadar uzanan kriterlerin toplan sayısına denk düşmektedir. Merkez bankalarının söz konusu kriterlere sahip olma olasılığı arttıkça, kriterlere verilen puan değeri de yükselecektir. (P1) ve (P3) kriterleri, hükümet tarafından atanmaya merkez bankacılarının bağımsız karar alabileceklerini varsaymaktadır. (P2) ve (P4)  kriterleri ilei para para politikası karar alım sürecinin, kısa dönemli hükümet müdahalesinden arındırılarak, politika kararlarına istikrar kazandırılması beklenmektedir. (P5), (P6) ve (P8) kriterleri ise, politikaların formülasyonu ve uygulanması ile ilgili hükümet ve merkez bankası arasındaki ilişkilere gönderme yapmaktadır. Eğer merkez bankası yönetim kurulunda hükümet temsilcisinin oy hakkı varsa ve/veya politika kararları için hükümet onayına gerek duyuluyorsa, bağımsızlık düzeyleri azalacaktır. (P7) kriteri de, para politikasının çncelikli amacının fiyat istikrarı olması halinde, politik bağımsızlığın desteklenmiş olacağını vurgulamaktadır. Tablo 6′ da yer alan kriterlerin tam olarak sağlanması durumunda, merkez bankası en yüksek politik bağımsızlığa sahip olacaktır (ERARSLAN, 2009:98).
Grilli, Masciandaro ve Tabellini’ nin on sekiz ülkenin politik yönden bağımsızlığını ortaya koydukları çalışmaları Tablo 7′ de görülmektedir
.
Tablo 7: Merkez Bankasının Politik Bağımsızlığı



Tablo 7′ den de görüleceği üzere, araştırılmaya dahil edilen on sekiz merkez bankası arasında İsviçre, Batı Almanya ve ABD merkez bankalarının politik bağımsızlıkları en üst düzeydedir. Bunları yine oldukça yüksek bir bağımsızlık derecesiyle Hollanda, Kanada ve İtalya merkez bankaları izlemektedir. Buna karşılık, Belçika, Japonya, Portekiz ve İngiltere merkez bankalarının politik bağımsızlıkları yok denecek kadar düşüktür. Yeni Zelanda merkez bankasının politik bağımsızlığından söz edebilmek ise mümkün değildir (OKTAR, 1996:139).
Grilli, Masciandaro ve Tabellini’ nin ekonomik bağımsızlık endeksinde ise, merkez bankalarının para politikası araçlarını hükümet müdahalesi olmadan özgürce seçme yeteneği ölçülmeye çalışılmıştır. Söz konusu ekonomik bağımsızlık endeksi, Tablo 8′ de görülmektedir.
Tablo 8: Grilli/Masciandaro/Tabellini’nin Ekonomik Bağımsızlık Endeksi


Kaynak: Cemil ERARSLAN, 2009, s.109.
Tablo 8′ de yer alan (E1)’ den (E6)’ ya kadar olan kriterler, merkez bankaları ile hükümetler arasındaki ekonomik ilişkiler üzerine odaklanmıştır. (E1), (E2), (E3) ve (E4) kriterleri, merkez bankalarının hükümetlere açtığı doğrudan kredilerle ilgilidir. Bütçe açıklarının merkez bankası kaynaklarından doğrudan finanse edilme olanakları azaldıkça, söz konusu kriterlere verilen puan değerleri de yükselmektedir. Kriter (E5)’ e göre ise, merkez bankalarının ekonomik bağımsızlığı, kamu borçlanma senetlerini birincil piyasalardan satın almadıkları ölçüde artacaktır. Buna karşılık kriter (E5)’ in sağlanması durumunda bile, merkez bankaları kamu borçlanma senetlerini ikincil piyasalardan satın almak suretiyle bütçe açıklarını dolaylı olarak finanse edebilirler. Kriter (E6) ve (E7) ise,merkez bankalarının üstlendikleri yönetimsel fonksiyonlarla ilgilidir. Kriter (E6), merkez bankalarının reeskont oranlarını belirleme yetkisi üzerine, kriter (E7) ise bankacılık sistemini denetlemesi üzerine odaklanmıştır. Merkez bankalarının reeskont oranlarını belirleme gücü arttıkça ve bankacılık sistemini denetleme görevi azaldıkça, ekonomik bağımsızlık düzeyleri artacaktır (ERARSLAN, 2009:110).
Eğer hükümet, merkez bankasından borçlanacağı miktarı ve koşulları doğrudan etkiliyor ve belirleyebiliyorsa, aynı zamanda para bazının yaratılmasını da etkiliyor demektir. Bu durum merkez bankasının kendi tasarrufu üzerinde bir müdahale yarattığı için, ekonomide bağımsızlıktan söz etmek mümkün değildir (OKTAR, 1996:139).
Merkez bankalarının ekonomik bağımsızlığı, bütçe açıkları doğrudan banka kaynakları ile  finanse edilmediği ölçüde artmaktadır. Yasal ve politik açıdan bağımsız bir merkez bankasının uyguladığı para politikası, eğer kamu kesimi açıklarını finanse etmenin bir aracı haline gelmişse, fiili ve ekonomik bağımsızlıktan söz etmemiz mümkün değildir (ERARSLAN, 2009:110).
Grilli, Masciandaro ve Tabellini’ nin on sekiz ülkenin ekonomik yönden bağımsızlıklarını ortaya koydukları çalışmaları Tablo 9′ da görülmektedir.
 Tablo 9: Merkez Bankasının Ekonomik Bağımsızlığı

Tabloya göre, Batı Almanya, İsviçre, ABD ve Kanada merkez bankaları ekonomik bağımsızlıkları en yüksek olan bankalardır. İtalya, Portekiz, Yunanistan merkez bankaları ise çok az bağımsızlığa sahiptirler (JAMANOV, 2004:39).
Politik ve ekonomik bağımsızlıkların karşılaştırılması durumunda ortaya ilginç bir sonuç çıkmaktadır. Merkez bankalarının politik ve ekonomik bağımsızlık derecelerinin, bazı istisnaların dışında birbirine yakın olmadıkları görülmektedir. Bazı merkez bankaları politik yönden bağımsız bir konumda iken, ekonomik yönden hiç de bağımsız değildir. Nitekim, politik bağımsızlığı çok düşük olan Japonya merkez bankasının ekonomik bağımsızlık derecesi yüksek iken; aksine İtalya merkez bankasının politik bağımsızlığı oldukça yüksek ancak ekonomik bağımsızlığı çok düşük bir düzeydedir.
Bu bilgiler ışığında iki bağımsızlığın karşılaştırılmasından genel bir sonuç çıkarılabilir. Buna göre, Yunanistan, Yeni Zelanda, Portekiz ve İspanya merkez bankaları siyasi otorite karşısında oldukça bağımlı bir konuma sahiptirler. Siyasal istikrarın zaman zaman bozulduğu Belçika, İrlanda ve İtalya gibi ülkelerde merkez bankaları daha az bağımsızdır. Ancak, bu ülkelerin merkez bankaları tekbir yönden de olsa bağımsız sayılırlar. Buna karşılık, İsviçre, Batı Almanya ve ABD merkez bankaları hem politik hem de ekonomik yönden tam bağımsızlığa yakındır (OKTAR, 1996:143).
1.4.3. Eijffinger ve Schaling Endeksi
Eijffinger ve Schaling (1993), para politikasında kimin son karar birimi olduğu, merkez bankası yönetim kurulunda hükümetten bir temsilcinin yer alması ve hükümetin belirlediği yönetim kurulu oranını temel alan ve merkez bankalarının politik bağımsızlıklarına dayanan bir endeks tasarlamışlardır (DEMİRGİL, 2011:117). Eijffinger ve Schaling, Bade ve Parkin endeksinde yer alan birinci soruyu değiştirerek, merkez bankalarının politik bağımsızlığını daha fazla vurgular hale getirmişlerdir. Bade ve Parkin endeksinde yer alan birinci soru, merkez bankasının nihai karar alıcı bir parasal otorite olduğunu vurgulamaktadır. Eijffinger ve Schaling endeksinde bu soru şu şekilde değiştirilmiştir: Merkez bankası nihai bir politika otoritesi midir (b), bu otorite yalnızca merkez bankasına bırakılamaz mı (b/g), veya tamamen hükümete mi bırakılmalıdır (g)? Bu anlatılanlar Tablo 10′da gösterilmektedir.

Tablo 10: Eijffinger/Schaling’in Politik Bağımsızlık Endeksi


Kaynak: Cemil ERARSLAN, 2009, s.99.
Açıklamalar: * İfadesi doğrudur.
- İfadesi yanlıştır.
Tablo 10′ da yer alan endekste, bağımsızlık düzeyleri 1 ile 5 değerleri arasında değişmektedir. Bağımsızlık düzeylerinin alabileceği en düşük değer 1 iken, en yüksek değer 5′ dir. Söz konusu değerler arttıkça politik bağımsızlık yükselmekte, azaldıkça politik bağımsızlık düşmektedir. Dolayısıyla merkez bankalarının en yüksek politik bağımsızlık düzeyine sahip olması için, nihai karar alıcı bir parasal otorite olmaları, yönetim kurulunda hükümet temsilcisinin yer almaması ve yönetim kurulu üyelerinin çoğunun hükümetten bağımsız olarak atanması özelliklerini taşıması gerekir (ERARSLAN, 2009: 100).
Tablo 11: Eijffinger ve Schaling’in Merkez Bankalarının Bağımsızlık Sıralanması

Kaynak: Janat JAMANOV, 2004, s.42.
Tablo 11′ de Eijffinger ve Schaling’ in yaptıkları çalışmaya göre, on iki ülke merkez bankalarının bağımsızlık sıralaması gösterilmektedir. Tablodan da görüleceği üzere en bağımsız merkez bankaları Almanya ve İsviçre merkez bankalarıdır. En bağımlı olanlar ise, Avustralya ve Kanada merkez bankalarıdır.
1.4.4. Cukierman, Webb ve Neyapti Endeksi
Cukierman, Webb ve Neyapti’ nin merkez bankası bağımsızlığının ölçülmesi konusunda Dünya Bankası desteğiyle 1992 yılında yapmış oldukları merkez bankalarının yasadan kaynaklanan bağımsızlıklarını ölçmede kullanılan “yasal bağımsızlık endeksi”, bu konuda yapılan en önemli çalışmalardan kabul edilmektedir. Bu çalışma 21 gelişmiş, 51 gelişmekte olan ülkeyi ve 1950 – 1989 yıllarını kapsayan bir bağımsızlık ölçümünü kapsamaktadır (BARIŞIK, 2004:4). Aynı zamanda gerçek veya fiili bağımsızlığı ölçmek için de, “merkez bankası başkanının değişim sıklığını” dikkate almışlardır (AKYAZI, 2008b:90). Cukierman ve diğerlerinin yaptıkları çalışmalar merkez bankasının bağımsızlığının ölçülmesiyle ilgili daha önce yapılan çalışmalardan daha geniş, daha büyük bir zaman dilimini kapsar ve merkez bankası bağımsızlığı ile ilgili daha fazla bilgi kullanmaktadır (JAMANOV, 2004:42). Cukierman, Webb ve Neyapti (1992)’ nin merkez bankalarının bağımsızlığı hakkında yaptıkları çalışmalarının içeriği Tablo 12′ de gösterilmektedir.
Tablo 12: Cukierman/Webb/Neyapti’nin Yasal Bağımsızlık Endeksi
Tablo 12: (Devamı)

Tablo 12: (Devamı)

Tablo 12: (Devamı)

Tablo 12: (Devamı)

Kaynak: Nadir EROĞLU ve Anar ABDULLAYEV, 2005, s.81-84.
Cukierman, merkez bankasının yasal karakterini bağımsızlık ile ilgili olarak Tablo 12′ den de görüleceği üzere dört grupta toplamıştır. (ARSLAN, 2003:21-22). Bu gruplar:
  • Başkanın atanması, görevde kalması ve görevden ayrılması,
  • Para politikası ile ilgili olarak Banka ve hükümet arasında çıkabilecek sorunların çözümü ile Banka’ nın bütçe oluşumuna katılması,
  • Banka’ nın yasasında belirtilen amaçlar,
  • Kamu kesiminin Banka’ dan borçlanmasını kısıtlayıcı yasal önlemlerdir.
Gruplar, her biri sıfır (bağımsızlığın en düşük düzeyi) ile bir (bağımsızlığın en yüksek düzeyi) arasında değer alan, on altı farklı yasal değişkenden oluşmaktadır (JAMANOV, 2004:43). Bu on altı merkez bankası bağımsızlığı değişkeni daha sonra, sekiz değişkene indirgenmekte, yeni sekiz değişkenin ağırlıklı ortalamaları ile merkez bankası bağımsızlığı endeksi elde edilmektedir (DEMİRGİL, 2011:117).
Merkez bankası başkanının statüsü ile ilgili birinci grupta, merkez bankası başkanının görevde kalış süresi, kim tarafından atandığı, görevden kim tarafından ve nasıl alındığı ve başkanın hükümette görev alıp alamayacağı ile ilgili sorular yer almaktadır. Bu bölümün toplam bağımsızlık notu üzerindeki ağırlığı 0,20 oranındadır.
Para politikasının oluşturulması ile ilgili ikinci grubun toplam bağımsızlık notu üzerindeki ağırlığı 0,15′ dir. Bölümdeki soruların amacı, para politikasının kim tarafından belirlendiği, merkez bankası ile hükümet arasında oluşabilecek olası sorunlarda son sözü kimin söylediği, hükümet bütçesinin hazırlanmasında merkez bankasının rolünün ne olduğunun saptanmasıdır.
Merkez bankasının amaçlarını içeren üçüncü grubun bankanın toplam bağımsızlık notu üzerindeki etkisi 0,15′ dir. Merkez bankasına ekonomide fiyat istikrarını sağlama dışında başka görev yüklenip yüklenmediği üzerine soruların yer aldığı bu bölümde en yüksek puan tek amacın fiyat istikrarı olması durumunda verilmektedir.
Son grup hükümete borç vermede kısıtlamaları içermektedir. Merkez bankasının bağımsızlık derecesinin belirlenmesinde 0,50 ağırlıkla etkili olan bu bölümde; merkez bankasının hükümete borç verip vermediği, veriyor ise bunun limitinin olup olmadığı, borç karşılığında teminat olarak menkul kıymet alınıp alınmadığı, alınıyor ise bunların vadesinin, faiz oranlarının nasıl ve hangi ölçülere göre belirlendiği, merkez bankasının hazine tahvil ve bonolarını birincil piyasadan alıp satmasına izin verilip verilmediği gibi sorular yer almaktadır (EROĞLU ve ABDULLAYEV, 2005:84).
Tablo 13: Merkez Bankası Yasal Bağımsızlık Endeksi ve Yıllık Enflasyon Oranları Arasındaki İlişki

Kaynak: Bülent DOĞRU, 2013a, s.38.
Cukierman ve diğerlerinin merkez bankası bağımsızlığı hakkında 72 ülke için yaptıkları çalışmalarında ulaştıkları sonuçlar Tablo 13′ de gösterilmektedir.
Cukierman, Webb ve Neyapti’ nin ulaştığı sonuçlara göre, Avusturya, İsviçre ve Almanya merkez bankaları sırasıyla 0.69, 0.64 ve 0.61 puanlarını alarak en bağımsız bankalar çıkmıştır. Bu tekniğe göre en az bağımsız bankalar da Yugoslavya, Fas ve Polonya merkez bankalarıdır. Aldıkları puanlar sırasıyla 0.17, 0.14 ve 0.10′ dur. Türkiye 0,46′ lık bağımsızlık endeksi 72 ülke içerisinde 9., 51 gelişmekte olan ülke içerisinde 5. sırada yer almıştır. Cukierman ve diğerlerinin bu 72 ülke için yaptığı panel veri çalışması sonuçlarına göre de merkez bankasının bağımsızlığı yüzde bir arttığında, ortalama enflasyon yüzde 0.46 kadar düşmektedir. Ayrıca merkez bankası başkanının sık sık görev değiştirdiği bir ekonomide de enflasyon oranının 0.57 kadar arttığı tahmin edilen modelden görülmektedir (DOĞRU, 2013a, 29).

Merkez bankası başkanlarının görevde kalma sürelerine göre yapılan test sonucunda Türkiye 51 gelişmekte olan ülke içerisinde 42. sırada yer almış ve merkez bankası başkanlarının görevde kalma süresi ortalama 2,5 yıl olmuştur. Gelişmiş ülke merkez bankası başkanlarının görevde kalma süreleri ortalama 10,6 yıl ve İzlanda’ da 33 yıl olmuşken, gelişmekte olan ülkelerde merkez bankası başkanlarının görevde kalma süresi ortalama 5,4 yıl olmuştur. Ayrıca, merkez bankalarının fiili bağımsızlığını ölçmeye yönelik testte Türkiye, gelişmekte olan ülkeler içerisinde 30. sırada yer almıştır. Testler sonucunda ülkelerin yasal bağımsızlık ile fiili bağımsızlıkları arasında farklılıklar olduğu, fiili bağımsızlık ve merkez bankası başkanlarının görevde kalma sürelerinin enflasyon ile doğru orantılı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Enflasyonu düşürebilmesi için merkez bankalarına daha fazla yasal bağımsızlık verilmesi ve yasal bağımsızlığın fiili bağımsızlığa dönüşmesi gerektiği vurgulanmaktadır (BARIŞIK, 2004:4-5).
Çalışmalar sonucunda merkez bankası bağımsızlığını arttıran dört ana unsurun, başkanın uzun süre görevde kalması, bütçenin hazırlanmasında merkez bankasının aktif rol oynaması, kamu kesimine açılan kredilerin sınırlandırılması ve merkez bankasının fiyat istikrarı dışında başka bir amaca yönelmemesi olduğu görülmektedir (DOĞRU, 2012b:92).
Cukierman ve diğerlerinin ülkelerin gelişmişlik seviyelerine göre merkez bankası bağımsızlığı ve enflasyon arasındaki ilişkiye değindikleri bulgular Tablo 14′ de gösterilmektedir.
  
Tablo 14: Gelişmiş, Gelişmekte Olan ve Az Gelişmiş Ülkelerde Merkez Bankası Bağımsızlığı ve Ortalama Enflasyon İlişkisi

Kaynak: Bülent DOĞRU, 2012b, s.85.
Açıklamalar: Gelişmiş Ülkelerde MB bağımsızlığı ve Enflasyon
Gelişmekte Olan Ülkelerde MB bağımsızlığı ve Enflasyon
Az Gelişmiş Ülkelerde MB bağımsızlığı ve Enflasyon
Tablo 14′ e dikkatle bakıldığında ortalama enflasyon oranı ile bağımsızlık arasındaki negatif  ilişki (her ülke için olmasa da) kabaca görülebilmektedir. Aslında bu negatif ilişki gelişmiş ülkeler için daha çok söz konusudur. Gelişmekte olan ülkelerle az gelişmiş ülkelerde ise yasal bağımsızlık endeksi artsa bile enflasyon oranında bir düşme olmadığı; bu ikisi arasındaki ilişkinin yatay bir seyir izlediği; yani, ilişkisizlik durumu olduğu görülmektedir. Bu verilere göre en bağımsız merkez bankasına sahip olan ülkeler Almanya ve İsviçre, aynı zamanda en düşük enflasyon oranlarına sahip ülkeler olmuşlardır. Fakat İspanya ve Yeni Zelanda en düşük merkez bankası bağımsızlık endeksine sahip olmalarına rağmen enflasyon oranlarının bu iki ülkede de oldukça yüksek çıktığı gözlemlenmiştir. Türkiye’ de ise bağımsızlık endeksi 0.46 iken ortalama enflasyon oranı % 41 olarak gerçekleşmiştir (DOĞRU, 2013a:29; 2012b:82-83).
Özetle, Cukierman, Webb ve Neyapti çalışmalarında, ekonomik performans ve merkez bankası bağımsızlığı endeksi arasındaki ilişkilere ilişkin şu bilgileri sunmaktadırlar (ARSLAN, 2003:22).
  • Gelişmiş ülkelerde enflasyon ve merkez bankası bağımsızlığı endeksi arasında negatif bir korelasyon vardır. Bu ülkelerde merkez bankası bağımsızlığı arttıkça enflasyon düşmektedir.
  • Gelişmekte olan ülkelerde ise merkez bankası bağımsızlığı ile enflasyon arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır.
  • Gelişmekte olan ülkelerde enflasyon ve merkez bankası başkanının değişme sıklığı arasında güçlü bir pozitif ilişki vardır.
  • Gelişmiş ülkelerde ortalama büyüme oranı ile enflasyon arasında herhangi bir ilişki bulunamamıştır.
İKİNCİ BÖLÜM
MERKEZ BANKASI BAĞIMSIZLIĞININ MAKROEKONOMİK DEĞİŞKENLERLE İLİŞKİSİ
2.1. Merkez Bankası Bağımsızlığı ve Enflasyon Arasındaki İlişki
Enflasyon; fiyatlar genel düzeyinde sürekli ve hızlı artışlar olarak tanımlanmaktadır. Başka bir deyişle, parasal gelirdeki fiili büyümenin üretimdeki fiili büyümeden daha çok olmasıdır (CESUR, t.y.).  Bir toplum için enflasyonun düşük düzeyde tutulabilmesi, arzulanan ve olması gereken bir olgu olarak kabul edilir. Düşük enflasyonun yaratacağı başlıca yarar, ekonomik riski azaltabilmesidir. Böyle bir durumda, toplumda yerleşik enflasyon beklentileri kırılacağı için, ekonomik risk sorunu da ortadan kalkacaktır. Enflasyonun düşük düzeyde gerçekleşmesi, belirsizlikleri de azaltır. Bu nedenle, düşük enflasyon, emek ve sermaye arasındaki ilişkilerin daha iyi planlanmasına ve daha sağlıklı sözleşmelerin yapılmasına yardımcı olur (KAYKUSUZ, 2013:11).
Düşük enflasyon, gelecekte enflasyonun belirsizliğiyle birleşmiş uzun dönem faiz hadlerindeki risk primini de düşürücü etki yapar. Buradan da, sermaye birikiminin ve verimliliğinin artmasını sağlar. Enflasyonda beklenmeyen değişikliklerin, refah ve gelirin keyfi transferine yol açmasından dolayı, düşük enflasyon bu transferin yol açtığı savurgan faaliyetlerin de önüne geçer (OKTAR, 1996:145).  Merkez bankası bağımsızlığı konusunda yapılmış olan ampirik çalışmalar da merkez bankalarının bağımsızlığının enflasyonla mücadelede önemli bir araç olduğunu göstermektedir. Bağımsız bir merkez bankası, düşük ve istikrarlı bir enflasyon oranı için önemlidir (AKYAZI, 2008b:88). Farklı merkez bankası bağımsızlığı endekslerini kullanarak yapılan çalışmalar, bağımsızlık düzeyi ile enflasyon oranı arasındaki ilişkinin negatif yönde olduğu sonucuna varmaktadır (DEMİRGİL, 2011:119).
Bade ve Parkin on iki sanayileşmiş ülkedeki 1972- 1986 yılları arasındaki dönem için, geliştirdikleri endeks ile ortalama enflasyon oranı arasında anlamlı, negatif korelasyon bulmuşlardır. Grilli, Masciandaro ve Tabellini on sekiz OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) ülkesi için 1950 – 1989 yılları arasında her on yıl için araştırma yapmışlar ve geliştirdikleri politik ve ekonomik bağımsızlık endeksleri ile ortalama enflasyon oranı arasında inceledikleri tüm alt dönemlerde negatif bir korelasyon bulmuşlardır. Alesina ve Summers’ da 1955 – 1988 dönemi için bir çalışma yapmışlardır. Alesina ve Summers bu çalışmada, Bade ve Parkin ile Grilli ve diğerlerinin geliştirdikleri endekslerin bir ortalamasını kullanmışlar ve enflasyon ile merkez bankası bağımsızlığı arasında güçlü negatif korelasyon bulmuşlardır (JAMANOV, 2003:75)
Cukierman, Webb ve Neyapti 1950- 1989 yılları arasındaki dönemde yetmiş iki ülke için çalışma yapmışlardır. Önceki çalışmaların aksine, sadece merkez bankası bağımsızlığının yasal düzeyde ölçümlerini değil, aynı zamanda bağımsızlık düzeyinin uygulamada karşılığını yansıtan göstergeleri de kullanmışlardır. Merkez bankası başkanlarının görev değişim sıklığı bu göstergelerden birisidir (DEMİRGİL, 2011:123). Çalışma sonuçlarına göre, merkez bankası bağımsızlığının enflasyona etkileri gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler açısından farklılıklar göstermektedir. Buna göre, gelişmiş ülkeler için yasal bağımsızlık endeksi istatistiki olarak anlamlı ve negatif işaretlidir. Yani, gelişmiş ülkelerde merkez bankasının yasal bağımsızlığı enflasyonu açıklamada önemli bir değişkendir. Buna karşılık, gelişmiş ülkelerde banka başkanının görev değişim sıklığı oranı istatistiki olarak az anlamlı ve işareti de negatiftir. Gelişmekte olan ülkeler açısından baktığımızda, banka başkanının görev değişim sıklığı oranı istatistiki olarak anlamlı ve pozitif işarete sahiptir. Fakat yasal bağımsızlık endeksi katsayısı anlamsızdır (JAMANOV, 2003:79-80). Yani, yasal bağımsızlık gelişmiş ülkelerde fiyat istikrarına katkı yaparken, gelişmekte olan ülkelerde etkisi sınırlı kalmaktadır (BARIŞIK, 2004:7).
Merkez bankalarının bağımsızlık derecesi ile enflasyon arasındaki negatif ilişki Tablo 13′ den de açıkça görülmektedir. Özellikle gelişmiş ülkelerde bu ilişki daha belirgindir. Tablo incelendiğinde, merkez bankası bağımsızlık endeksi en yüksek olan Almanya ve İsviçre’ de enflasyon oranının 1980 – 1989 arasında ortalama yıllık yüzde 3 olarak gerçekleştiği görülmektedir. Daha az bağımsızlığa sahip İtalyan merkez bankası enflasyonla mücadelede Almanya ve İsviçre merkez bankaları kadar başarılı olamamış ve aynı dönemde enflasyon oranı ortalama yıllık yüzde 11 olarak gerçekleşmiştir. Gelişmekte olan ülkelerde ise, merkez bankası bağımsızlığı ile enflasyon arasındaki ilişkinin geçersiz olduğu, 0.30 bağımsızlık endeksine sahip Romanya, Bolivya ve Samoa Adaları’ nda 1980 – 1989 arasındaki yıllık ortalama enflasyon oranlarının sırasıyla yüzde 4, yüzde 119 ve yüzde 12 olmasından anlaşılmaktadır (KAYKUSUZ, 2013:13-17).

Literatüre bakıldığında merkez bankası bağımsızlığı konusunda çalışma yapan birçok iktisatçıya göre, merkez bankası bağımsızlığı ile enflasyon oranı arasında zıt yönlü bir ilişkinin olduğu görülmüştür. Yapılan çalışmalarda ortalama olarak, bağımsız merkez bankasına sahip olan ülkelerin hem daha düşük bir enflasyon oranına sahip olduklarını, hem de düşük enflasyon oranını üretim veya istihdamı olumsuz yönde etkilemeden sağlanabildikleri sonucuna ulaşılmıştır (AKYAZI, 2008b:88-89).
Paylaşılmasında fayda gördüğümüz bir başka husus ise, merkez bankası ile hükümetin politikalarının çatışması durumunda, bu konudan merkez bankası bağımsızlığının nasıl etkilenecek olmasıdır.
Merkez bankalarının siyasi otoriteye göre fiyat istikrarına çok daha duyarlı oldukları bilinmektedir. Kuşkusuz politikacılarda fiyat istikrarının önemini bilincindedirler. Ancak, siyasi otorite için büyüme ve istihdam sorununun çözümü de en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Bu nedenle, siyasi otorite ile merkez bankaları arasında çatışmanın çıkması her zaman olasıdır. Politikalar arasında çatışmalar çıkması durumunda, bunların nasıl çözüleceği kısmen merkez bankalarının bağımsızlık derecesine bağlıdır. Siyasi otoriteye bağımlı olan merkez bankaları, iktidar partisinin ve çıkar gruplarının baskısı altındadır. Buna karşılık, bağımsız merkez bankaları iktidar partisinin tercih ettiği politikalardan ayrı olarak, kendisi için önem taşıyan politikaları uygulayabilir. Bu nedenle merkez bankasının bağımsız olduğu ülkelerde hükümete oranla daha sıkı para politikası tercih eden merkez bankaları, merkez bankasının bağımlı olduğu ülkelere oranla enflasyonu daha düşük düzeylere indirebilir (OKTAR, 1996:146).
Bunlara ek olarak, bağımsız bir merkez bankasının düşük enflasyon taahhüdü, bankayı enflasyonu düşüreceği yolunda inandırıcı kılacaktır. Hükümetlerin uzun ömürlü olması ve dolayısıyla seçim çevrimlerinin seyrek yaşanması merkez bankasının fiyat istikrarını sağlamasını kolaylaştırmaktadır. Merkez bankası bağımsız olmasa da kamuoyunda yaratılmış olan saygınlık, enflasyonu düşürmeye önemli bir katkı yapacaktır. Son olarak, merkez bankasının şeffaflığı, yani uygulayacağı politikaların açıklık taşıması fiyat istikrarı hedefine ulaşmayı kolaylaştırıcı etki yapmaktadır.
Buradan çıkarılacak sonuç, merkez bankasının bağımsızlığının düşük enflasyonun sağlanması için ne gerek, ne de yeter tek koşul olduğudur. Bağımsız bir merkez bankasının enflasyon üzerindeki etkisi ancak bir dereceye kadardır. Merkez bankasının bağımsızlığı, enflasyon oranının yükselmesine karşı alınacak önlemlerin daha kolay uygulanmasını sağlamaktadır. Çünkü, yüksek enflasyon yaşayan ülke deneyimleri göstermiştir ki, enflasyonun bir kere yükselmesine izin verilmesi durumunda, merkez bankasına yetki ve sorumluluk devriyle bu sorunun çözülmeye çalışılması pek olanaklı olmamaktadır (KAYKUSUZ, 2013:17).
2.2. Merkez Bankası Bağımsızlığı ve Büyüme İlişkisi
Ekonomik büyüme; ulusal gelir düzeyindeki ve birey başına düşen ulusal gelirdeki artışı işaret eden bir kavramdır. Ekonomik büyümenin ülkeler için önemli olduğu kabul edilmekte ve bilinmektedir. Parayı yöneten merkez bankalarının büyüme üzerindeki etkileri ise tartışılmazdır (CESUR, t.y.). Bu etkenlerden dolayı merkez bankası bağımsızlığı ve büyüme arasındaki ilişkinin incelenmesi büyük önem taşımaktadır.
Merkez bankasına bağımsızlık kazandırılmasının sadece enflasyon üzerinde değil, aynı zamanda ekonominin reel büyümesi üzerinde de etkisinin olduğu genel olarak kabul etmektedir. Ancak, merkez bankasının bağımsızlığı ile yüksek ve istikrarlı büyüme arasında bir ilişkinin varlığını öne sürenler kadar, bu görüşü paylaşmayıp karşısında olanların sayısı da oldukça fazladır. Bağımsızlıktan yana olanlara göre, merkez bankasının siyasi otoritenin müdahalelerinden izole olması ve para politikasının politik konjonktürden kurtarılması, üretimde olası dalgalanmaların etkisini ve şiddetini azaltacaktır. Yine, yüksek ve değişken enflasyonun neden olduğu tahribatların ve belirsizliklerin ortadan kaldırılması yüksek büyüme artışlarına yol açacaktır (OKTAR, 1996:153).
Bu konu ile ilgili yapılan literatür araştırmalarında görülmüştür ki, merkez bankası bağımsızlığı ile büyüme arasındaki ilişkileri araştıran ampirik çalışmalarda net bir sonuç bulunamamıştır. Bu konuyla ilgili çalışma yapan iktisatçılar genel olarak merkez bankası bağımsızlığı ile büyüme arasında bir ilişkinin olmadığı konusunda uzlaşmaktadırlar. Bu konuda yapılan bazı çalışmalara aşağıda değinilmiştir.
Alesina ve Summers’ ın 1955 – 1988 yılları arasını kapsayan araştırmalarında merkez bankası bağımsızlığı ile ekonomik büyüme oranı arasındaki ilişki zayıf bulunmuştur (OKTAR, 1996:153).  De Haan ve Sturm, kullandıkları merkez bankası bağımsızlığının Grilli ve diğerleri, Alesina ve Eijffinger endeksleri ile büyüme arasında anlamlı bir ilişki bulamamışlardır. Grilli, Masciandaro ve Tabellini, merkez bankası bağımsızlığının düşük enflasyon şeklindeki yararlarına karşılık, daha düşük büyüme ya da istihdam olarak bir maliyeti olmadığını belirtmişlerdir. Eijffinger ve Schaling, merkez bankası bağımsızlığı ile büyüme arasındaki ilişkiyi araştırmak için reel GSYİH’ nin yıllık ortalama büyüme oranını çeşitli merkez bankası bağımsızlık endeksleri karşısında regresyona tabi tutmuşlardır. Sadece 1972 – 1981 alt dönemi için büyüme ile merkez bankası bağımsızlığı arasında anlamlı ilişki bulmuşlardır. Sonuçta reel büyüme ile merkez bankası bağımsızlığı arasında bir ilişkinin olmadığını bulmuşlardır. Cukierman, Kalaitzidakis, Summers ve Webb ise, ellinin üzerinde ülke için yaptıkları çalışmada söz konusu konu hakkında bir ilişki bulamamışlardır (JAMANOV, 2003:105-108).
Bunlara ek olarak, Cukierman ve diğerlerinin çalışmaları merkez bankası bağımsızlığının ekonomik büyüme üzerindeki etkisinin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler açısından farklı sonuçlar doğurduğunu göstermektedir (CESUR, t.y.). Buna göre Cukierman ve diğerleri, gelişmiş ülkelerde merkez bankası bağımsızlığı ile büyüme arasında ilişki olmadığı, gelişmekte olan ülkelerde büyümeyi belirleyen kriterlerin kontrolünden sonra (para politikası dışındaki araçların büyümeye hedeflenmesi) merkez bankası bağımsızlığının pozitif etki yaptığı, merkez bankası bağımsızlığının yatırımlar ve büyümeyi olumlu etkilediği, gelişmekte olan ülkelerde düşük bağımsızlığın düşük yatırımla ve büyümeyle birleştiği sonucuna ulaşmışlardır (BARIŞIK, 2004:8).
2.3. Merkez Bankası Bağımsızlığı ve Bütçe Açığı İlişkisi
Merkez bankası bağımsızlığı ile bütçe açığı konusu arasındaki ilişki, merkez bankası bağımsızlığının enflasyon ve ekonomik büyüme ile olan ilişkisi kadar önemli olmasına karşın, bu konudaki çalışmaların az sayıda olduğu görülmektedir. Bütçe açıkları tüm dünyada istikrarsızlık faktörlerinin en önemli unsurlarından biridir (ARSLAN, 2003:26). Merkez bankası bağımsızlığı ile bütçe açığı arasındaki ilişkide en kritik nokta, kamu finansman açıklarının merkez bankası kaynakları ile finanse edilip edilmemesidir (CESUR, t.y.).
Merkez bankalarının bağımsız olmalarıyla gerçekleşmesi beklenen sonuç, bütçe açıklarının merkez bankası kaynaklarıyla kapatılması işleminin sona erdirilmesidir. Merkez bankasının bağımsız olması, devletin bankayı finansman aracı olarak kullanmasına engel olmayı gerektirir. Hükümetlerin gerek bütçe açıklarını kapatma, gerekse seçim dönemlerinde parasal genişleme sağlamak üzere merkez bankası kaynaklarına müdahaleleri, yaşanılan enflasyonun temel nedenidir (OKTAR, 1996:154). Diğer bir deyişle, bütçe açığının merkez bankası kaynaklarıyla finanse edilmesi enflasyona yol açmaktadır. Dolayısıyla, daha bağımsız bir merkez bankasının, hükümetin bütçe açığını merkez bankası kaynaklarıyla kapatmaya çalışmasına karşı koyabileceğine ve böylece hükümetin de harcamalarını kısıp, bütçe açığını azaltmaya çalışacağına dair bir görüş vardır (JAMANOV, 2003:115). Ayrıca, bağımsız bir merkez bankasının; hazinenin sürdürülemez borçlanma politikalarını önleyebileceği, hükümetlerin bütçe açığı vermemek için daha dikkatli davranmasına ve enflasyonist olmayan yeni mali kaynaklar aramalarına yönelmelerini sağlayabileceği yönünde görüşler de mevcuttur (AKYAZI, 2008b:89).
Bu konu ile ilgili ampirik çalışmalar, bağımsız bir merkez bankasının hükümetlerin açıkları para basarak finanse etmesine engel oluşturacağından hareket etmektedirler (DEMİRGİL, 2011:125). Merkez bankası ile bütçe açığı arasındaki ilişki üzerine yapılan ampirik çalışmaların bazıları Tablo 15′ den görülebilir.
Tablo 15: Merkez Bankası Bağımsızlığı ve Bütçe Açığı Arasındaki İlişki Üzerine Yapılan Bazı Ampirik Çalışmalar


Kaynak: Bülent DOĞRU, 2012b, s.107.
Bu çalışmaların haricinde, Bade ve Parkin’ in 1987 yılında yaptıkları 1955 – 1988 dönemini kapsayan araştırmalarında söz konusu ilişki negatif olarak saptanmıştır (OKTAR, 1996:156). Bu negatif ilişki, özellikle Almanya ve İsviçre gibi merkez bankası bağımsızlık düzeyi yüksek ve gelişmiş ülkelerde geçerlidir (DEMİRGİL, 2011:126). Gelişmekte olan ülkelerde ise, istenilen sonuçlara ulaşılamamıştır. Buna neden olarak; gelişmekte olan ülkelerin politik sistemi, merkez bankası statüsünün belirsizliği ve merkez bankasının hızlı değişmeye yeterince uyum sağlayamaması gösterilmektedir (BARIŞIK, 2004:8).
Benzer şekilde, Alesina ve Summers (1993) ve De Long ve Summers (1992), 1973 – 1989 yılları arasında on altı ülke için bağımsızlık düzeyi ve ortalama bütçe açığının GSYİH içindeki payı arasında negatif ilişkinin varolduğunu belirtmektedirler (DEMİRGİL, 2011:126).
Sikken ve Haan (1998) merkez bankası bağımsızlığı ile devletin bütçe açıkları arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Daha sonra merkez bankası bağımsızlığının bütçe açıklarını parasallaşma yolu ile finanse edilmesi arasındaki ilişkiyi araştırmışlardır. Sonuç olarak, merkez bankası bağımsızlığı ile bütçe açıkları arasında anlamlı bir ilişki bulamamışlardır (ARSLAN, 2003: 26).  Pollard ise, merkez bankası bağımsızlığı ile bütçe açığının GSYİH’ ya oranı arasında negatif bir ilişki bulmuş, fakat bu ilişki istatistiki olarak anlamsız çıkmıştır (JAMANOV, 2003:115).
Görüldüğü gibi, incelenen ampirik çalışmalarda merkez bankası bağımsızlığı ile bütçe açığı arasında bu ilişki pek de açık olmamakla beraber genelde negatif bir ilişki bulunmuştur. Bununla birlikte, bu eğilimin aksini yansıtan bazı çalışmaların da bulunduğunun bildirilmesinde fayda gözetilmektedir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
TCMB’NİN BAĞIMSIZLIĞININ TARİHSEL GELİŞİMİ VE BAĞIMSIZLIK AÇISINDAN FED VE ECB İLE KARŞILAŞTIRILMASI

3.1. TCMB’ nın Bağımsızlığının Tarihsel Gelişimi
TCMB’ nın bağımsızlık açısından tarihsel süreç içerisinde nasıl bir seyir izlediğinin anlaşılması için Osmanlı Devleti dönemlerinin incelenerek, bugüne doğru gelinmesi gerektiğine inanılmaktadır. Yani, merkez bankası bağımsızlığının tarihsel gelişimi incelenirken, Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyet sonrası dönem olarak bir ayrım yapılabilir. Osmanlı Devleti’ nin Türkiye üzerindeki etkisinin görmezden gelinmesi mümkün değildir. Tabi ki burada bahsetmekte olduğumuz, daha doğrusu bizi ilgilendiren etki ekonomik etkidir. Yani, Osmanlı Devleti’ nin merkez bankası üzerinde nasıl bir etkisi olduğu, Osmanlı’ da bu işlerin nasıl yürütüldüğünün bilinmesi bizi kuşkusuz daha sağlıklı bilgilere ulaştıracaktır.
Cumhuriyet öncesi döneme bakıldığında Osmanlı’ da bankacılık sektörü pek gelişememiştir. Bu sektörle genellikle gayrimüslim halk ilgilenmiştir. Bunun nedeni, özellikle o dönemde Müslüman halkın faizin haram olduğuna inanmaları ve faize dayalı bankerlik ve bankacılık faaliyetlerini açıkça yapmalarının önlenmesidir. O dönemde bankacılık faaliyetleriyle uğraşanlar Galata sarrafları ve bankerler olmuşlardır. Bu bankerler, Osmanlı kötü durumda olduğundan Hazine’ ye borç verme işleriyle de uğraşmışlardır. Bunun yanında Osmanlı’ ya borç vermek için birçok banka da kurulmuştur. Çünkü o dönemde Osmanlı’ ya borç vermek karı oldukça yüksek bir iş durumundaydı.
1854 yılında Kırım Savaşı sırasında ilk kez dış borç alan Osmanlı Hükümeti’nin dış borçların ödenmesi konusunda bir devlet bankasına ihtiyaç duyması üzerine, 1856 yılında merkezi Londra’ da bulunan İngiliz sermayeli “Ottoman Bank (Bank-ı Osmanî)” kurulmuştur. 1863 yılında Ottoman Bank kendini feshederek İngiliz-Fransız ortaklığı şeklinde “Bank-ı Osmanî-i Şahane (Osmanlı Bankası)” adını almış ve bir devlet bankası niteliği kazanmıştır. Bankaya otuz yıllık bir süre için banknot basma ayrıcalığı ve tekeli verilmiştir. Ancak Osmanlı Bankası’nın sermayesinin yabancılara ait olması zamanla tepkilere yol açmış ve ulusal bir merkez bankası kurulması fikrinin temelini oluşturmuştur. Bu doğrultuda 11 Mart 1917 tarihinde “Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası” kurulmuştur. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgi ile ayrılması sonucu, bu banka merkez bankası işlevlerini görecek bir ulusal banka olma amacına ulaşamamıştır (SÖZER, 2013: 17-18).
Görüldüğü gibi Cumhuriyet öncesi dönemde merkez bankası bağımsızlığından bahsetmek mümkün değildir. Bırakın bağımsızlığı o dönemde bankacılıkla bile pek bir alakamız olduğu söylenemez.
Cumhuriyetin ilanı ile birlikte, kazanılan ulusal bağımsızlığın tek başına yeterli olmadığı ve bunun ekonomik bağımsızlıkla da pekiştirilmesi gerektiği düşüncesi hakim olmuştur. Nitekim Atatürk ve onun yakın çalışma arkadaşları “iktisadi zaferlerle taçlandırılmadıkça, siyasal ve askeri zaferlerin uzun süreli olamayacağı” şeklinde bir fikre sahiplerdi. Ekonomik bağımsızlığın simgesi olarak ulusal bir merkez bankasının kurulması çalışmaları başlatılmıştır (AKYAZI, 2001c:4). 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde “millî devlet bankası” kurulması fikri üzerinde durulmuştur. TCMB yasa tasarısı hazırlanmıştır. Tasarı, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 11 Haziran 1930 tarihinde kabul edilerek “1715 sayılı Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Kanunu” adı ile 30 Haziran 1930 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmıştır ve 3 Ekim 1931 yılında faaliyete başlamıştır (SÖZER, 2013:18).
TCMB, bir anonim şirket olarak kurulmuş ve Hazine’ nin payı % 15 olarak tutulmuştur. Hazine payının bu kadar düşük tutulması o zamanki yöneticilerin bankanın özerkliğine verdikleri önemi göstermektedir. Ayrıca, bankanın unvanında “Cumhuriyeti” yerine “Cumhuriyet” kelimesi kullanılmıştır. Bunun amacı merkez bankasının otonom olduğu, diğer kamu kuruluşlarının statülerinden değişik bir statüde bulunduğunun vurgulanmasıdır (JAMANOV, 2003:139).
1715 Sayılı Kanun, 40 yıl yürürlükte kalmış ve 14 Ocak 1970 yılında 1211 Sayılı Kanun’ un yürürlüğe girmesiyle önemli değişikliklere uğramıştır (AKYAZI, 2001c:5). 1211 Sayılı Kanun’ la Hazine’ nin merkez bankası sermayesindeki payı % 51′ e çıkartılmış, bu durum bankanın hukuki yapısını ve hükümetle ilişkilerini önemli ölçüde değiştirmiştir. Bu değişiklikle, Hazine’ nin ve dolayısıyla hükümetin banka meclisi üyelerinin seçiminde egemen olması sağlanmış, siyasi iktidarın banka üzerinde nüfuz ve etkisi artmıştır (JAMANOV, 2003:140).  1715 Sayılı Kanun’ un TCMB’ nin sermaye yapısı, İdare Meclisi ve Denetleme Kurulu üyelerinin seçimi, kamuya finansman kolaylığı sağlanmaması gibi birçok noktada, daha sonra 1970 yılında yürürlüğe giren 1211 Sayılı Kanun’ dan dahi ileri düzeyde, “bağımsız bir merkez bankası” öngördüğünü söylemek mümkündür (www.tcmb.gov.tr). Yani, daha sonra yürürlüğe giren kanun (1211 Sayılı Kanun) ilk kanuna göre (1715 Sayılı Kanun) merkez bankasının bağımsızlığını azaltmıştır.
1980′ li yıllar ise hem TCMB hem de Türkiye ekonomisi açısından önemli değişimlerin yaşandığı yıllar olmuştur. 1989 yılında TCMB ile Hazine, Hazine’ ye verilen kısa vadeli avansların sınırlandırılması konusunda anlaşmaya varmıştır. Dolayısıyla 1980 sonrasında TCMB’ nin modern merkez bankaları seviyesine ulaşma ve bağımsızlığın sağlanması yönünde önemli bir mesafe kat ettiği dikkat çekmektedir. Bunun en önemli göstergelerinden biri de 1990 yılında uygulanacak para programının ilk kez kamuoyuna açıklanması olmuştur (www.tcmb.gov.tr).
Son olarak, enflasyonun yıllarca devam etmesi ve bir türlü indirilememesi merkez bankasına daha fazla bağımsızlık vermek gerektiği görüşünü ortaya çıkartmış ve 25 Nisan 2001 tarih ve 4651 Sayılı Kanun ile TCMB’ nin bağımsızlığı arttırılmıştır. 4651 Sayılı Kanun’ la, AB normları ve dünyada merkez bankacılığı alanındaki son gelişmeler dikkate alınarak, 1211 Sayılı Kanun’ un on dört maddesinde değişiklik yapılmış, yedi maddesi yürürlükten kaldırılmış ve yeni bir madde eklenmiştir (JAMANOV, 2003: 141). Yapılan değişikliklerle, TCMB’ nin yasal çerçevesi Maastricht Antlaşması ve Avrupa Merkez Bankaları Statüsü’ ne önemli ölçüde uyumlaştırılmıştır (AKYAZI, 2008b:91).
TCMB’ nin bağımsızlığı hakkında yapılan ampirik çalışmalarda bize bu konuda ışık tutmaktadır. Örneğin; Berument ve Neyapti, Cukierman, Webb ve Neyapti tarafından oluşturulan bağımsızlık ölçüm tekniğine göre TCMB’ nin hukuksal bağımsızlık endeksini 1970 yılı için 0.46, 1992 yılı için 0.50 olarak hesaplamışlardır (2000:10). Daha sonra 1991 ve 2001′ de yapılan değişikliklerle bankanın daha bağımsız hale getirildiği görülmektedir. 2001 yılında avans verme uygulamasının yasaklanması ile bu endeks değeri 0.86′ya yükselmiştir (DOĞRU, 2012b:94). Eroğlu ve Abdullayev ise, yine aynı ölçüm tekniği kullanılarak TCMB’ nin yasal bağımsızlık endeksini 0.86 olarak hesaplamışlardır (2005:96). Günümüzde yapılan çalışmalarda TCMB’ nin 0.85 oranında bir bağımsızlık endeksine sahip olduğu ortaya çıkarılmıştır. Bu da merkez bankasının önemli ölçüde bağımsız olduğunu göstermektedir (DOĞRU, 2013a:30).
 3.2. TCMB’ nin Bağımsızlık Açısından FED ve ECB İle Karşılaştırılması
Yukarıda incelenen bölümlerde TCMB’ nin bağımsızlığı hakkında bir fikir edinilmişti. Bu bölümde de TCMB bağımsızlığı diğer ülke merkez bankaları ile karşılaştırılacak ve bağımsızlığının hangi derecede olduğu belirlenmeye çalışılacaktır.
3.2.1. TCMB’ nin FED İle Karşılaştırılması
ABD Merkez Bankası olan FED ile TCMB arasında önemli değişiklikler vardır. Bu değişiklikler bankaların bağımsızlıkları üzerinde de etkili olabilmektedirler. FED, dünyada bulunan merkez bankalarının içinde en bağımsız merkez bankaları içerisinde yer almaktadır. Bu açıdan FED ile TCMB’ nin bağımsızlıklarının karşılaştırılması TCMB’ nin kendi bağımsızlığını yorumlaması açısından çok büyük önem taşımaktadır.
TCMB ile FED arasındaki değişikliklerden biri sermayeleri bakımından ortaya çıkmaktadır. FED’ in sermayesi, Federal Rezerv Sistemine üye olan ticari bankalara aittir. TCMB’ nin sermayesi ise, Hazine, Türkiye’ de faaliyette bulunan ulusal bankalar, yabancı banka ve imtiyazlı şirketler ile Türk uyruklu gerçek ve tüzel kişilere aittir. FED ve TCMB’ nin sermaye yapıları farklılık göstermekle birlikte, bu şekilde bir düzenlemeye gidilmesinin nedeni, her iki bankanın da bağımsızlığını sağlamaktır. Günümüzde gelinen noktaya bakıldığında bu amacın FED için sağlandığı ancak, TCMB için henüz sağlanamamış olduğu görülmektedir (AKYAZI, 2001c:14).
1913′ te FED’ in kurulduğu ilk zamanlarda bağımsızlığı azdı, örneğin Hazine Sekreteri FED’ in üyesiydi. Fakat kısa bir zaman sonra 1936′ da FED’ in bağımsızlığı Kurul’ daki iki hükümet üyesinin elenmesi, Kurul üyelerinin yönetimdeki sürelerinin önce 10 yıldan 12 yıla, ardından 14 yıla çıkarılmasıyla artmıştır. FED’ in bağımsızlığının artmasında bir anahtar adımda 1951′ de 2. Dünya Savaşı başlangıç sıralarında Hazine güvenliğine yapılan yatırımları azami düzeyde tutmak için Hazine Müsteşarlığı ve FED’ in birbirinden ayrılmasıdır (ÖZTÜRK ve EŞSİZ, 2012:78).
TCMB ise, bir anonim şirket olarak ve Hazine’ nin % 15′ lik payı ile kurulmuştur. Yani, o dönemde TCMB’ nin bağımsızlığı gözetilmiş ve bankanın bağımsız olması istenmiştir. Daha sonraki yıllarda ise, Hazine’ nin payı% 51′ e çıkartılarak, TCMB bağımsızlığına bir darbe vurulmuştur. Dolayısıyla bağımsızlıkta bir düşüş gözlenmiştir. Neyse ki 2001 yılında yürürlüğe giren 4651 Sayılı Kanun ile TCMB bağımsızlığı arttırılmıştır. TCMB’ nin bağımsızlığı arttırılmasına rağmen yinede FED’ in bu konuda yakalanabilinmesi için daha fazla bağımsızlık çalışması yapılması gerekmektedir.
Bağımsızlığın önemli göstergelerinden olan başkanın atanmasına bakıldığında TCMB’ nin başkanının 5 yılda bir ve tekrar seçilebilecek şekilde, FED’ in başkanının ise, yeniden seçilebilmek kaydıyla 4 yılda bir atanabileceği görülmektedir. FED’ in 87 yıllık tarihinde 13 Başkan görev yapmışken, TCMB’ nin 70 yıllık tarihinde ise 18 Başkan görev yapmıştır (ÖZTÜRK ve EŞSİZ, 2012:79). Böyle bir durumun gerçekleşmesinde, geçmişte Türkiye’ de zaman zaman merkez bankası başkanları ile hükümetler arasında yaşanan sürtüşmeler etkili olmuştur. Çoğu zaman siyasal baskılar üstün çıkmıştır. Merkez bankası başkanları bankanın saygınlığını yıpratmamak için istifa etmek zorunda kalmışlardır. Başkanların görev süreleri, politik baskıların arttığı dönemlerde oldukça kısa süreli olmuştur (AKYAZI, 2001c:15).
Daha önce bahsedildiği üzere, merkez bankalarının başkanlarının değişim sıklığının fazla olması bağımsızlığı azaltan bir unsurdur. TCMB’ nin 70 yıllık bir süre içerisinde 18 başkan değişmesi bu konuda TCMB’ nin bağımsızlığının FED’ e göre zayıf kaldığını göstermektedir. Bunu merkez bankasının bağımsızlığı üzerine yapılan birçok çalışmada görmek mümkündür. Nitekim Cukierman, Webb ve Neyapti (1992), Alesina ve Summers (1993) , Posen (1995) ve Pollard (1992) gibi araştırmacıların yapmış olduklar çalışmalarda FED’ in, en yüksek bağımsızlığa sahip merkez bankaları arasında yer aldığı ortaya konmuştur. TCMB ise, özellikle Cukierman, Webb ve Neyapti’ nin (1992) çalışmasında yasal bağımsızlık açısından araştırmaya konu olan 72 ülke arasında ilk 10 merkez bankası arasına girmişken, gerçek bağımsızlığın temsilcisi olan merkez bankası başkanlarının değişim sıklığına göre bağımsızlık derecelendirilmesinde son 10 merkez bankası arasında yer alabilmiştir (AKYAZI, 2001c:14).
Sonuçta, TCMB’ nin bağımsızlığının arttırılması için bazı girişimler yapılmıştır. Bunun sonucunda TCMB’ nin bağımsızlığında da belli bir artış meydana gelmiştir. Fakat FED ile karşılaştırıldığında bağımsızlığın derecesinin biraz düşük kaldığı düşünülmektedir.
 3.2.2. TCMB’ nin ECB İle Karşılaştırılması
Avrupa Merkez Bankası olan ECB’ nin bağımsızlığı TCMB’ ye göre çok farklı bir sürecin sonucudur. ECB’ nin kurulması Avrupa’ nın siyasal ve ekonomik bütünleşmesinin bir sonucudur. İktisadi olarak ifade edersek, Avrupa’ nın parasal birliğinin nihai aşaması olarak bakılabilir. ECB’ nin temelleri Maastricht Kriterleri ile atılmıştır. 1 Ocak 2002 tarihinde de tek paraya geçilmesi ile süreç tamamlanmıştır. 1993 – 1995 yılları arasında Avrupa ülkeleri merkez bankalarını düzenlediler. ECB kuruluncaya kadar bu bankalar fiyat istikrarına odaklandılar. 1995 yılından itibaren Avrupa Birliği’ ndeki ülkelerin merkez bankaları bağımsızlıklarını bırakma kararı aldılar ve ECB’ yi oluşturmak için Avrupa Para Enstitüsü kuruldu (BAYDUR ve SÜSLÜ, 2007:54-55). Avrupa Para Enstitüsünün 1 Temmuz 1998 tarihinden itibaren görevlerini devretmesiyle ECB resmen faaliyete geçmiştir (ÖZTÜRK ve EŞSİZ, 2012:74).
ECB sistemi kurulurken politika yapıcılarının AB’ den ve üye ülkelerin hükümetlerinden bağımsız olması sağlanmıştır. Ayrıca Maastricht Antlaşması sadece ECB’ nin bağımsızlığını garanti etmemekte aynı zamanda ulusal merkez bankalarının Euro sisteme katılmaları için bağımsız olmalarını ön koşul olarak istemektedir (ÖZTÜRK ve EŞSİZ, 2012:77). ECB’ nin bağımsızlığa ne kadar fazla önem verdiği buradan da anlaşılmaktadır.
ECB’ nin bağımsızlığı, banka kurulurken kanunlarla belirlenerek sağlam temellere oturtulmuştur. TCMB’ nin bağımsızlığı ise, 2001 yılında yürürlüğe giren 4651 Sayılı Kanun ile kabul edilebilir bir seviyeye getirilmiştir. Buna göre, ECB yetkilerini kullanırken ve görevlerini yerine getirirken hiçbir kuruluştan ve karar organından talimat almamaktadır (ALTUNTAŞ, 2012:80). Aynı şekilde TCMB da 2001′ de çıkan kanun ile banka işlerine dışarıdan müdahale edilmesinin önüne geçmiştir. Böylece TCMB’ nın bağımsızlığı ECB’ ye yaklaştırılmıştır.
Merkez bankalarının başkanlarının değişme sıklığına bakıldığında, ECB’ de başkan tekrar seçilemeyecek şekilde 8 yılda bir atanmaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi TCMB’ nin başkanı ise, 5 yılda bir ve tekrar seçilebilecek şekilde atanmaktadır (ÖZTÜRK ve EŞSİZ, 2012:79). Uzun başkanlık süreleri bağımsızlığı arttırdığına göre ECB’ nin bu konuda TCMB’ den daha bağımsız olduğu söylenebilir.
Baydur ve Süslü’ nün ECB ile TCMB’ nin bağımsızlıklarını karşılaştırdıkları çalışmada ECB’ nin bağımsızlığı ile TCMB’ nın bağımsızlığının oldukça yakın olduğu gözlenmiştir. Bunun nedeni olarak ise, TCMB’ nin Avrupa Biriliği uyum sürecinde olması gösterilmiştir (ÖZTÜRK ve EŞSİZ, 2012:80). Yani, Türkiye’ nin AB’ ye üye olmak istemesi ve bu nedenle kendi kanunlarını AB kriterlerine uyumlaştırmaya çalışması TCMB’ nın bağımsızlığını da artırıcı bir etki oluşturmaktadır.
SONUÇ
Merkez bankaları kar amacıyla hareket etmeyen, temel amacı fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmek olan ve para politikalarının düzenlenmesinde ve uygulanmasında tek yetkili olan kurumlardır. Merkez bankalarının bunun gibi daha birçok görevi vardır. Günümüzde gelinen noktada ise, merkez bankaları üstlendikleri bu görevler ile daha kilit bir rol oynamaktadır. Bu nedenlerden dolayı son yıllarda birçok ülkede merkez bankalarına bağımsızlık kazandırılması gerektiği fikri benimsenmiştir.
Bağımsızlıktan anlaşılması gereken, bankanın belirlenen hedeflere ulaşmak üzere hiçbir baskıya ve müdahaleye maruz kalmadan, kendi sorumluluğunda bulundurduğu, bu konuda tek yetkili olduğu para politikasını yürütebilme yeteneğidir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, merkez bankası bağımsızlığı hükümetten tamamıyla bağımsız olduğu anlamına gelmemektedir. Günümüzde merkez bankaları enflasyon hedefini belirlerken bunu hükümetle birlikte yaparlar. Çünkü daha sonradan hükümetin uyguladığı maliye politikası ile kendilerinin uyguladığı para politikalarının çakışmasını istemezler. Bu iki politika koordineli bir şekilde yürütüldüğü takdirde istenilen sonuçlara ulaşılabilecektir.
Merkez bankası bağımsızlığını ifade eden çok sayıda bağımsızlık türü vardır. Önemli olan merkez bankasının hem yasal hem de fiili bağımsızlığının sağlanmasıdır. Yasal bağımsızlık; bankanın yasadan gelen bağımsızlığını ifade etmektedir. Fiili bağımsızlık; merkez bankasına verilen yasal bağımsızlığın ne oranda kullanıldığını göstermektedir. TCMB üzerine yapılan araştırmalarda, TCMB yasal yönden oldukça yüksek bir bağımsızlığa sahiptir, hatta en bağımsız 10 merkez bankası arasına girmiştir. Fakat TCMB’ nin fiili bağımsızlığına bakıldığında ise, yasal bağımsızlığın aksine fiili bağımsızlık çok düşük bir seviyede gerçekleşmektedir. Neyse ki, 2001 yılında yürürlüğe giren 4651 Sayılı Kanun ile TCMB’ nin yasal açıdan daha bağımsız hale getirilmesi sağlanmış ve fiili bağımsızlığında arttırılması hedeflenmiştir.
Merkez bankasının bağımsızlığı için hesapverebilirlik, şeffaflık ve denetim gibi sağlanması gereken ön koşullar mevcuttur. TCMB bu koşulları sağlamak için resmi internet sitesinde para politikası raporları, enflasyon raporları, bağımsız denetim kurulu raporları ve çeşitli anketler yayınlamakta ve bu sayede hesapverebilirliğini ve şeffaflığını arttırmaktadır. Bu koşulları sağlayan bir merkez bankası piyasada güvenilir bir konuma gelir. Bu da merkez bankalarının temel amacı olan fiyat istikrarının sağlanmasını daha kolay bir hale getirmektedir.
Merkez bankalarının bağımsızlığını ölçmeye yönelik çalışmalar da bağımsızlık konusunda epey bir bilgi sahibi olmamızı sağlamaktadır. Yapılan bazı çalışmalar ve ulaşılan sonuçlar aşağıda görülmektedir.
1- Bade ve Parkin, on iki sanayileşmiş ülke için 1972 – 1986 yıllarındaki resmi verileri inceleyerek politik bağımsızlığı geliştirmişlerdir. Merkez bankasının politik bağımsızlığı ile enflasyon arasında anlamlı negatif bir ilişki bulmuşlardır.
2- Alesina, 1988 yılında Bade ve Parkin’ den yararlandığı çalışmasında ülke sayısını on altıya çıkararak, politik bağımsızlığı incelemiştir. Alesina da aynı Bade ve Parkin gibi merkez bankası bağımsızlığı ile enflasyon arasında negatif korelasyon bulunduğunu ortaya koymaktadır.
3- Grilli, Masciandaro ve Tabellini (1991) çalışmalarında, on sekiz sanayileşmiş ülke için 1950 – 1989 yılları arasındaki dönemi kapsayan, merkez bankalarının politik ve ekonomik bağımsızlıklarına dayanan endeks geliştirmişlerdir. Yazarların bulguları önceki çalışmalara benzer bir şekilde, enflasyon ile bağımsızlık arasında negatif bir ilişkinin varlığını ortaya koymaktadır.
4-  Cukierman, Webb ve Neyapti (1992) ise, 1950 – 1989 dönemi itibariyle 21′ i gelişmiş 51′ i gelişmekte olan 72 ülkeyi kapsayan bir araştırma ile merkez bankalarının bağımsızlığını ölçmeye çalışmışlardır. Yazarlar gelişmiş ve gelişmekte olan ülke tiplerine göre farklı sonuçlara ulaşmışlardır. Gelişmiş ülkelerde, yasal bağımsızlık ile enflasyon arasında negatif bir korelasyon bulmuşlardır. Gelişmekte olan ülkelerde ise, anlamlı bir ilişkiye rastlanmamıştır.
Merkez bankası bağımsızlığını ölçmeye yönelik yapılan çalışmaların çoğunda, merkez bankası bağımsızlığı ile enflasyon arasına negatif ilişki bulunmuştur. Yani, bağımsız bir merkez bankasının enflasyonu düşürmede etkili olacağı belirtilmektedir. Merkez bankası bağımsızlığının büyüme ile olan ilişkisini tespit edebilmek için de çalışmalar yapılmıştır. Ancak bu konuda çalışma yapan iktisatçılar merkez bankası bağımsızlığı ile büyüme arasında bir ilişkinin olmadığı hususunda uzlaşmaktadırlar.

Merkez bankası bağımsızlığının bütçe açığı ile olan ilişkisinde ise, kamu finansman açıklarının merkez bankası kaynaklarıyla finanse edilmesi en kritik noktayı oluşturmaktadır. Hükümetin bütçe açıklarını merkez bankası kaynaklarıyla kapatmaya çalışması, bankanın bağımsızlığının azalmasına neden olurken aynı zamanda ekonomide enflasyon çıkmasına neden olmaktadır. Merkez bankalarının birinci amacı ekonomide fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmek iken, hükümetin bütçe açıklarını merkez bankası kaynaklarını kullanarak kapatması birbirine ters düşen uygulamalardır. Bu yüzden, bu konuda merkez bankası bağımsızlığının sağlanması önem taşımaktadır.
Bütçe açığı ile merkez bankası bağımsızlığı arasındaki çalışmalara bakıldığında, iki değişken arasında açık bir ilişkinin gözlemlendiğini söylemek zordur. Bu konuda araştırma yapan iktisatçılar birbirlerinden farklı sonuçlara ulaşmışlarsa da genel olarak bağımsızlık ile bütçe açığı arasında negatif bir ilişkinin bulunduğuna inanılmaktadır. Günümüzde de bu algının devam ettiğini düşünmekle birlikte bizde bu görüşe katılmaktayız.
Merkez bankası bağımsızlığının bu kadar önemli olduğu anlatılmakla birlikte, TCMB’ nin bağımsızlığının hangi noktada olduğunun belirlenmesi için diğer ülke merkez bankaları ile karşılaştırılması bize bu konuda bilgi vermektedir. FED, dünya merkez bankaları içerisinde en bağımsız olanlardan biridir. Bunu yapılan çalışmalardan da görmek mümkündür. TCMB ise, kuruluş aşamasında bağımsızlığı gözetilerek kurulmuş olsa da, gerek Osmanlı’ dan Türkiye’ ye kalan yükümlülükler gerek ekonomik şartların zorluğu ve siyasilerin tutumu bağımsızlığa darbe vurmuştur. Ekonomide gelinen noktada enflasyon kronikleşmiş bir hal almıştır. Neyse ki, 2001 yılında yürürlüğe giren yasa ile TCMB’ nin bağımsızlığı kabul edilebilir seviyelere yükseltilmiştir. Fakat en bağımsız merkez bankalarından biri olan FED’ in bulunduğu düzeylere gelebilmek için TCMB’ ye daha fazla bağımsızlık verilmelidir.
TCMB’ nin bağımsızlığı ECB ile karşılaştırıldığında konuya daha ılımlı bakmak mümkündür. Kuşkusuz ECB’ de en bağımsız merkez bankalarından biridir. Ancak Türkiye’ nin AB’ye üye olmak istemesi ve buna göre kendi kanunlarını AB’ nin kriterlerine uyumlaştırması TCMB’ nin bağımsızlığını ECB’ ye yaklaştırmaktadır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz, merkez bankasına bağımsızlığın kazandırılması enflasyonun düşürülmesinde etkili olmaktadır. Ancak bağımsızlık bu konuda tek başına yeterli olmamaktadır. Bağımsızlığın yanında, hükümetin maliye politikalarıyla merkez bankası politikalarını desteklemesi, kamuoyunun desteğinin olması, merkez bankasının enflasyonu düşürebileceğine inanılması yani, merkez bankası politikalarına güvenilmesi gerekmektedir.
KAYNAKLAR
AKYAZI, Haydar: Para Kurulu ve Türkiye’de Uygulanabilirliği Üzerine Bir Araştırma, Türkiye Bankalar Birliği, İstanbul, 1999a.
AKYAZI, Haydar: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) Önemsenmeyen Bağımsızlığı, İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt: 22, Sayı: 2, Temmuz 2008b.
AKYAZI, Haydar: TC Merkez Bankası İle Federal Rezerv Sisteminin (FED) Karşılaştırması, Bankacılar Dergisi, Sayı: 36, 2001c.
ALTINTAŞ, Halil ve TABAN, Sami: Gelişmekte Olan Ülkelerde Merkez Bankası Bağımsızlığı: Karşılaşılan Güçlükler ve Sınırlamalar, Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt: 21, Sayı: 2, 2002.
ALTUNTAŞ, Özgür: Merkez Bankası Bağımsızlığı: Avrupa Merkez Bankası ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Karşılaştırması, Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 12, 2012.
ARSLAN, Özlem: Avrupa Birliği’ni Oluşturan Ülkelerde Merkez Bankası Bağımsızlığı, Enflasyon ve Diğer Makro Ekonomik Büyüklükler Arasındaki İlişkiler: 1980 – 2001 Dönemi, Uzmanlık Yeterlilik Tezi, Ankara, Eylül 2003.
BARIŞIK, Salih: Merkez Bankası Bağımsızlığı Makroekonomik Etkileri ve 2001 Tarihli TCMB Kanununun Yansımaları, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 2004.
BAYDUR, Mehmet ve SÜSLÜ Bora: Avrupa Merkez Bankası İle TCMB’nin Bağımsızlıklarının Karşılaştırılması ve Ekonomiye Etkileri, Yönetim ve Ekonomi, Cilt: 14, Sayı: 1, 2007.
BERUMENT, Hakan ve NEYAPTI Bilin: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Ne Kadar Bağımsız? , 2000.
CESUR, Fatma: Neden Bağımsız Bir Merkez Bankası, Trakya Üniversitesi, t.y.
DEMİRGİL, Hakan: Merkez Bankası Bağımsızlığı ve Makroekonomik Performans: TCMB Örneği, Sosyo Ekonomi, 2011.
DOĞRU, Bülent: Merkez Bankası Bağımsızlığının Çıktı Açığına Etkisi: Türkiye Örneği, Dumlupınar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 35, Ocak 2013a.
DOĞRU, Bülent: Merkez Bankası Politikalarının Fiyat İstikrarı ve Diğer İktisadi Olgular Açısından Değerlendirilmesi ve Türkiye’de Enflasyon Hedeflemesi Örneği, Doktora Tezi, İstanbul 2012b.
DOĞRU, Bülent: Merkez Bankası Bağımsızlığının Dezenflasyonist Etkisi: Türkiye Üzerine Bir Uygulama, Ekonomi Bilimleri Dergisi, Cilt: 4, No: 1, 2012c.
ERARSLAN, Cemil: Para Politikası Güvenilirliği – Makroekonomik Performans İlişkisi: Seçilmiş Ülke Örnekleri Üzerine Ampirik Bir Analiz (1990 – 2007), Doktora Tezi, Kocaeli, 2009.
EROĞLU, Nadir ve ABDULLAYEV Anar: CWN Bağımsızlık Ölçütlerinin TCMB’ye Uygulanması, Doğuş Üniversitesi Dergisi,2005.
JAMANOV, Janat: İktisat Politika Uygulamalarında Bağımsız Merkez Bankacılığı ve Makroekonomik Performansın Değerlendirilmesi, Yüksek Lisans Tezi, 2004.
KAYKUSUZ, Murat: Merkez Bankasının Bağımsızlığının Enflasyon Oranı Üzerinde Etkisi Var Mıdır? , Akademik Bakış Dergisi, Sayı: 36, Mayıs – Haziran 2013.
OKTAR, Suat: Merkez Bankasının Bağımsızlığı, Birinci Basım, Bilim Teknik Yayınevi, İstanbul,1996.

ÖZTÜRK, Salih ve EŞSİZ, Fatma Pınar: Merkez Bankacılığında Bağımsızlık, Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik Açısından Üç Merkez Bankası: FED, ECB, TCMB, Kafkas Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 4, 2012.
SÖZER, Çağıl: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Para Politikalarının Banka Bilançolarına Etkisi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2013.
YAZGAN, Arzu: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın Avrupa Merkez Bankaları Sistemi’ne Uyumu, Uzmanlık Yeterlilik Tezi, Ankara, Aralık 2003.
www.tcmb.gov.tr

4.05.2014

Türkiye’de İşsizlik | Emre Teber


GİRİŞ
İşsizlik sorunu tüm dünya ülkelerinde giderek büyüyen bir problem haline gelmiştir. Bu problem ekonomik, sosyal ve ahlaki sorun niteliği taşımaktadır. Bu nedenle ülkeler uyguladıkları genel ekonomi politikaları içerisinde istihdam ve işsizlik sorununa karşı ayrı bir dikkat ve özen göstererek politikalar üretmeli ve uygulamalıdırlar. Dünya ekonomilerinde, ekonomik ve finansal göstergeler açısından nihai hedef olarak belirlenen ekonomik büyüme rakamlarında iyileşmeler gözlenmesine rağmen işsizlik oranlarında vahim

24.04.2014

Akıldışı Ama Öngörülebilir – Dan Ariely | Halit Uzan

Bölüm: 1 İzafiyet Hakkında Hakikat

“Neden Her Şey İzafi?”


İnsanların iki seçenek arsında karar vermesi çoğu zaman zordur ve bazen de sıkıcıdır. Karar verdirme aşamasında izafiyet teorisi çok muhteşem bir araçtır. Pazarlamacılar izafiyet teorisini insan davranışlarını etkilemek için kullandıklarında, insanlara sundukları seçenekler arasından, insanların talep eğilimini etkileyerek istedikleri herhangi bir seçeneği seçmelerini sağlayabilirler. Yani tüketicinin talep eğilimini

Dünyada Meydana Gelen Başlıca İktisadi Krizlerin Analizi ve Bu Krizlere Başlıca İktisadi Okulların Getirdiği Çözüm Yaklaşımları

Tez Sahipleri
MURAT KAHRAMAN,HÜLYA SAĞIR,BAHAR UZUN,YAVUZ BİLGİÇ,CELİL CENGİZ,MUSTAFA İNCEGİL,ESRA ULUSOY,MERVE YAĞCI


GİRİŞ

Bu çalışmanın amacı, başlıca iktisadi krizlere başlıca iktisat okullarının çözüm yaklaşımı üzerine değerlendirilmeleridir. Bu  değerlendirmeler  yapılırken öncelikli  olarak 1873 krizi, 1929 Ekonomik buhranı, 1970’ lerde ortaya çıkan petrol krizi ve son olarak 2008 finansal krizi üzerinde durulmuştur. krizlerin ortaya çıkışı nedenleri  yayılması ve sonuçları tek tek incelenerek ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Daha sonra bu

Gelişmekte Olan Ülkelerde Yoksulluk | Kerem Yıldız


KISALTMALAR LİSTESİ
A.G.E: Adı Geçen Eser
AGÜ: Az Gelişmiş Ülkeler
BYKP: Beş Yıllık Kalkınma Planı
DPT: Devlet Planlama Teşkilatı
DSÖ: Dünya Sağlık Örgütü
FAO: Gıda ve Tarım Örgütü
GSYİH: Gayri Safi Yurt İçi Hasıla
HDI: İnsani Gelişme Endeksi
HIPC: Yüksek Borçlu Ülkeler
HPI: İnsani Yoksulluk Endeksi
IMF: Uluslararası Para Fonu

Türiye’de Son 10 Yılda Alkol Tüketimine Konulan Sınırlamalar | Abdullah Üçar


Tek Ekonomi Çok Reçete – Dani Rodrik | Tuğba Başustaoğlu

Doğal İktisat – Robert H. Frank | Tuğba Ünver

1980 Sonrası Türkiye’de Cari Açık Sorunları ve Çözüm Önerileri | Ahmet Sabri Koyun

Kayıtdışı Ekonomi | Seda Ertürk


GİRİŞ

Ekonomi bilimi, insanların yaşamlarını devam ettirebilmek için gereksinim duydukları yiyecek, giyecek, barınak ve diğer mal ve hizmetleri nasıl elde edecekleri, daha iyi bir yaşam standardını nasıl sağlayacakları konularını inceler.
Kayıtdışı ekonominin çalışma hayatına yansıması olarak kabul edilen kayıtdışı istihdam çalışanların ilgili kamu kurum veya kuruluşuna hiç bildirilmemesi ya da eksik bildirilmesidir. Kayıtdışı ekonomi ile ilgili olduğu gibi kayıtdışı istihdam ile ilgili oranlar yüksek olup ülke ekonomisini olumsuz etkilemektedir.
Kayıtdışı ekonomik faaliyetler literatüre 1970’li yıllardan sonra girmiştir.1980’li yıllardan sonra kayıtdışı ekonomi ile birlikte kayıtdışı istihdam uluslar arası bir olgu olarak kabul edilmiştir.
Kayıt dışı ekonomik faaliyetlerin ölçülmesi zor olsa da mevcut durumu değerlendirmek ve çalışmalara ışık tutması açısından, değişik yöntemlerle tahmin edilmeye çalışılmaktadır. Türkiye’de kayıtdışı istihdamın %40’ların üzerinde seyretmesi durumun önemini ortaya koymuş ve çözüm yolları aranmaya başlanmıştır. Türkiye ekonomisinin gelişmesinin önünde bir engel olarak duran kayıt dışı istihdam konusunun boyutunun belirlenmesi ve çözüm önerilerinin getirilmesi önem arz etmektedir.
Bu kapsamda çalışma dört bölümden oluşmaktadır.
Çalışmanın birinci bölümünde kayıt dışı ekonomi kavramına bir giriş yapılmış, kayıtdışı ekonomin çeşitleri açıklanarak kayıtdışı ekonominin genel özellikleri ve kayıtdışı ekonominin karapara ile ilişkisi anlatılmıştır.
İkinci bölümde kayıtdışı ekonominin neden olan faktörler anlatılmış ve kayıtdışı ekonominin ölçüm yöntemleri sınıflandırılarak açıklanmıştır.
Üçüncü bölümde kayıtdışı ekonominin boyutu ve kayıtdışı ekonominin olumlu ve olumsuz sonuçları sınıflandırılarak değerlendirilmiştir.
Dördüncü ve son bölümde bölümde ise Türkiye’de kayıtdışı ekonominin ortaya çıkma nedenleri açıklanmış ve sonuç olarak stretejiler açıklanmaya çalışılmıştır.
BİRİNCİ BÖLÜM
1.1.Kayıtdışı Ekonominin Tanımı
Literatürde “kayıtdışı ekonomi” kavramı farklı kaynaklarda farklı şekillerde ifade edilmeye çalışılmaktadır. Tanım farklılıkları nedeniyle “kayıtdışı ekonomi” terimi için çok farklı isimler kullanılmaktadır. Bunlardan başlıcaları; yer altı (underground) ekonomisi, yasadışı (illegal) ekonomi, marjinal (marginal) ekonomi, gizli (hidden) ekonomi, resmi olmayan (unofficial) ekonomi, gölge (shadow) ekonomi, kayıtlı olmayan (unrecorded) ekonomi, düzensiz (irregular) ekonomi, enformel (informal) ekonomi, paralel ekonomi, görünmeyen (invisible) ekonomi vs. gibi birçok kelime ile ifade edilen terimlerdir. Birçok dil de en sık olarak kullanılan terim, kara (black) ekonomi terimidir.
İsimlerin her biri belli konuları ve faaliyetleri kapsamakta olup, hepsinin ortak özelliği egemen üretim biçimine göre yerine getirilmesi yasal, vergisel ve toplumsal zorunlulukların tümüyle ya da kısmen yerine getirilmemesine yönelik faaliyetler olmalarıdır. (ÇİLOĞLU, 1998: 12)
Ekonomik faaliyetlerin fiilen gerçekleşmiş olmasına rağmen bu faaliyetlerle ilgili kayıtların tutulmaması olarak nitelendirilen kayıtdışı ekonomi, kamu idarelerinin denetimi dışında kalan her türlü ekonomik işlem ve faaliyetlerdir. Diğer bir ifadeyle, kayıtdışı ekonomi normal kurallar çerçevesinde kontrol edilemeyen ve milli gelir hesaplamalarında dikkate alınmayan ekonomik işlem ve faaliyetlerin tamamıdır. “genel olarak bir tanım yapmak gerekirse, kayıtdışı ekonomi gayrisafi gelir hesaplarını elde etmede kullanılan bilinen istatistik yöntemlerine göre tahmin edilemeyen ve gelir yaratıcı ekonomik faaliyetlerin tümüdür.” (DERDİYOK, 1993: 54)
Kayıtdışı ekonomi kavramı yerine; yer altı ekonomisi, gayri resmi ekonomi, gizli ekonomi, saklı ekonomi, paralel ekonomi, faturasız ekonomi, görünmez ekonomi, marjinal ekonomi, gölge ekonomi, kayıp ekonomi ve vergisiz ekonomi gibi kavramlar da kullanılmaktadır. “vergisel anlamda ise kayıtdısı ekonomi, vergi kaçırma ve vergiden kaçınma güdüsü ile vergi idaresinin bilgi alanı dışında bırakılmış faaliyetler bütünüdür.” (ALTUĞ, 1994a: 15)

Kayıtdışı ekonominin 1970’lerin sonunda yayılan ve yayıldığında önemli etkiler bırakan birkaç makale ile hızla gündeme geldiği söylense de, konuya ilişkin ilk ekonomik araştırmalar 1940’lı yılların başlarına rastlar. Ancak asıl bilimsel ilgiyi Gutmann’nın 1977’de yayınlanan makalesi ile çekmeye başlamıştır. Bu nedenle 1980’lere kadar kayıtdışı ekonomi uluslararası bir olgu olarak kabul edilmemiştir. Kayıtdışı ekonomiye ilişkin ilk uluslararası konferans 1983’ de Almanya’nın Bielefeld eyaletinde yapılmıştır. Tanımsa sorunlar konusunda genel ilkelere varmak, konferansın temel amaçlarından biri olmasına rağmen katılımcılar bir konsensüse varamamışlar ve çok farklı tanımlamalar kullanılmıştır.  (ÇETİNTAŞ, 2003: 4)
Bir ekonomik faaliyetler,faturasız alış-veriş, haksız yere muafiyet, indirim ya da sübvansiyonlardan faydalanma, vergi kaçakçılığı, sigortasız çalışma, ikinci bir işte çalışma, kaçakçılık, uyuşturucu ticareti gibi gayri kanuni işler olabileceği gibi: karşılığında ücret ve para alınan buna mukabil herhangi bir kanuni belge verilmeyen her türlü yardım vb. işleri de kapsamaktadır.
Özetle, en geniş anlamıyla kayıtdışı ekonomi, resmi istatistiklere yansımayan yasal-yasa dışı bütün üretim faaliyetlerini kapsar. Burada üretim kavramının sınırı, kumar uyuşturucu ticareti gibi ( yasa dışı da olsa) ekonomik değer yaratan faaliyetleri, paranın değişim aracı olarak kullanılmadığı mal veya hizmet değişimini ve üreticinin kendi tüketimi için ürettiği mal ve hizmetleri kapsarken, hırsızlık ve gasp gibi ekonomi de katma değer yaratmayan faaliyetleri kapsamaz. (ÇETİNTAŞ, s15-16)
1.2.Kayıtdışı Ekonominin Çeşitleri
Kayıtdışı ekonomi kapsamı içerisinde yer alan ve birbirinden farklılık gösteren unsurlar, gelir elde edenler açısından üç grupta toplanabilirler. (AYDEMİR, 1995: 11)
Bunlar;
  • Yeraltı Ekonomisi ( Yasadışı Faaliyetler)
  • Yarı Kayıtlı Ekonomi
  • Kayıtlara Hiç Girmeyen Ekonomi
Yukarıda sayılan üç unsurun ortak özelliği; gelir elde edenlerin, elde ettikleri gerçek gelirlerinin bir kısmını veya tamamını kayda geçirmiyor ve bu gelirler üzerinden de ödemesi gerekenden daha az vergi ödüyor veya hiç vergi ödemiyor olmalarıdır.
1.2.1. Yer altı Ekonomisi (Yasadışı Faaliyetler)
Resmi kayıtlara girmeyen ve belgelendirilmeyen yasal ya da yasaldışı faaliyetler, kayıtdışı ekonomi olarak nitelendirilmektedir. Bu ekonomin bir kesimini oluşturan yer altı ekonomisi, başta uyuşturucu kaçakçılığı olmak üzere, muazzam gelirler, yani kara para yada kirli para doğuran, birçok suç içerir. Bu faaliyetler ise genel de, örgütlü ve gelirleri de nakit formundadır. (MALİYE TEFTİŞ KURULU VE ANKARA ÜNİV. S.B.F. ORTAK ÇALIŞMASI, 2003)
ABD gibi gelişmiş ülkelerde faaliyetler daha çok yasadışılık taşıdığından konuya yönelik çalışmalarda “yer altı ekonomisi (underground economy)” şeklinde isimlendirme yaygın olarak kullanılmaktadır.
Kısaca yer altı ekonomisi, toplumun zararlı ve gayri ahlaki gördüğü, kanunla yasaklanmış olan faaliyetler olarak tanımlanabilir. Daha çok kamu düzenini ilgilendirmesi nedeniyle devletin güvenlik güçlerinin uğraşması alanına giren bu faaliyetler arasında silah, uyuşturucu, kıymetli maden ve tarihi eser kaçakçılığı, sahte pasaport, kalpazanlık, vize ticareti, gayri yasal iş takibi, çek-senet tahsilatı, organ ticareti, tefecilik ve rüşvet gibi faaliyetler girmektedir.
Bu yasaldışı faaliyetlerden elde edilen gelire ‘karapara’, bu paraya yasal bir kazanç görünümü kazandırılmasına ise ‘karaparanın aklanması’ denir. Birçok ülke de karaparanın aklanması fiili suç sayılmakta ve fiilin önlenmesi için müdahale edilmektedir.
Yer altı ekonomisi ile mücadele de güdülen amaç, söz konusu yasadışı faliyetlerden sağlanan gelirden vergi alınması değil, yasadışı faaliyetin tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Zira yer altı faaliyetleri kanunen yasaklanmış olduğundan bu faaliyetleri önüne geçilmesi halinde herhangi bir vergi geliri sağlama imkanı bulunmamaktadır. Bu bağlamda kayıtdışı ekonominin bir unsuru olan ve milli gelirin doğru hesaplanması bakımından büyük önem taşıyan yasadışı ekonomik faaliyetleri, vergi tabanının belirlenmesine yönelik politikalarda anlamlı bir parametre olarak dikkate almak doğru değildir.

Kayıtdışı ekonominin boyutları, yer altı ekonomisini de kapsayacak biçimde genişletildiğinde, bu alan ölçümündeki aşırı zorluklar ve hatta olanaksızlıklara bağlı olarak, sonuçların geçerliliği daha da zayıflamaktadır. (ÖNDER, 2000-2001: 23-24)
Yapılan bu çalışmada da kayıtdışı ekonominin yasadışı boyutuna ana hatlarıyla değinilmekte, çalışmanın asıl ağırlığını kayıtdışılığın yasal faaliyetler (yarı kayıtlı ve kayıtlara hiç girmeyen faaliyetler) boyutunu oluşturmaktadır.
1.2.2. Yarı Kayıtlı Ekonomi
Kayıtdışı ekonominin en geniş kitlesi olduğu düşünülen yarı kayıtlı ekonomi içerisinde  faaliyetleri yasal olup, kendileri de kayıtlı olan, ancak gelirlerinin büyük bir kısmı kanuni istisna veya muafiyet uygulamalarıyla ya da gerçek usul dışında vergilendirilmeleri vb. nedeniyle kayıt dışında kalan kesim ile faaliyetlerinin bir kısmını ya da tamamını yasalara aykırı şekilde kayıt dışında tutan kesim yer almaktadır.
Bu durumda yarı ekonomi terimiyle bahsedilen faaliyetler iki ana grup halinde incelenebilir. Bunlar:
  • Gelirlerin Yasal Olarak Kayıtdışında Bırakılması
  • Gelirlerin Yasalara  Aykırı Olarak Kayıtdışına Çıkarılması’dır. ( belge ve kayıt düzenine uyulmaz)
1.2.2.1. Gelirlerin Yasal Olarak Kayıtdışında Bırakılması
Genellikle sosyal ve iktisadi nedenlerle, kanunen ödenecek verginin daha önceden ve gelirden bağımsız olarak belirlendiği mükellef kesimi kayıtdışının bu grubunu oluşturmaktadır. Söz konusu mükellefler bu şekilde elde etmiş oldukları kazançlar sonucunda ödemeleri gereken vergiyi yasal olarak kayıtdışında tutmuş olmaktadırlar.
Bu kesimin içinde, yasal düzenlemelerle istisna tutulan, muafiyet tanınan ya da gerçek usul dışında vergilendirilen mükellefler girmektedir. Bu mükelleflerin önemli bir bölümü gerçekten de düşük gelir düzeyinde ki insanlardan oluşmaktadır. Ancak yine de kayıtdışı ekonominin ihmal edilemeyecek boyuttaki unsurlarını teşkil etmektedir.

Gerçek usulde vergilendirilmeyen gelir vergisi mükelleflerinin kayıtdışı ekonomiye iki şekilde katkıları bulunmaktadır. Birincisi, bunlar kendi elde ettikleri gelirleri kayırlara sokmadıkları için ciddi bir şekilde vergi kaybına neden olmaktadır. İkincisi ve daha da önemlisi ise ekonomik ilişki içerisinde bulundukları kayıtlı sektörlerden belge almayarak, belge düzenine zarar vermekte ve bunun sonucunda ise iş ilişkisi içerisinde bulundukları kesimleri de kayıtdışına sevk etmektedir. (ŞENGÜL, 1997: 15)
1.2.2.2.Gelirlerin Yasalara Aykırı Olarak Kayıtdışına Çıkarılması
Bu gruba giren mükellef kesimleri, faaliyetlerinin bir kısmını veya tamamını daha az vergi ödemek ya da hiç ödememek amacıyla kayıt dışında tutmaktadırlar. Söz konusu mükellefler hemen hemen her sektörde faaliyet gösterirken, kayıtdışılığın boyutlarını aslında sektörün kendi özel yapısı belirlemektedir. Bazı sektörler de yürütülen faaliyetlerin, yapıları gereği tespiti ve denetlenmesi çok güç olduğu için daha kolay kayıtdışında kalabilmektedir.
Ekonomik hayatı gözlemleyen herkesin, üzerinde fikir birliği ettiği ve gelirlerin önemli bir kısmını kayıtlara geçirmediği ve yeterince vergi ödemedikleri genel kabul gören iş kolları aşağıdaki şekilde sıralanabilir.
  • Gerçek gelirleri daha yüksek olamasına karşın, kendilerini hayat standardı üzerinden ödenen vergiye endekslenmiş olan serbest meslek erbabı (doktorlar, avukatlar ve muhasebeciler)
  • Kereste ve mobilya ticareti yapanlar,
  • Oto galerileri, kum ocakları, emlak komisyonları,
  • Kaçak olarak yurda giren demir ve akaryakıt ticareti ile uğraşanlar,
  • Kuyumcular, döviz büroları, özel sektörde çalışan ve yüksek ücret alan ücretliler, özel inşaat yapan müteahhitler,
  • Proje büroları, tekstil-iplik piyasalarında çalışanlar, gayrimenkul kiraya verenler, spot piyasasında dayanıklı tüketim malları ve elektronik cihaz ticareti yapanlar,
  • Küçük sanayi bölgelerinde oto tamir-bakımı yapanlar ve oto yedek parçası satanlar,
  • Sahte ve muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge ( naylon fatura) düzenleyenler,
  • Tarımsal ürünleri alıp-satanlar,
  • Eğlence hizmeti veren yerler ve bu iş yerlerinde çalışanlar,
  • Turizme yönelik hizmet işlemleri ve hediyelik eşya satan işyerleri
(AYDEMİR, TY, s. 16,17.18)
Ancak burada belirtmek gerekir ki yukarıda sayılan sektörlerde faaliyet gösterenlerin büyük çoğunluğunun, gelirlerinin büyük bir kısmının gizleme eğiliminde olmalarına karşın, söz konusu sektörlerde vergisini tam ödeyen dürüst mükelleflerinde bulunduğu bir gerçektir.
Kolay denetlenebilir olan sektörlerin faaliyetlerinin her aşamasında belirli yaptırımlarının uygulanması sonucu kayıtdışılığın önüne geçilebilirken, denetimin zor olduğu sektörler de kayıtdışı çalışma, kişiler tarafından bir avantaj olarak görülmektedir.
Dolayısıyla bu sektörlerde faaliyet gösterenler, gelirlerinin büyük bir kısmının gizleme eğilimlerine girdiklerinden kayıtdışılığın önüne geçilmesinde güçlükler yaşanmaktadır.
1.2.3. Kayıtlara Hiç Girmeyen Ekonomi
Bu gruba giren kimselerin yaptıkları faaliyetlerin yasal olmasına karşın, vergi idaresinde mükellefiyet kayıtları bulunmamakta, dolayısıyla bu kimseler hiç vergi ödememektedirler. Genellikle gelişmekte olan ülkelerde görülen belge ve kayıt düzeni olmayan sektör tarafından gerçekleştirilen ekonomik faaliyetlere işportacılar, hamallar, kaldırımlarda otopark işletenler, jeton ve otobüs bileti satıcıları, evlerde oluşturulan küçük atölyelerde üretim yapanlar, evlerinde özel ders verenler, inşaat ve tarım işçileri, gezici, sebze-meyve satıcıları, canlı hayvan alım-satımı yapanlar, küçük çaplı tamir ve bakım işleriyle uğraşanlar örnek olarak verilebilir.
Ancak burada sayılan faaliyetlerin bütünü için bir genelleme yapmak yanlış olabilmekte, söz konusu meslekleri icra edenlerden istisna da olsa vergi mükellefi olanlar çıkabilmektedir.
Bu tür faaliyetleri genel olarak toplumsal yaşayışın istemi doğrultusunda ve sürekli bir işyeri açmaksızın ortaya çıkan faaliyetler olarak tanımlamak mümkündür. Genellikle bunlar küçük ve marjinal faaliyetler olarak görülmekle birlikte, içlerinden bir kısmı ekonomik olarak gerçekten etkili büyüklüğe sahiptir. Belediye haline uğramadan doğrudan semt pazarlarında yapılan sebze ve meyve ticareti küçümsenemeyecek boyutlardadır. Diğer yandan, ekonomik faaliyetler içerisinde önemli bir ağırlığa sahip olan inşaat sektöründe vergi dairesinin bilgisi dışında çalışan çok sayıda inşaat işçisinin varlığı ve bunların kazançları da ciddi boyutlara ulaşmaktadır. Ayrıca tarım sektöründe çalışan işçilerin yarattığı gelirin kavranabilmesi ve vergilendirilmesinde de büyük güçlükler bulunmaktadır. (AYDEMİR, TY. s 19)
Bu sektöre katılan işçiler, genellikle geçim sıkıntısı yüzünden kırsal kesimlerden kentlere göç eden insanlardan oluşmaktadır. Bu insanlar kar elde etmekten çok, ailelerinin ve kendilerinin hayatlarını devam ettirmeyi sağlayacak temel ihtiyaçların temin edilmesi amacıyla çok ağır koşullar altında, çok az ücretlerle çalışmaktadırlar. Kadın ve çocukları da içeren ve bu amaçla faaliyet gösteren gayri resmi sektör işçileri; işportacılık hamallık, gündelikçilik gibi günlük işlerde, düşük ücret karşılığı çok uzun saatler çalışırlar ve genellikle alt yapısı tamamlanmamış, birçok temel kamusal hizmetlerin ulaştırılamadığı gecekondularda yaşamaktadırlar. (ÖZÖTÜN, 1994: 2)
Milli gelir içindeki payı %60 civarında olan hizmetler sektörünün yarattığı istihdam önemli bir kısmı kayıtlı değildir. Denetimin zorluğu, yapılan işin niteliği ve işsizliğin kişileri sosyal güvenlik sisteminin dışında çalıştırmaya ittiği bir ortamın varlığı, tıpkı tarım sektöründe olduğu gibi hizmetler sektöründeki kayıtdışı çalışmayı önemli boyutlara ulaştırmıştır. (AYDEMİR, TY. s 19,20)
1.3. Kayıtdışı Ekonominin Genel Özellikleri
Kayıtdışı ekonomini terimi irdelendiğinde birçok nitelikleri bulunduğu gözükmektedir. Kayıtdışı ekonominin en belirgin özellikleri:
  • Yasalara Aykırı Olması
  • Vergi Dışı Bırakılma
  • Ölçüm Zorluğunun Bulunması
1.3.1. Yasalara Aykırı Olması
Kayıtdışı ekonominin tanımlanmasında yasalara uygunluk kriterinin gri bir alanda kaldığını belirtmiştir. (TOKMAN, 1992: 5)
Özellikle kayıtdışı ekonomiyi küresel üretim düzeninin yeniden yapılandırılması ve ademî merkeziyetçiliğin artması olarak kabul eden yaklaşıma göre, hiçbir ekonomik faaliyet yasalara tam olarak uyum göstermez. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde yasaların uygulamada birçok eksiklikler içermsi ve bürokratik işlemlerin uzunluğu, bireyleri tümü ile kayıtlı ve yasalara uygum ekonomik faaliyetlerden alıkoymaktadır. Bu nedenle işletmelerin birçoğu yasalara uygun olarak kayıt altına girerek ekonomik faaliyetlerine başlamakta ve fakat ekonomik faaliyetlerinde ‘gri bölgelerde’çalışarak kayıtdışı faaliyette bulunmaktadırlar.
Bir ülkede yürürlükte olan düzenlemelere göre ekonomik faaliyetlerin yasallığı/gayriyasallığı farklılık gösterebilmektedir. Buna göre kayda alınmayan, hukuksal olarak yasal olmayan her türlü faaliyet kayıtdışı ekonominin kapsamı içinde yer almaktadır. Ancak yasalara uygun olarak yapılan bazı faaliyetler için hukuki yön değil sadece ilgili faaliyetin ölçülememesi veya beyan dışı bırakılması önemlidir.
Kayıtdışı ekonomi her şeyden önce “nizamsızdır” yani hukuka dayanmamaktadır. Kayıtdışı faaliyet başlangıcından bitim aşamasına kadar hiçbir şekilde takip edilememekte, resmi idarenin bilgisi dışında kalmaktadır. Ekonomik faaliyetlerini kamu yönetiminden gizlemek suretiyle kayıtdışı ekonomik faaliyetlerinde bulunan işveren ve işçi, hatta mal ve hizmet satıcısıyla alıcısı, aralarındaki alışverişi düzenlemek üzere konulan yığınla kanuna boyun eğmekten kurtulma imkanına sahip olabilirler. Kayıtdışı istihdamda asgari ücret seviyesi, azami çalışma saati, ek bir işte çalışma yasağı, iş güvenliği, iş ve işçi sağlığı standartları ve ayrım gözetmeyen kurallar söz konusu olmamaktadır. Ayrıca, kayıtdışı çalışan işçi, kayıtlı ekonomilerde kamu yönetimi ve işçi sendikaları tarafından temin edilebilen ücretli tatil izni, hastalık izni, sağlık sigortası, yaşlılık, malullük ve emeklilik gibi çeşitli imkanlardan da faydalanamamaktadır. Kayıtdışı istihdam sağlayan işverenler; tüketici, çevre koruma ve ruhsat alma konularına ilişkin kanunları da göz ardı edebilmektedirler. (ALTUĞ, 1999: 2)

1.3.2. Vergi Dışı Bırakılması
Kayıtdışı ekonomik faaliyetler; vergi kanunlarıyla getirilmiş bir takım muafiyet ve istisnalarla yasal olarak vergi dışı bırakılmış olabileceği gibi, vergi kaçırma şeklinde yasadışı olarak da ortaya çıkabilmektedir. Kayıtdışı ekonominin varlığı, ülkedeki vergilenebilir kapasitenin bir kısmının vergilendirilememesine neden olmaktadır.
Vergi dışı kalma, eksik vergileme ve tümüyle vergi dışı bırakılma, temelde şu durumlarla ilgili olabilir.
  • Yasal çerçeve de yürütülen iktisadi faaliyetlerin vergi idaresinin bilgisi kalması, dolayısıyla vergi mükellefi olmama hali,
  • Vergi mükellefi olunduğu halde eksik vergi ödenmesi,
  • Vergi yasalarının düzenlenmesi sırasında, sonuçlarının iyi hesap edilmemesi yüzünden ortaya çıkan vergi kayıpları veya aşırı vergileme ve bunun sonucunda oluşan vergiye karşı direnç,
  • Vergi idaresinin etkiye açık olması, vergi idaresince vergi denetiminin geliştirilmesinin ihmali, kamu birimleri arasında eşgüdüm noksanlığı,
  • Vergi sisteminin tüm kesimleri kapsayıcılığını ve homojenliğini yitirmesi, gelir ve gider vergilerinin mahiyet olarak aynılaştırması ve aynı gelir üzerinden, farklı adlarla vergi alınması, adı vergi olmayan mali yükümlülüklerin yaygınlaşması,
  • Kamu harcamalarında verimsizlik, usulsüzlük, yolsuzluk ve denetimsizliğin artması, devletin temel işlevinin vergi toplamadan borçlanarak harcama yapmak olarak anlaşılmasının giderek kabul görmesi ve anlaşılması. (ŞENGÜL,TY. s. 8-9)
1.3.3. Ölçüm Zorluğunun Bulunması
Kayıtdışı ekonomik faaliyetler beyan edilmediği için kaynak teşkil eden hesaplamalara dahil edilemezler. Bu kriter, kayıtdışı ekonominin tanımı ve tespiti için hayati öneme sahiptir. Eğer bir faaliyet milli gelir hesaplamalarına yansıtılmak üzere tam ve doğru olarak ölçülemiyor ise, bu kritere göre yasal olup olmadığına bakılmaksızın söz konusu faaliyet kayıtdışı ekonomi içine dâhil edilecektir. Geçimlik tarımsal üretim, ev işleri, çocuk bakıcılığı ve komşuya yardım gibi faaliyetler istatiksel olarak ölçülemeyen kayıtdışı ekonomik faaliyetlere örnektir. Zira bu faaliyetler ölçülemediğinden kayıtlı ekonomi içerisinde gösterilememektedir. Kayırdışı ekonomik faaliyetlerin hiç veya yeterince ölçülememesinin nedenleri ise; faaliyetlerin parasal değerinin olmaması, faaliyetlerin gizli tutularak beyan edilememesi, hesaplamalarının fiilen imkânsız veya çok zor olmaları ve bu faaliyetlerin esasında milli gelir hesaplamalarına dâhil edilmesinin rasyonel, etik ve normatif kabul edilmemesi olarak sayılabilir. (ÖZSOYLU, 1996: 11)
Yukarıda bahsedilen sebeblerden dolayı, kayıtdışı ekonominin GSMH hesaplamaları gibi ekonomik göstergeler için kaynak teşkil eden birçok istatistiki sonuçlara net olarak saptanamamakta, ülkenin sosyal ve ekonomik gücü tam olarak belirlenememektedir. Ayrıca bu durum geleceğe dönük ekonomik öngörülerin doğru yapılamamasına da yol açmaktadır.
Ekonomik birimlerin kayıtdışı ekonomik faaliyetleri milli muhasebe kayıtlarında görülmez. Bu nedenle resmi kaynaklar gerçek değerleri göstermez.
1.4. KAYITDIŞI EKONOMİ VE KARAPARA İLİŞKİSİ
Günümüzde kayıtdışı ekonomi ile yer altı (suç) ekonomisini ifade etmekte kullanılan karapara kavramı eş anlamlı kavramlarmış gibi yanlış bir düşünce hâkimdir. Şöyle ki karapara, kayıtdışı ekonominin bir ayağını oluşturmakta ve dolayısıyla kapsamına girmektedir. Buna karşın, kayıtdışı ekonomiyi oluşturan unsurların bir kısmını karapara olarak tanımlamak mümkün değildir.
Yer altı (suç) ekonomisinde, faaliyetlerin yasaların öngördüğü şekilde yapılıp yapılamaması önemli değildir. Zira faaliyetlerinin kendisi kanunen yasaklanmıştır, bu anlamda vergisel boyutu da yoktur. Kayıtdışı ekonominin diğer çeşitlerinde ise yasal olarak elde edilmiş olan gelirin, yasalara aykırı bir şekilde kayıtdışına çıkarılması söz konusudur.
Resmi kayıtlara girmeyen ve belgelendirilmeyen yasal ya da yasa dışı faaliyetler, kayıtdışı ekonomi olarak nitelendirilmektedir. Bu ekonominin bir kesimini oluşturan yer altı ekonomisi, başta uyuşturucu kaçakçılığı olmak üzere, muazzam gelirler, yani karapara  ya da kirli para doğuran, birçok suç faaliyetini içerir. Bu faaliyetler ise genel de, örgütlü ve gelirleri de nakit formundadır. (MTK VE ANKARA ÜNİV. SBF ORTAK ÇLŞ. 2003,9)
Karapara, yasa dışı yollardan elde edilen her türlü gelirdir. Hukuksal bir tanımla, 4208 sayılı Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine Dair Yasa’nın 2.maddesinin (a) bendinde belirtilen fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen para veya para yerine geçen her türlü kıymetli evrakla, mal veya gelirlere karapara denilmektedr. Bir başka deyişle, 4208 sayılı yasanın 2.maddesinin (a) bendinde sayılan fiillerin işlenmesi suretiyle elde edilen;
  • Para
  • Kıymetli evrak
  • Mal
  • Gelir
  • Menfaat ve değerler karaparadır. (TBB 2003)
Kaynakları, sebepleri, mahiyetleri, içerikleri ve bunlara karşı geliştirilecek mücadele teknikleri ile toplumlarda doğurduğu sonuçlar bakımından, birbirinden çok farklı unsurları içeren bu iki kavramın aynı kategoride değerlendirmek yanlış olmaktadır.Bu iki kavramın aynı anlamda kabul edilmesi durumunda, mücadelede alınacak önlemlerin etkinliği ortadan kalkacağı gibi, bu alanlarda mücadele amacıyla oluşturulan kamu kurumları arasında görev ve yetki karmaşası da ortaya çıkacaktır. (ERGÜL, 2001: 2)
Yasa dışı yollardan elde edilen gelirlerin ( paraların) statüsünün değiştirilerek, normal ve temiz bir kazanç gibi, yasal ekonomiye sokulmasına imkân veren metotların tümüne karapara aklama faaliyeti denir.
Uyuşturucu, silah ve tarihi eser kaçakçıları, mafya tipi suçlar gibi ağır olarak nitelenen suçlardan elde edilen gelirler tüm mevzuatlarda karapara sayılmaktadır. (TBB, 2003)
Günümüzde dünyada ki kayıtdışı sektörün büyüklüğü 3 trilyon dolar olarak tahmin edilmektedir. Gelişmiş ülkelerde ise kayıtdışı ekonomi, %10-15 civarındadır. (KILDİŞ, 2000: 11)
Dünya karapara sandığının tutarı ise, 1-2 trilyon dolar arasında tahmin edilmektedir. Asgari rakam göz önüne alınsa bile, bu Fransa bütçesinin 3 katına denk gelmektedir. Bunun yarısı ise uyuşturucu kaçakçılığından gelmektedir. (MTK VE ANKARA ÜNİV. 2003)
Kayıtdışı ekonomi ile karapara ekonomisinin ortak özellikleri her ikisinin de belgeye dayanıyor olmasıdır.
Kayıtdışı ekonomi kapsamı içinde ele alınarak incelenen karapara ekonomisi ile kayıtdışı ekonomi arasındaki farklılıklar şöyle sıralanabilir: (GÜMÜŞKAYA, 1998: 68)
Kayıtdışında tutulan ekonomik büyüklüklerin kaynağı nitelik olarak herkesin gözü önünde yapılan yasal faaliyetlerden oluştuğu halde, karapara denilen büyüklüklerin kaynağı tamamen suç sayılan ve gizlenen fiillerden oluşmaktadır. Kayıtdışı ekonomiyi gerçekleştirenlerin tespiti halinde ilgililer sadece vergi cezalarıyla cezalandırılmalarına rağmen, karaparayı elde edenlerin tespitinde vergi ezalarından ayrı olarak, ihlal ettikleri kanunlarda sayılan hapis ve para cezalarıyla da cezalandırılmalarının yanında, elde ettikleri bütün gelirler nemalarıyla birlikte müsadere edilmektedir.
Kayıtdışı ekonomi de, işlemlerin tamamını veya bir kısmı herhangi bir resmi kayda tabi tutulmakta ve kanuni belgelerle belgelendirilmemektedirler.
Elde edilen karaparalar ise kaynağını gizlemek amacıyla, farklı ekonomik işlemlere tabi tutulmakta, değişik alanlarda resmi kayıtlara sokulmakta ve kanuni belgelerle belgelendirilmektedir.
Örneğin, bu parayla ev, araba, fabrika, banka satın alınmakla ve işlemler resmi belge ile resmi kayıtlara dayandırılmaktadır. Sadece aklanmasına ihtiyaç duyulmayan karaparalar herhangi bir kayda tabi tutulmadan harcanabilmektedir.
Ekonomik işlemlerini kayıtdışı ekonomi kapsamında tutanların amacı, vergi ve diğer sosyal güvenlik ödemelerinden kaçınmak olduğu halde, karapara elde edenlerin amacı karaparanın aklanması için bu parayı ekonomik sisteme entegre etmektedir.
Devletin kayıtdışı ekonominin önlenmesine yönelik mücadele amacı, gerçekleşen tüm ekonomik işlemleri kayıt altına alıp, toplanması gereken vergi vb. yükümlülüklerin tespiti olmasına rağmen, karapara ekonomisine yönelik mücadeledeki amaç, bu faaliyetlerin tamamını ortadan kaldırmak ve tekrarını önlemektir.
Kayıtdışı ekonomiyi engellemek özellikle vergi idarelerinin görevidir. Kayıtdışı ekonominin büyümesi genelde vergi idarelerinin yetersizliğinden ve ehliyetsizliğinden kaynaklanmaktadır. Karaparanın engellenmesinden ise iç ve dış adalet ve güvenlik birimleri sorumludur.
Kayıtdışı ekonomi, genellikle bireysel tercihler sonucu oluşturduğu halde, karapara özellikle örgütlü faaliyetler sonucu elde edilmektedir.
Kayıtdışında bırakılan büyüklükler milli gelir hesaplarında dikkate alınması gereken faaliyetlerden olup, herhangi bir resmi kayda tabi tutulmadığı için milli gelir hesaplarının dışında tutulduğu halde, karapara elde etmek amacıyla gerçekleştirilen iş ve üretimler milli hesaplamalarına konu faaliyetler olmaktadır.

İKİNCİ BÖLÜM
2.1. Kayıtdışı Ekonominin Nedenleri
Kayıtdışı ekonominin nedenlerinin, birbirleriyle bağlantıları açısından bir bütün olarak göz önünde tutulması gerekmektedir.
Kayıtdışı ekonominin nedenleri:
  • Küreselleşme
  • Teknolojik Gelişmeler
  • Bankacılık Sistemi
  • Kıyı Bankacılığı
  • Ağır Vergi Yükü ve Düzenlemeler
  • Sosyolojik Yapı
  • Hukuki Yapı
  • Siyasi Yapı
  • Denetim Yetersizliği
2.1.1. Küreselleşme
Küreselleşmenin birçok alanda meydana getirdiği önemli değişimler kayıtdışı ekonomi boyutunun giderek büyümesine neden olmaktadır. Küresel ekonomi özellikle, ulus ötesi suç gruplarına yeni olanaklar yaratabilmektedir. Finansal deregülasyon, ıslah olan nakliye alt yapıları, dağıtım şebekelerin genişlemesi, yasal ticaretin hacminin artması gibi unsurlar, suç faaliyetlerinden gelen kazancın hareketini ve kar elde etmeyi kolaylaştıran faaliyetlerdir. (BERDAL, SERRANO, 2002: 197)
Uluslar arası nakliye de konteynırların kullanılması da; suç örgüylerinin yasadışı ticaretlerini büyük ölçüde kolaylaştırmıştır. Küreselleşme ile firmalar uluslar arası alanda rekabet etme adına daha az maliyetle üretimi gerçekleştirmenin yollarını aramaya başlamışlardır.
Üretimin fason, taşeron firmalara yaptırılması, kayıtdışı istihdamda bulunma, faturasız satışlar buna örnek gösterilebilir.
Finans piyasaları arasındaki sınırların ortadan kalkması ise, para transferlerinin daha hızlı ve ucuza yapılması, kıyı bankalarının sayıca artması karapara aklama ve vergiden kaçınma için geniş olanaklar tanımaktadır.
Küreselleşme, sermaye ve mal piyasalarında olduğu kadar olmasada emek piyasasında da uluslar arası alanda da hareketlilik sağlamaktadır. Gelişmiş ülkeler, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden ucuz işgücü sağlayarak maliyetlerini önemli ölçüde düşürebilmişlerdir. İşgücündeki bu uluslar arası kaymalar, yasadışı yoldan da meydana gelmektedir. Dünyada 90 milyona yakın kaçak göçmen olduğu tahmin edilmektedir. (NAİM, 89) dolayısıyla, küreselleşmenin sunduğu olanaklar kayıtdışı ekonominin yaygınlaşmasını sağlamaktadır.
2.1.2.Teknolojik Gelişmeler
Teknolojik gelişmeler, bir yandan kayıtdışı ekonomi hacmini daraltmak için geliştirilip kullanılırken, aynı zamanda kayıtdışılığın yaygınlaşmasında da önemli role sahiptir. Vergi dairelerinde teknolojik imkanlarla mükelleflerin daha etkin biçimde denetlenmesi, elektronik ortamda beyanname verilmesi, maaş ödemelerinin ATM’ler aracılığıyla gerçekleşmesi, bankamatik ve kredi kartlarını kullanımı, suçluların yakın takibe alınması için geliştirilen veri tabanları ve uydu sistemleri gibi unsurlar kayıtdışılığı azaltan eymenler arasındadır. Fakat elektronik ticaretin gelişmesi, para transferlerinin eskiye göre daha hızlı ve ucuz gerçekleşmesi, belgesiz alım satımlara imkan sağlamakta yani ticaretin kayıtdışına çıkmasına neden olabilmektedir. (GÜMÜŞAY, 2004: 56)
İnsan ve mal kaçakçılığı yapanların cep telefonlarıyla şifreli ve isim belirtmeden haberleşmeleri, her iki tarafın konuşmanın içeriğinin izlenmesini zorlaştırmaktadır. Konteynırlarla yapılan ticaret. DHL gibi devlete ait olmayan dağıtım servislerinin olması ve internet üzerinden ürünlerin hareketlerinin izlenmesi, ilegal ürün ve hizmetlerin suçluların kendilerinden uzak durmasını sağlayan faktörlerdir. (BERDAL, 64) Bu nedenle teknolojideki gelişmelerin kayıtdışı ekonomi üzerinde zıt etkilerde bulunduğu söylenebilir.
2.1.3. Bankacılık Sistemi
Bankacılık sektörü dünyanın her yerinden en çok regüle edilmiş iş kolu olması ve kamu otoritelerince en sıkı şekilde denetlenmesi nedeniyle faturasız alım-satımlar, kaçak eleman çalıştırma gibi kayıtdışı faaliyetlerin yaygın olmadığı bir sektördür. Ancak, bankacılık sistemindeki gelişmelerin kayıtdışı ekonomi üzerinde olumlu ve olumsuz olmak üzere iki farklı etkisi olduğu söylenebilir.
Olumlu etkisi; bankacılık sisteminde yeni teknolojilerin kullanılması, vadesiz mevduat sahibi olanların sayısının artması, çek kullanımının yaygın olması, kira geliri, maaş ödemeleri gibi işlemlerin banka sistemi üzerinden gerçekleşmesi para hareketlerinin kayıt altına alınmasının sağlamaktır. Örneğin, Arnavutluk’ta %50’ye varan kayıtdışı ekonomiyi azaltmak için alınan tedbirlerden bir tanesi de kamu çalışanı maaşlarının banka aracılığıyla ödenmesi olmuştur. (PULAJ, 2004: 12)
Aynı zamanda bireysel ve ticari kartların kullanımının yaygınlaşması da alışverişlerin belgeye bağlanmasını sağlamaktadır. (BAYDEMİR, 2005)
Olumsuz etkisi ise; elektronik fon transferi, ATM kartları, gizli bankacılık esası gibi uygulamalar kayıtdışı ekonominin büyümesine neden olmaktadır. 2008 yılı itibariyle bankaların Basel II mutabakatına uyum sağlamasıyla kayıtdışı firmaların bankacılık sistemeinden faydalanmasının sınırlanması hedeflenmektedir.henüz yürürlüğe girmeyen Basel II’nin işletme hayatını nasıl etkileyeceği ise henüz belli değildir. Basel II’nin yürürlüğe girmesiyle birlikte kayıtdışılığın bir ölçüde azalacağı, özsermayelerin yükseleceği tahmin edilmektedir. Ancak bu gelişmelerin büyük şirketler için geçerli olduğu düşünülmektedir. Küçük ve orta ölçekte işletmelerin yaygın olduğu ülkelerde Basel ǁ mutabakatı kayıtdışılığı arttıracak etkide bulunabilir. Bu mutabakata uygun faaliyet göstermeyen şirketlerin tefeci piyasasında işletme sermayesi teminine yönelmesi ve böylece kayıtdışılığa kayma olasılığının yüksek olması beklenmektedir. Bu konuda da kayıtdışının kendi kendini beslemesi kuralı işleyebilir. Güçlenen tefecilik sektörü daha da büyüyerek, alternatif finans sektörü olarak kısa vadeli kredi payını arttırabilir.


2.1.4.Kıyı Bankacılığı
Kıyı bankacılı merkezleri, yabancılara ait döviz cinsinden varlıklar veya borçlar ile ilgili işlemleri yapmak üzere uluslar arası bankaları çekebilmek için yasal müdahalelerin, vergilerin ve buna benzer kısıtların gönüllü olarak azaltıldığı veya kaydırıldığı devlet, bölge veya şehirlerdir.
Kıyı bankasılık merkezlerinin özellikleri:
  • Diğer ülkelerle vergi bilgilerini paylaşma adına anlaşma olmaması,
  • Geçici şirketlerin hazır bulunması,
  • Tüzel gizlilik kanunları,
  • Mükemmel elektronik haberleşme,
  • Sıkı banka gizliliği kanunları,
  • Büyük ölçüde nakit akımını açıklamaya yarayan turizm gelirleri,
  •  Dış baskılara karşı göreceli olarak vurdumduymaz bir hükümet,
  • Finans hizmetleri sektörüne olan yüksek dercedeki ekonomik bağımlılık.
Kıyı bankacılığı merkezlerine örnek olarak aşağıdaki ülkeler verilebilir: Andorra, Arubas, Bahamalar, Barbados, Bermuda, İngiliz Britis Adaları, Cayman Adaları, Hollanda Antilleri, Malta, Kıbrıs, Liberya, Kıbrıs, Panama, Manile, İsviçre, Lüksemburg, Bahreyn ve İrlanda gibi ülkelerdir. Ayrıca son yıllarda Turks and Caicos, Cook Adaları ile bazı büyük devletler de vergi cennetleri listesinde yer almaktadır. (AKDİŞ, 2002: 26)
2.1.5.Ağır Vergi Yükü ve Düzenlemeler
Kayıtdışı ekonomiyi etkileyen diğer unsurlar, vergi yükü ve kamu düzenlemeleridir. Schneider ve Enste’nin IMF için hazırladıkları “büyüyen gölge ekonomisi” adlı çalışmada kayıtdışı ekonomide ki büyümenin temel nedeni olarak vergi yükü gösterilmektedir. Söz konusu çalışmaya göre, vergi yükündeki %10’luk artışın kayıtdışı ekonomide %3’lük artışa neden olduğu bulunmuştur. Federal Reseve kurumuna ait bir çalışma da vergi oranındaki %1.5 oranında artışa neden olduğu belirtmektedir. (BARTLETT, 2004)
Türkiye’de ise vergilerin ve sosyal güvenlik priminin yüksek olması, işçi ve işverenleri kayıtdışı çalışmaya sevk eden önemli bir etmen olarak gösterilmektedir. OECD ülkelerini içine alan bir anlaşmaya göre ekonomik gelişmeye en elverişli çalışma mevzuatı 4 üzerinden 0.2 kaılık derecesi ile ABD iken, Türkiye 4 üzerinden 3.8 puan ile en katı mevzuata sahip olmuştur. (GÜLOĞLU, 26)
Özellikle, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ekonomik düzenlemelerin, sınırlamaların ve bürokrasinin gelimiş ülkelere göre daha yoğun olması kayıtdışılığın büyümesinde büyük etkendir. (ILGIN, YAYIN NO:2492) Bu nedenle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde kayıtdışı ekonomiyle mücadele için ekonomik düzenlemelerin ve bürokratik işlemelerin azaltılması tavsiye edilmektedir.
2.1.6.Sosyolojik Yapı
2.1.6.1.İç Göçler
Kırsal kesimden kentlere olan iç göçler de kayıtdışı ekonominin gelişmesine neden olmaktadır. Daha iyi bir yaşam ve daha iyi bir gelir için kente gelen bir şeyler, genellikle yeterli kalifiyeye sahip olmayan bireylerdir. Gelişmekte olan ülkelerde sanayileşme hızı nüfus artış hızını yakalayamadığı için, iç göçlere istihdam sağlamada eksiklikler yaşanmakta ve istihdam edilemeyen birey, her türlü işe ve gelire razı olabilmekte bu da bireyin kayıtdışı istihdam edilerek kötü şartlarda ve çok düşük ücretle çalışmasına yol açmaktadır.
2.1.6.2.Ahlaki Değerler
Bir ülkede toplumun vergi kaçırana karşı hoşgörülü olması, vergi kaçırmayı olağan bir faaliyet olarak görmesi, kolay yoldan para kazanma isteği, medyanın organize suç örgütlerini özendirici yayınlarda bulunması gibi olumsuz etmenler, kayıtdışı ekonominin büyümesine zemin hazırlamaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde görülen bu etmenler, kayıtdışılığın sadece iktisadi olarak değil sosyolojik olarak da ciddi bir sorun olduğunu göstermektedir.
2.1.7. Hukuki Yapı
Kayıtdışı ekonominin nedenlerinden biri olarak ülkelerin hukuki yapısından kaynaklanan sorunlar gösterilmektedir. Kanunlarda kayıtdışı ekonomik faaliyette bulunma cezasının caydırıcılığı, yargılama sürecinin süresi, uzman eleman sayısı gibi unsurlar bu tür faaliyetlerin yaygınlaşmasında önemli bir unsurdur. Türkiye’de belli aralıklarla çakan vergi afları her ne kadar uzlaşma sayesinde vergi gelirlerini arttırmada önemli bir yere sahip olsa da bazı mükellefler gelecekte af çıkacağı beklentisiyle vergilerini ödemekten kaçınabilmektedir. Ayrıca, vergi cezalarının 8 sene sonra zaman aşımına uğraması da mükelleflerin vergi kaçırmasını kolaylaştırmaktadır.
Adalet sisteminin bireyler arasındaki ilişkileri düzenlemede yetersiz kalışı, bu alanda ortaya çıkan boşluğun yasadışı yöntemlerle doldurmayı amaçlayan birtakım yapıların maddi menfaat karşılığında devreye girmesine neden olmaktadır. (DPT, 61)
Kamunun yetersiz kaldığı birtakım hizmet sektörlerinde boşluğu ‘mafya’ olarak nitelendirilen organize suç örgütleri doldurmaktadır. Ankara Ticaret Odası’nın ‘Hayatımız Mafta’ raporuna göre Türkiye’de mafyanın 100’e yakın faaliyet alanı bulunmaktadır. (ATO, 2004) söz konusu raporun verdiği rakam doğrultusunda, Türkiye’de kamu denetiminin yetersiz olduğu ve adalet sisteminin ihtiyaçlara cevap vermediği söylenebilir.
İşçi ve memurlar arasındaki sendikalaşma oranı da kayıtdışı ekonominin büyümesinde önemli bir role sahiptir. Çünkü sendikalaşma bir anlamda işverenlerin rahatsız olduğu bir konudur ve işverenlerce kayıtdışı istihdam için zemin oluşturur. Çalışanlar işten atılma korkusuyla da sendikaya üye olmak istemeyebilirler. Bu da, çalışanların sendikal örgütlenmeye girmesini caydırmaktadır. Sendikal örgütlenmenin yetersiz oluşu da işçilerin işverene karşı pazarlık gücünü kısmakta ve işçilerin daha kötü şartlarda çalışmalarına neden olabilmektedir.
2.1.8. Siyasi Yapı
Bir ülkenin siyasi yapısı ve siyasi yapının kayıtdışılığa bakış açısı, kayıtdışı ekonominin boyutunu belirleyen unsurlardan biridir. Siyasi otoritelerin kayıtdışı ekonomi konusunda ikilemde oldukları söylenebilir. Özellikle kayıtdışılığın yaygın olduğu gelişmekte olan ülkelerde siyasetçilerin içinde bulunduğu oy kaygısı ve aynı zamanda kayıtdışı ekonominin devletin en önemli gelir kalemi olan vergileri ciddi ölçüde azalttığı gerçeği, bu kesimin kayıtdışılığa karşı net bir tavır almasını engellemektedir. İktidara gelen hükümetler genelde kayıtlı mükellefin üzerine gitmekte, kayıtdışı ekonomiyle ilgili ciddi atılımlar yapamamaktadır. Kayıtdışı ekonomi büyüdükçe devletin yasama ve yürütme organlarını etkileme yollarının arayışına girer, siyasiyi ve bürokrasiyi elde etmeye çalışır. Kamusal denetimleri önlemeye ya da etkinliklerini en aza indirmeye uğraşır. (ÖZEL, 1998: 21)
Kayıtdışı ekonominin büyümesine neden olan etmenlerden biri de bürokrasinin yoğunluğudur. Dünya Bankası’na ait “Doing Business” organizasyonu her yıl, ülkelere ait iş regülasyonları ve bunların yaptırımını gösteren ölçümler yayınlanmaktadır.
2.1.9.Denetim Yetersizliği
Kayıtdışı ekonominin her üç bileşeni için denetim önemli bir yere sahiptir. Maliye teşkilatının etkin denetim yapmaması, kayıtdışılığın yaygınlaşmasında etken olmaktadır. Denetimin etkin olmadığı durumlarda vergi kaçırmanın faydası, maliyetinden daha yüksek olmaktadır. Bu da, mükelleflerin kayıtlı ekonomiden kayıtdışı ekonomiye geçiş yapmalarını kolaylaştırmaktadır. Tersi durumda ise mükellefler denetleneceklerini bildikleri için vergi kaçırma iştirakinde bulunamazlar. Benzer şekilde Türkiye’de olduğu gibi sigorta müfettişlerinin işyerlerinde kaçak işçi ve kaçak çocuk işçi çalıştırma tespitinde bulunmak için yaptıkları denetimler de kayıtdışı istihdam açısından önemlidir. Suç ekonomisinde ise emniyet güçlerinin, gümrük memurlarının ve ilişkili diğer memurların yapacakları denetim, yasadışı ticaretin ve yasadışı faaliyetlerin engellenmesi açısından önem taşımaktadır.
Denetim elemanlarının sayıca yetersiz kalması da denetim sıklığının azalmasına dolayısıyla kayıtdışı ekonominin daha da kolay yaygınlaşmasına olanak sağlamaktadır. Denetleme olasılığının düşük olması, kişilerin kayıtdışı ekonomide faaliyetler göstermesi durumunda tespit edilmelerinin zorlaşması anlamına gelmektedir. Bu durumda, kişinin bu tür faaliyetlerde bulunma olasılığı da artacaktır. Tersi durumda ise kişi denetim sıklığını ve tespit edilme halinde karşılaşacağı parave/veya hapis cezasını hesaba katarak kayıtdışı ekonomiye iştirakten kaçınacaktır.

Türkiye’de 5000 kişilik vergi denetmenleri kadrosundan 2755 tanesinin dolu olması nedeniyle vergi beyannamelerinin sadece %2-3’ü incelenebilmektedir. (DPT,34)
Denetim elemanı konusunda yaşana sıkıntılar da denetim sıklığının azalmasına neden olmaktadır. Mali müşavir ve muhasebecilerin nitelik ve nicelik bakımından taşıdığı özellikler de denetimde önemli role sahiptir. Bazı bağımsız denetim firmaları, kasti olarak ya da ihmal ederek, çalıştıkları şirketin kayıtdışı faaliyetlerde bulunmasına yardımcı olabilmektedir. Batı’da denetim firmalarının kayıtdışı faaliyetlere karıştığını gösteren örnek vakalar olarak; Craig Consumer Vakası, Carme Vakası, Fine Host Vakası ve Enron Vakası gösterilebilir. (ÖZBİRECİKLİ, 2004: 18)
ABD’ de enerji ve ticaret devi olarak gösterilen Enron şirketinin iflas etmesinde bağımsız denetçi firması olan Arthur Andersen’in rolü olduğu söylenmektedir. Firma, Enron şirketinin mali tablolarını yanlış düzenlemekle suçlanmıştır.
2.2.Kayıtdışı Ekonominin Ölçüm Yöntemleri
Kayıtdışı ekonomi ülkeden ülkeye değişiklik gösteren ve mali, ekonomik,  sosyal, siyasal ve hukuki unsurların etkisi ile ortaya çıkıp yine bu unsurların etkisi ile  artan bir kavramdır. Ekonomik, sosyal, siyasal ve mali gelişmelerle beslenip  gelişmekle birlikte, kendi varlığı da büyüklüğü ile orantılı olarak bu alanlar üzerinde  etkili olmaktadır. Ekonomik alanda; istatistiksel göstergeleri bozup, haksız rekabet  yaratıp, kaynak kullanımında etkinliği bozarak, sosyal alanda; vergi yükü ve gelir  dağılımında adaleti bozup sosyal adaleti sarsarak, hukuki alanda hukuk devletine  zarar vererek, mali alanda ise vergi kaybı yaratarak önemli olumsuzluklara sebep  olmaktadır.
Kayıt dışının yol açtığı olumsuzluklarla ilgili araştırmalarda vergi kaybının  büyüklüğünün ve kayıt dışı ekonomik faaliyetlerin hacminin hangi boyutta olduğu  konusunda merak uyandırmıştır. Kayıt dışı ekonominin hacmini tahmin etmeye  yönelik olarak ilk defa 1958 yılında Philliph Çağan tarafından “sabit oran yöntemi”  veya “emisyon yöntemi” denilen yöntem geliştirilmiş ve Amerika’daki kayıt dışı  ekonominin hacmini tahmin etmeye yönelik olarak kullanılmıştır. Bu çalışmanın  yayınlanmasıyla kayıt dışı ekonomi kavramı iktisat literatüründe ilk defa  kullanılmaya başlamıştır.

Kayıt dışı ekonominin hacmini ortaya koyabilmek için 1958 yılından  günümüze, çok yöntem geliştirilmiş ve uygulanmıştır. Geliştirilen yöntemlerden  hiçbiri kayıt dışı ekonomiyi tahmin etmek bakımından mükemmel olamamıştır.
Çünkü her biri bilinenden hareketle bilinmeyi tahmin etmeye çalışmaktadır. Yapılan  araştırmalarda kayıt dışı ekonominin, bir taraftan birbirleri arasında içsel ilişkinin de  bulunduğu değişik türden faaliyetleri bünyesinde bulunduruyor olması ve gizli  doğası hacminin tahmin edilmesinde güçlük oluşturmaktadır.
Kayıt dışı ekonominin büyüklüğünü tespit etmek oldukça güçtür. Bunun temel nedeni, kayıt dışı ekonomik faaliyetlerin gizlilik içerisinde olması ve bu faaliyetler tespit edildiğinde cezalandırma ihtimalinin olmasıdır. Kayıt dışı ekonominin büyüklüğünü ölçmek için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir.
Bu yöntemler;
  • Doğrudan Ölçme Yöntemi
  • Dolaylı Ölçme Yöntemi
  • Karma Yöntemler
2.2.1.Doğrudan Ölçme Yöntemi
Bu yöntemde, anket çalışması yapılarak kayıt dışı ekonominin büyüklüğü tahmin edilmeye çalışılmaktadır. Yapılan anketlerde, kişi ve kuruluşlara kayıt dışı faaliyette bulunup bulunmadıkları, ya da faaliyetlerinin ne kadarını kayıtlara yansıtmadıkları sorularak kayıt dışı ekonominin büyüklüğünün hesaplanabilmesi için gerekli veriler toplanır. Anket çalışması sonuçlarının gerçeğe yakın çıkması için, anket sorularının titizlikle hazırlanması ve anketin uygulanacağı kişi ve kuruluşların anketin güvenirliliğini sağlayacak sayıda ve rasgele belirlenmesi, ankete katılanların isimlerinin ankette yer almaması gerekir. Ancak, kayıt dışı faaliyetlerinin önemli bir kısmı yasalara aykırı olması, kişi ve kuruluşların bu tür faaliyetleri ile ilgili bilgileri gizleme eğilimde olması bu yöntemin güvenirliliğini zayıflatır. (TEMEL, 1994: 11-12)

2.2.1.1.Anket Yöntemi
Anket yöntemi güvenilir veri sağlamak için kullanılan yöntemlerden biridir. Kayıt dışı ekonomi ile ilgili olarak ayrıntılı bilgi edinilebilmesini sağlayan bir  araştırma yöntemidir. Bu sayede kayıt dışı ekonominin yasadışı faaliyetler dışındaki  kısmının hacmini tahmin etmek mümkün olabilmektedir. Bu çalışma yapılırken  hangi tür faaliyetlerin kayıt dışı ekonomide yer aldığı ve bu faaliyetlerden  hangilerinin daha önemli olduğu, kayıt dışı ekonomideki satıcıların özellikleri (işsiz,  emekli, esnaf, düzenli bir işte sürekli çalışan gibi), kayıt dışı ekonomiden alışveriş yapanların özellikleri (gelir, ırk, yaş, çocuk sayısı, gibi) hakkında veri toplamak  mümkündür. Bu yöntemle kayıt dışı çalışanlarla ilgili tespitler yapılarak geleceğe  dayalı tahmin yapmakta mümkündür. Bununla beraber bu yöntem, hane halkı  düzeyindeki gelir ve harcama arasındaki zıtlıktan yola çıkarak kayıt dışı ekonominin  hacminin ölçülmesi için gerekli olan hane halkı gelir ve harcama verilerinin de elde  edilmesine olanak sağlamaktadır.
Anket yöntemi ayrıntılı bilgi elde edilmesini sağlayan yöntem olmakla  beraber, bazı olumsuzlukları da bulunmaktadır.
Bu olumsuzluklar şöyle sıralanabilir;
  • Verileri elde etmek güçtür, aynı zamanda da maliyetlidir,
  • Anket çalışmaları çoğu kez belli periyotlarla tekrar edilmediği için veriler karşılaştırma yapmaya ve belli bir seyir tespit etmeye olanak vermez,
  • Yapılan ankette örnekleme tabanı ile ilgili olarak seçilecek tabanın geniş ya da  belli bir bölge veya grup ile sınırlandırılması sorunu vardır. Tabanının dar olması  durumunda elde edilen sonuçların genelleştirilmesi sorunu, geniş olması durumunda  da nüfus içindeki belli grupların diğerlerine göre daha fazla temsil edilmesi sorunu  ortaya çıkmaktadır
  • Kayıt dışı ekonomide faaliyette bulunanlar faaliyetleri ile ilgili konuşmak  istemezler. Bununla beraber kayıt dışı ekonomiden (ki burada vergi idaresinin bilgisi  dışında olan faaliyetler ile genellikle seyyar satıcılık kastedilmektedir) alış-veriş  yapanlar alışveriş hakkında konuşmak isterler. Bu sebepte bilgi temin etmek bakımından anketi mal ve hizmet satın alanlara uygulamak daha kolaydır. Bu özellik,  satıcılar hakkında ayrıntılı bilgi sağlama konusunda yöntemi başarısız kılmaktadır.
2.2.2.Dolaylı Ölçme Yöntemi
Kayıt dışı ekonomiyi ölçmede genellikle dolaylı ölçme yöntemleri kullanılır. Bu yöntemde, kayıt dışı ekonominin büyüklüğünün ölçülmesinde çeşitli yaklaşımlar uygulanmaktadır. Bunlar;
  • Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) Yaklaşımı,
  • Vergi İncelemeleri Yoluyla Ölçme Yaklaşımı,
  • İstihdam Yaklaşımı,
  • Parasalcı Yaklaşım’dır.
2.2.2.1.Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) Yaklaşımı
GSMH’nın hesaplanmasında genellikle üretim, gelir ve harcama yöntemleri olmak üzere üç farklı yöntem kullanılır. Bu yöntemlerin hangisi kullanılırsa kullanılsın GSMH rakamlarının eşit çıkması gerekir. Ekonomide kayıt dışı ekonomi nedeniyle, farklı yöntemler ile hesaplanan GSMH rakamları da farklı çıkmakta; gelir yöntemi ile bulunan rakam en düşük, harcama yöntemi ile bulunan rakam ise en büyük GSMH değerini vermektedir. Bu yaklaşıma göre, harcama yöntemi ile bulunan GSMH ile gelir yöntemi ile bulunan GSMH rakamları arasındaki fark, kayıt dışı ekonominin büyüklüğü hakkında bilgi verir. “Ancak, döviz, altın gibi tasarruf araçlarına yatırım eğiliminin yüksek olduğu dönemlerde ve yurt dışına transferin varlığında bu yaklaşım da sağlıklı bir sonuç vermeyebilir” (TEMEL, 1994: 12). Bu yaklaşım ile hesaplanan kayıt dışı ekonominin büyüklüğü genellikle diğer yaklaşımlara göre hesaplananlardan düşük çıkmaktadır.
2.2.2.2. Vergi İncelemeleri Yoluyla Ölçme Yöntemi
Vergi incelemeleri yoluyla mükelleflerin beyan etmediği gelirler tespit edilerek kayıt dışı ekonominin büyüklüğü tahmin edilmeye çalışılmaktadır. Çağdaş vergi sistemlerinin en önemli özelliği mükelleflerin vergiye tabi gelirlerini vergi idarelerine kendilerinin beyan etmeleridir. Bazen mükellefler, kazançlarını bilerek veya bilmeyerek olduğundan daha az beyan ederler. Vergi incelemelerinde mükelleflerin beyan ettikleri kazançlar incelenir, eksiklik varsa matrah farkları bulunur. Bu yaklaşıma göre, bulunan matrah farkları esas alınarak kayıt dışı ekonominin büyüklüğü tahmin edilmeye çalışılır. Ancak bu yaklaşımla kayıt dışı ekonomi değil vergilendirilmeyen ekonominin büyüklüğü tespit edilmiş olur. Bu yaklaşımın en önemli eksikliği, kayıt dışı ekonomi yerine vergilendirilmeyen ekonominin büyüklüğünü tahmin etmesidir. Bazı faaliyetlerin, vergilendirilmediği halde milli gelir büyüklüğü içerisinde yer alması, kayıt dışı ekonominin vergilendirilmeyen ekonomiden daha büyük olduğunu gösterir.
2.2.2.3.İstihdam Hacmi
Bu yaklaşımda, nüfusun, sivil işgücü arzının ve istihdamın zaman içinde gelişimi incelenerek kayıt dışı ekonominin büyüklüğü tahmin edilmeye çalışılmaktadır. Sivil işgücü arzının toplam nüfusa oranı ile istihdamın toplam nüfusa oranının zaman içinde benzer gelişme göstermesi beklenir. Sivil işgücünün toplam nüfusa oranı belirli seviyede kalırken, istihdamın toplam nüfusa oranının düşmesi, toplam istihdam içinde kayıt dışı ekonomideki istihdamın payının artmasını ifade eder ki bu da kayıt dışı ekonominin büyüklüğü hakkında bilgi verir. Bu yaklaşımın en önemli eksikliği, hesaplamanın yapıldığı dönemin sosyal gelişmelerini ve ikinci işte çalışanları dikkate almamasıdır. Sosyal gelişmelerden bir kısmı istihdamın toplam nüfusa oranını yükseltirken bir kısmı da sivil işgücünün toplam nüfusa oranını düşürerek sanki kayıt dışı ekonominin küçüldüğü izlenimi bu yöntemin güvenirliliğini olumsuz yönde etkilemektedir.
2.2.2.4 Parasalcı Yaklaşım
Bu yaklaşımda, parasal istatistikler kullanılarak kayıt dışı ekonominin büyüklüğü tahmin edilmeye çalışılmaktadır.(TEMEL, 1994: 14)
Parasalcı Yaklaşım;
  • Sabit Oran (Emisyon Hacmi),
  • İşlem Hacmi,
  •  Ekonometrik Yaklaşım olmak üzere üç grup altında incelenecektir.

2.2.2.4.1.Sabit Oran (Emisyon Hacmi) Yaklaşımı
Parasal verilerden yararlanılarak kayıt dışı ekonominin hacminin tahminine  yönelik geliştirilen ilk yöntemdirYöntemin değişik tarafları vurgulanarak bazı eserlerde “sabit oran yaklaşımı”  bazı eserlerde de “para talebi yaklaşımı ” olarak isimlendirilmiştir.( SCHEİDE, 1993:23-26)
Bu yaklaşımda, kayıt dışı ekonominin büyüklüğünü belirlemek için para piyasalarında hareketler izlenmekte ve kayıt dışı ekonomik faaliyetlerde ödemelerin genellikle peşin para ile yapıldığı, çek ve senet gibi ödeme araçlarının kullanılmadığı varsayılmaktadır. Ayrıca, ekonomide kayıt dışı ekonomi olmadığı dönemlerde emisyon hacminin mevduata oranının sabit kalacağı varsayılmakta ve bu oranın zaman içinde artması paraya olan talebin arttığını ve dolayısıyla kayıt dışı ekonominin de arttığını göstermektedir. Bu yaklaşımın en önemli eksikliği, kayıt dışı ekonomik faaliyetlerde ödeme aracının peşin para olduğunu ve paranın dolaşım hızının kayıtlı ve kayıt dışı ekonomide aynı olduğunu kabul etmesidir. Oysa, kayıt dışı ekonomide çek ve senet ile ödeme de yaygındır ve ayrıca paranın dolaşım hızı kayıtlı ekonomiye göre daha yüksektir.
2.2.2.4.2. İşlem Hacmi Yaklaşımı
Bu yaklaşıma göre, Fisher’in miktar teorisi eşitliği kullanılarak işlem hacminin milli gelire oranındaki değişikliklerden kayıt dışı ekonominin büyüklüğü tahmin edilmeye çalışılmaktadır. Bu yaklaşımın emisyon hacmi yaklaşımına göre avantajı, kayıt dışı ekonomide peşin para yanında çek ve senet ile ödeme araçlarını da dikkate almasıdır. Bu yaklaşımın eksikliği ise, paranın dolaşım hızının kayıtlı ve kayıt dışı ekonomide aynı olduğunu varsayması ve işlem hacmi miktarının hesaplanmasının güç olmasıdır.
2.2.2.4.3. Ekonometrik Yaklaşım
Ekonometrik yaklaşım sabit oran yöntemi esas alınarak geliştirilmiş bir yöntemdir. Model kayıt dışı ekonominin yanı sıra bunun sebep olduğu vergi kaybının boyutu da ölçmeye yöneliktir.
Bu yaklaşımda, nakit para talebinin ekonometrik bir denklem ile tahmin edilerek kayıt dışı ekonominin büyüklüğü tahmin edilmeye çalışılmaktadır. Bu yaklaşıma göre, kayıt dışı ekonominin en önemli nedeni yüksek vergi oranlarıdır. Bu yaklaşımda da, kayıt dışı ekonomide ödeme aracının peşin para olduğu ve paranın dolaşım hızının kayıtlı ve kayıt dışı ekonomilerde aynı olduğu varsayılmaktadır. Ayrıca, nakit para talepleri, vergilerin uygulandığı ve uygulanmadığı durumlarda ayrı ayrı hesaplanmakta ve bu rakamlar arasındaki fark kayıt dışı ekonomi ile ilgili nakit para seviyesi tespit edilmektedir. Paranın dolaşım hızı da analize dâhil edilerek kayıt dışı ekonominin büyüklüğü tahmin edilmektedir.
2.2.3. Karma Yöntemler
Amerika’da kayıt dışı ekonominin hacmini tahmin etmek amacıyla İRS tarafından uygulanmış bir yöntemdir. Amerika’da GSMH tahmini, gelir vergisi beyannamelerinde beyan edilen gelirden hareketle yapıldığı için, gelir vergisi beyannamelerine yansımayan başka deyişle beyan dışı gelir toplamının kayıt dışı ekonominin hacmine eşit olacağı kabul edilmiştir. Yöntemde beyan dışı gelirin; beyannamelerde beyan edilmeyen yasal kaynaklı gelir, yasadışı kaynaklı beyan dışı gelir ve kayıt dışı üretim sonucunda beyan dışı kalmış gelirlerden ibaret olduğu kabul edilmiş ve bu bileşenlerden her birinin hacminin tespitinde farklı yöntemler uygulanmıştır. Farklı yöntemlerin aynı anda kullanımı yöntemin “karma yöntem” olarak adlandırılmasına sebep olmuştur.
Karma yöntem içinde toplam beyan dışı gelirin hacmini tahmin etmeye yönelik uygulanan yöntemler; karşılaştırma yöntemi, denetim ve anket yöntemidir.
Beyan dışı yasal kaynaklı gelirin tespiti için uygulanılan denetim ve karşılaştırma yöntemidir. Bu yöntem, bir taraftan beyannameler üzerinde denetim elemanlarının yaptığı yoğun denetimler sonucu tespit edilen gelir miktarı ile mükelleflerce beyan edilen gelir miktarının karşılaştırılması, diğer taraftan da vergi beyannamelerinde belirtilmiş sosyal güvenlik kayıtlarıyla sosyal güvenlik kurumundaki kayıtların karşılaştırılması ve aradaki farkın analiz edilmesi şeklinde uygulanmıştır. Burada iki can alıcı varsayım yapılmıştır. Bunlardan birincisi, yasal kaynaklı beyan dışı gelirin doğru miktarının örnek olarak seçilmiş beyannamelerin yoğun denetimi ile ortaya çıkarılabileceği, ikincisi ise denetçilerin vergi beyannameleri üzerinden beyan dışı gelirin yakalanmasında başarılı olduklarıdır. Beyan dışı yasal olmayan gelirlerin hacmi, yasadışı mal ve hizmetlerin tüketim ve satış tahminlerine dayalı olarak tahmin edilmiştir. Yasadışı mal ve hizmetlerin tüketim ve satışı ile ilgili bilgiler adalet istatistiklerinden elde edilmiştir. Bu bileşenle ilgili tahminlerin yapılması sırasında da yine pek çok ayrıntılı varsayım yapılmıştır.
Seyyar satıcıların (başka deyişle kayıt dışı mal arz edenlerin) sebep oldukları beyan dışı gelirin hacmi ise anket çalışmaları sonunda elde edilen bilgilere dayalı olarak tahmin edilmiştir. Bu bileşenle ilgili tahmin yapılmasında, kayıt dışı üretim yapan veya mal satanların anket yapan kişilere gerçek gelirlerini tamamen beyan ettikleri varsayılmıştır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
3.1.1.Kayıtdışı ekonominin Olumsuz Sonuçları
Çalışmanın bu kısmında kayıtdışı ekonominin ortaya çıkardığı olumsuz sonuçlar çok boyutlu bir çerçevede ele alınmaktadır. Bu çerçevede ekonomik, mali, sosyal ve politik sonuçlar ayrıntılı bir biçimde ele alınmaktadır.
3.1.1.1.Ekonomik Sonuçlar
Bazı ekonomik faaliyetlerin kayıtdışında kalması, vergilerin eksik ya da hiç ödenmemesine neden olmakta ve sonuçta devletin vergi gelirlerini de azaltmaktadır. Kayıtdışı işlemler nedeni ile ödenmeyen vergiler bütçe açıklarına neden olmaktadır. (AKBULUT, TAHTAKILIÇ, 27)
Devletin vergi gelirlerinin azalması sonucu doğan bütçe açıkları da ya borçlanma ya da para basma yoluyla karşılanır. Bütçe açıkları, borçlanma yoluyla karşılandığı taktirde faiz oranlarını yükseltmekte dolayısıyla özel sektörün yatırım maliyetlerini arttırarak (dışlama etkisi) yatırımlarını azaltabilmektedir. Yatırımların azalması, işsizliği arttırarak işsiz kitlelerin kayıtdışı ekonomide çalışmasına neden olmaktadır. Bütçe açıklarının borçlanma yoluyla karşılanması sonucu artan faiz oranları nedeniyle kamu borçlanma maliyeti de artmakta, dolayısıyla bütçe açıkları daha da artımaktadır. Bütçe açıklarının Merkez Bankası aracılığıla para basılarak karşılanması, enflasyon oranının yükselmesine dolayısıyla gelir dağılımının bozulmasına neden olmaktadır. (SARILI, 146)
Açıkların kendisi enflasyonist beklentileri arttırmakta, para basma ve/veya iç ve dış borçlanma yöntemleriyle açıkların kapatılmaya çalışılması da enflasyonist baskıların ortaya çıkmasına yol açabilmektedir. Kayıtdışılık enflasyona ve yüksek enflasyondan kaynaklanan gelir dağılımında bozulmalara, istikrarsızlığın yol açacağı üretim ve yatırımlarda düşüşe ve işsizliğe durgunluk gibi krizlere ve diğer sosyal maiyetlere yol açabilmekte, kamu kesimi açıkları, hükümetin ekonomiyi yönlendirmede kullanacakları para ve maliye politikalarının etkinliği azaltmaktadır. (8.5 yıllık kalkınma planı, 2001-2005)
Devletin vergi gelirlerinin azalması sonucu doğan bütçe açıkları ya borçlanma ya da para basma yoluyla karşılanır. Bütçe açıkları, borçlanma yoluyla karşılandığı takdirde faiz oranları yükselmekte dolayısıyla özel sektörün yatırım maliyetlerini artırarak yatırımları azaltmaktadır. (YOLSUZLUK, 2007)
Kayıt dışı üretilen mal ve hizmetlere, vergisinin ödenmemesi nedeniyle daha düşük bedelle satılma imkânı verilerek dürüst vergi mükellefleri açısından haksız rekabet ortaya çıkmaktadır. Kayıt dışılığın olduğu sektörlerde vergi, sigorta ve diğer kesenekler ödenmediği için bu sektörler lehine bir durum ortaya çıkar. Diğer taraftan, resmi kayıtların tutulduğu sektörlerde faaliyette bulunanların, vergi, sigorta ve diğer keseneklerden dolayı üretim maliyetleri artmaktadır. Bunun sonucunda, dürüst vergi mükellefleri açısından haksız rekabet ortaya çıkmaktadır. Kayıt dışı ekonomi nedeniyle, üretim kaynakları vergilendirilmeyen sektörlere kayabilmekte ve dolayısıyla kaynaklar da verimsiz alanlarda kullanılabilmektedir. Kaynak dağılımında etkinliğin sağlanamaması ve kaynakların verimli olarak kullanılamaması, ekonominin sağlıklı ve dengeli büyümesini de engellemektedir. (YOLSUZLUK, 2007)
Kayıt dışı üretilen mal ve hizmetlere, vergisinin ödenmemesi nedeniyle daha düşük bedelle satılma imkânı verilerek dürüst vergi mükellefleri açısından haksız rekabet ortaya çıkmaktadır. Kayıt dışı ekonomide faaliyet gösteren firmalar yakalanmadıkları sürece yasal yükümlülüklerinden kurtulacakları için, kayıtlı firmalardan daha rekabetçi bir fiyat politikası izleyebilirler. (ÇETİNTAŞ, VERGİL, 2003:4)
Ekonomik faaliyetleri kayıt altında almayan, faturasız satan tacir ise almış oldukları vadeli çekleri vadesinde tahsil edemediğinden, hakkını aramak için hukuki girişimlerde bulunmak açısından güçlüklerle karşılaşır. (KIRKULAK, s.158)
Büyük oranlara ulasan kayıt dışı ekonomi, devletin bütün plan ve programlarını alt üst ederek, birçok yönetsel hatalara düşülmesine neden olmaktadır. Verilerin sağlıksız olması, bazen var olan sorunu yokmuş ya da farklı bir sorunmuş gibi gösterebilmektedir. Dolayısıyla, çağdaş iktisatçıların, uzmanların sağlam ve güvenilir bilgi kaynağı olması gereken çalışmaları, araştırmaları, ölçülemeyen ekonominin varlığı nedeniyle güvenilirliğini büyük ölçüde kaybedebilmektedir. (KILIÇBAY, 1995: 204)


3.1.1.2.Mali Sonuçlar
Vergi kaçakçılığının, diğer bir kaçakçılığa sebep olmasının bir sonucu da vergi yapısının değişmesine neden olmasıdır. Devlet, gelirini arttırmak amacıyla vergi oranlarında yapacağı yükselme, kaçakçılığı daha cazip hale getireceğinden yeni vergi gizlemelerine neden olacaktır. Kayıt dışı ekonomi, sosyal güvenlik ve vergi tabanını aşındırarak vergi tahsilâtında bir azalışa, dolayısıyla daha büyük bütçe açıklarına ve hem doğrudan vergilerde hem de dolaylı vergilerde daha büyük bir artışa neden olabilir. Bu durum ise sonuçta artan vergileme-sürekli büyüyen kayıtdışı ekonomi şeklinde bir kısır döngü yaratabilir. (ÇETİNTAŞ, VERGİL, s.20)
Kayıt dışılığın en önemli nedenlerinden birisinin de yüksek vergi oranları olduğu düşünülürse, kayıtlı kesimin vergi yükünün arttırılması, bu kesim, aleyhine olan adaletsizliği daha da arttırmaktadır. (8.BEŞ YILLIK KP, 2001-2005)
Kayıt dışı ekonomi sayesinde bazı kişiler vergi dışı kalmış gelir elde etmiş olurlar. Bundan dolayı vergisini tam ödeyenlerle ödemeyenler arasında adaletsiz bir durum ortaya çıkmaktadır. Vergi yükünün adaletsiz dağılımı gelir dağılımında da adaletsizliğe neden olur. Kayıtdışı ekonomi içinde gerçekleştirilen faaliyetlerden vergisiz kazanç elde edilirken kayıtlı ekonomide kazanç üzerinden vergi ödenmesi, bununla beraber kayıt dışı ekonomide bulunanların kayıtlı ekonomidekilerle beraber devletin sunduğu hizmetlere talepte bulunması ve bu durumda gelirlerin kamu harcamalarını karşılayamaması halinde kayıtlı ekonomidekilerin vergi yüklerinin arttırılması ile kayıt dışı ekonomide bulunanların devletin vergi-transfer harcamaları mekanizmasının dışında kalmaları gelirin adil dağılımı konusunda problem doğurmaktadır. (YILMAZ, s.98)
Vergi kayıpları ve bunların sebep olduğu bütçe açıkları, kayıtdışılığın en önemli mali sonucudur. Kamu yönetiminin yerine getirmek zorunda olduğu savunma ve iç güvenlik ile adalet, eğitim, sağlık ve altyapı gibi pek çok hizmet, kamu harcamalarının aşağı çekilmesini güçlendirmektedir. Kamunun asli gelir kaynağı olan vergiler yeterince toplanamayınca da büyüyen açıkları sorunu ortaya çıkmaktadır. Bunun sonucu da kamusal hizmetlerin zamanında ve etkin olarak gerçekleştirilmesi zorlaşmaktadır. Bu da yaşam kalitesinde ve refah düzeyinde düşme anlamına gelmektedir.

Kayıt dışı ekonomi, vergi sistemini ve vergi idaresini olumsuz etkilemekte idarenin vergi toplama kabiliyetini ve etkinliğini azaltmaktadır. Ayrıca, vergi tabanının aşınmasına ve kaynakların gözlem ve kontrol dışına çıkmasına yol açmaktadır. Vergide adalet ve eşitlik ilkesi, vergisini düzenli ödeyen kayıtlı kesim aleyhine bozulmakta, idare ile mükellefler arasında kopukluk başlamakta ve vergi zihniyetinin oluşması güçleşmektedir. (K.D.EKONOMİ, 2007)
3.1.1.3. Sosyal  Sonuçlar
Kayıt dışı faaliyetlerin artması, toplumun ahlaki değerlerinin bozulmasına ve yasadışı faaliyetlerin yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Zira yasal olmayan şekilde, haksız ve kolay yoldan para kazanma düşüncesinin kabul görmesine neden olmaktadır. (ŞEKER, 1995:87)
Yasa dışı faaliyetlerin yayınlaşması, bireylerin devlet otoritesine olan güvenlerini azaltır. Devlete olan güvenlerinin azalması sonucu, bireyler sorunlarını yasa dışı yollarla çözme yoluna gidebilir. Özellikle bireyler sorunlarını rüşvet suistimal yoluyla ya da yasa dışı örgütler yoluyla giderebilirler. Kayıt dışı ekonomi devlete karşı bir başkaldırı, diğer bir deyişle ekonomik anarşi yaratır, moral değerleri bozar.(ALTUĞ, 1994: 66)
Ahlaki değerler üzerinde ortaya çıkan bu yozlaşma, kıblen devlere ve tonluma karşı suç işlemeye yöneltir. (SARILI, s.147)
Yasa dışı faaliyetlerin yaygınlaşması, bireylerin devlet otoritesine olan güvenlerini azaltır. Devlete olan güvenlerinin azalması sonucu, bireyler sorunlarını yasa dışı yollarla çözme yoluna gidebilirler. Özellikle, bireyler sorunlarını rüşvet, suiistimal yoluyla veya ‘mafya’ olarak bilinen yasa dışı örgütler yoluyla çözme yoluna gidebilirler. (YOLSUZLUK, 2007)
Kayıtlı faaliyette bulunanlar, yaygın kayıt dişiliği gördükçe devlet otoritesine olan güvenlerini kaybetmekte, kayıt dışı faaliyette bulunanlar da, kayıt dişiliğin doğası geresi ilişkilerini yasal düzenlemeler ve genel ve açık kurallar dışında yürütmektedir. Bütün bunlar, hukuk ve adalet sisteminin etkinliğinin kaybolması, yeraltı ilişkilerinin buradan doğacak boşluğu doldurması ve toplumda suç ve suçlu sayısının artması anlamına gelmekte, sosyal acıdan sakıncalar yaratabilmektedir. (8.BEŞ YILLIK KP, 2001-2005)
Kayıtdışı ekonominin ekonomik ve mali sistemde yol açtığı olumsuzlular yanında, sosyal hayatta da olumsuz etkileri söz konusudur.
Kayıtdışılığın boyutlarının, özellikte yasadışı-kayıtdışı faaliyetlerin genişlemesi toplumun moral ve ahlaki değerlerinin bozulmasına ve anti-sosyal davranışların yayılmasına sebep olmaktadır. Yasadışı faaliyetler, toplumun zararlı ve ahlakdışı olarak gördüğü, kötü olarak nitelendirdiği fuhuş ve kumar ile çeşitli kaçakçılık ve uyuşturucu satışı ve kullanımı gibi faaliyetlerdir. (KAYITDIŞI EKO. 2007)
3.1.1.4.Çalışma Hayatına Yönelik Sonuçlar
Çalışma hayatı ile ilgili olumsuz sonuçlar büyük ölçüde kayıt dışı istihdamdan kaynaklanmaktadır. Kayıt dışı istihdamın büyük boyutta olması ile birlikte çalışan nüfus sosyal güvenlik şemsiyesi altında kapsanamamakta, yeterli prim toplanamamakta, sosyal güvenlik kuruluşları da, başta finansman zorlukları olmak üzere çeşitli zorluklarla karşılaşmakta ve kendilerinden beklenen hizmeti etkin olarak yerine getirememektedir. Genelde vergi, fon, prim gibi yükler olmadan yaratılan bu kayıt dışı istihdam da primler ödenmediği için sosyal güvenlik sisteminin finansmanı sorun olmaktadır. (KIRKULAK, s.158)
Kayıt dışı ekonomi söz konusu kuruluşlarda aktüel dengelerini bozar ve açıkların bütçeden karşılanması, kamu hizmetlerine daha az kaynak ayırmak ve devletin borçlanması gibi, iktisadi istikrarı bozucu etkiler yaratır. (KORKMAZ, 2003)
Kayıt dışı ekonomide faaliyet gösteren firmalar, sosyal güvenlik primi ödemedikleri için devletin vergi gelirlerini azaltarak, düşük gelir gruplarına devletçe sağlanan sosyal transferleri sınırlandırabilir. Azalan sosyal transferler, düşük gelirli grupların yaşam şartlarım daha da zorlaştırarak, sosyal ve siyasal huzursuzluklara neden olabilir. (ÇETİNTAŞ, VERGİL, s.20)
Kayıtdışı istihdam, her şeyden önce sosyal güvenlik sisteminin etkinliğini bozmaktadır. Kayıtdışı istihdam demek, çalışanların gerekli vasıflara sahip olmaması ve asgari yaş haddi, asgari ücret fazla mesai ve işyeri standartları gibi konulardaki düzenlemelere uyulmaması, gerekli sosyal güvenlik, vergi ve diğer fonların eksik ödenmesi veya hiç ödenmemesi demektir. Böyle olunca, çalışan nüfus sosyal güvenlik şemsiyesi altında kapsanamamakta, yeterli prim toplanamamakta, sosyal güvenlik kuruluşları da, başta finansman zorlukları olmak üzere çeşitli zorluklarla karşılaşmakta ve kendilerinden beklenen hizmetleri etkin olarak yerine getirememektedirler.
Kayıt dışı ekonomide iş kesitlere ayrılmakta, işletmeler küçülürken işçi sayısı azalmakta, sendikalaşma gereksinimi ortadan kalkmakta ve işçilerin daralan iş sahalarında iş bulma imkânlarının sınırlılığı pazarlık güçlerini kırmaktadır. (AKBULAK, TAHTAKILIÇ, s.28)
Kayıt dışı istihdamın bir diğer yönü de, kayıt dışı çalışanların sendikal haklardan yoksun olmasıdır. Çeşitli gerekçelerle kayıt dışı çalışma durumunda olanlar, sendikasız ve sosyal güvenlik kapsamı dışında olma, çalıştıkları iş yerinin ruhsatsız olması gibi nedenlerle, sağlıksız ortamlarda, iş yeri ve iş güvenliği olmadan, pazarlık gücünden yoksun ve korunmasız, istismara açık ve sigortasız olarak çalışma zorunda kalmaktadır. (8.BEŞ YILLIK KP, 2001-2005)
İstihdam üzerindeki vergi yükü boyutlarının taşınmaz noktaya geldiği ve kayıtlı işletmeler açısından haksız rekabete yol açtığı söylenebilmektedir. Nitekim işveren kesimi, sosyal güvenlik primlerinin ve diğer istihdamla ilgili kesintilerin yüksekliğinin, özellikle işçi sayısına bağlı olarak işletmelere getirilen yükümlülüklerin kayıtdışı istihdamı büyüttüğünü söylemektedir. Aynı biçimde, çalışma hayatı ile ilgili düzenlemelerin küresel rekabet şartlarında işletmelerin esneklik ihtiyacına cevap verememesi ve giderek yaygınlaşmakta olan standart dışı istihdam türlerini kapsamasının kayıtdışı istihdamda rol oynadığı da ileri sürülmektedir.
3.1.1.5. Refah Kaybı
Kaynaklardan bir kısmının vergi ve benzeri yükümlülüklerin yüklediği maliyetlerden kurtulmak amacıyla kayıt dışı ekonomiye kayması ekonomideki kaynak dağılımını olduğu kadar gelir dağılımını da etkileyerek refah kaybı yaratmaktadır.
Bir ülkenin genel refah düzeyini gösteren başlıca gösterge, o ülkenin kişi başına düşen milli geliridir. İşte, kayıtdışılık demek ülkede gerçekleştirilen üretimlerin ve elde edilen gelirlerin, yapılan tüketim ve yatırım miktarlarının tamamen kapsanamaması ve kaynakların çeşitli kesimler ile sektörler arasında nasıl dağıldığının doğru belirlenememesi demektir. Böyle bir durumda, milli gelir rakamları eksik ifade edilmiş olacak ve ülkenin refah düzeyi ile verimlilik göstergeleri olduğundan düşük görünecektir. (KAYIT DIŞI EKO. 2007)
3.1.2.Kayıtdışı Ekonominin Olumlu Sonuçları
Kayıt dışı ekonomi bazen resmi ekonomi üzerinde olumlu etkilere sahip olabilir. Kayıt dışı ekonominin olumlu sonuçlarına örnek olarak işsizliği azaltması, tüketici üzerindeki enflasyonist baskıyı hafifletmesi, düşük fiyatla mal arzı ve sermaye birikimine katkıda bulunması gösterilebilir. (DURA, s.7)
Bunlara ek olarak kayıt dışı ekonominin katılımcılarına daha fazla özgürlük, çalışma saatlerinde ve koşullarında esneklik sağlaması da gösterilebilir. Kayıt dışı ekonominin olumlu etkilerinden ilki olarak kayıt dışı ekonomi ile GSMH seviyesi arasında gösterilen pozitif yönlü ilişki gösterilmektedir. Kayıt dışı ekonominin boyutunun arttığı durumda GSMH seviyesinin daha yüksek olması başlıca iki sebebe dayandırılmıştır. Bunlardan ilki, kayıt dişiliğin arttığı dönemlerde ücret ödemelerinden vergi kesilmeyeceği için emek talebinin emek fiyatına esnekliğinin yüksek olduğu varsayımı altında, emek talebinin artacağıdır. Yani kayıt dışı ekonomi istihdamı artıracaktır. Çünkü işverenler daha düşük isçilik maliyetleriyle karşılaşacaklar, isçilerin ise reel ücretleri artacaktır, ikincisi ve daha da önemli olanı ise, GSMH kendi basma tüketim düzeyinden etkilenecek ve tüketimin artmasıyla çarpanın etkisiyle GSMH seviyesi yükselecektir.(KILDİŞ, s.103)
Kayıt dışı ekonomi kaynak dağılımı ile gelir dağılımında iyileştirici etkiye sahip olduğu ve ekonomik büyüme ile istikrar üzerinde de olumlu etkiye sahip olduğu söylenebilir. Kayıt dışı işlemler ekonomide yarattığı talep nedeniyle işsizliği ve yoksulluğu azaltıcı unsurlar taşımakta, gelir dağılımına olumlu yönde katkı sağlamaktadır.(AKBULAK, TAHTAKILIÇ, s.27)
Kayıt dışı ekonominin kaynak dağılımında etkinliği sağladığı görüşünün iki ayağı vardır. (YILMAZ, s.105)
Birincisi Kayıt dışı ekonominin kaynakları kayıtlı ekonomice tahmin edilmemiş bireysel ve toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda dağıtılması, bireysel ve toplumsal refahı arttırmaktadır. Güdümlü ekonomilerde merkezi idarenin kaynak ayırmayacağı mal ve hizmetlerin kayıt dışı ekonomice üretilerek tüketicilere sunulması, kaynakların ihtiyaçları doğrultusunda yemden dağılımını sağlar. Bu da toplumsal refahı arttırır.
İkincisi, düzenli bir işte çalışma imkânına sahip olmayan emeğin istihdamına olanak sağlamasıdır. Atıl faktörler kayıt dışı ekonominin üretim sürecine katılma imkânına sahip olurlar.
Bazı kişiler, ekonomik faaliyetlerini kayıt dışında tutarak daha az vergi öderler. Bu da vergiye tabi geliri azaltmak suretiyle fiili vergi oranında düşüş meydana getirir. Bu düşüş, kullanılabilir geliri artırır. Bu durumda ekonomide kullanılmayan yani atıl kapasite varsa marjinal tüketim eğilimine de bağlı olarak tüketim mallarına talep artar, dolayısıyla yatırım mallarına olan talep seviyesi yükselir ve sonuçta yatırımların artmasıyla MG seviyesi yükselişe geçer.(KILDİŞ, s.107)
Kayıt dışı ekonomide bürokratik işlemler ve gereksiz giderler olmadığından kaynaklar doğrudan mal ve hizmet üretimine kanalize olmakta, maliyetler düşmekte, işletme sermayesi gereksinimi azalmakta, üretim artmaktadır. (AKBULAK, TAHTAKILIÇ, s.27)
Daha bol kaynağa kavuşan firmalar faaliyet alanlarını ve istihdamı yükselttikçe hem kendileri yararlanır, hem de dışsallık etkisi ile çevresel yarar sağlar ve ekonomici canlandırabilir.(ÖNDER, s.22)
Vergi kaçakçılığı vergiye tabi geliri azaltmak suretiyle fiili vergi oranında düşüş yaratır. Bu düşüş vergi kaçıranların kullanılabilir gelirini artırır. Bu durumda ekonomide kullanılmayan, yani atıl kapasite varsa marjinal tüketim eğilimine de bağlı olarak tüketim mallarına talep artacak, dolayısıyla yatırım mallarına olan talep seviyesi yükselecek ve sonuçta yatırımların artmasıyla milli gelir seviyesi yükselecektir.
Kayıt dışı ekonomide vergi ve sosyal güvenlik yükümlülüklerinin getirdiği yüklerden kurtulmanın sağladığı düşük maliyetle üretim yapma olanağı kayıtlı ekonomiye göre düşük fiyatla mal arz edebilme olanağı sağlar. Bu durum değişik etkiler doğurur; bir taraftan kayıtlı ekonomilere göre düşük fiyatla mal ve hizmet satın alabilmesi sebebiyle tüketicilerin elde ettikleri “tüketici rantı” ve vergi ile benzeri yükümlülüklerden kurtulma sebebiyle üreticilerin elde ettikleri “üretici rantı” ekonomide ilave talep yaratır. İlave talep ekonomik canlılık demektir. Diğer taraftan, düşük fiyatla mal üretebilmek ulusal olduğu kadar uluslararası alanda da rekabet avantajı sağlar. Aynı zamanda düşük fiyatla mal ve hizmet arz etmenin enflasyon üzerinde de etkisi vardır. Kayıt dışı ekonomi enflasyonun bireylerin satın alma güçleri üzerindeki etkisini azaltır ve daha fazla satın alma gücü sağlar. (YILMAZ, s.106)
Devletin bastığı para (emisyon) ve aldığı iç ve dış borçlar kayıtlı ekonomiden kayıt dışı ekonomiye transfer edildiğinde, çoğaltan etkisi artırarak tasarrufları yatırıma dönüştürme hızını, oranını ve büyüme hızını arttırmaktadır. (AKBULAK, TAHTAKILIÇ, s.27)
Kişi ve kurumlar, vergiyi oto-finansman yöntemi olarak kullanarak büyümelerini sürdürebilmektedirler. Ekonomik büyümenin öncelikli tercih edildiği bir ülkede; eğer alman vergilerle devlet tarafından gerçekleştirilen büyüme oranı, bu vergiler mükelleflerin elinde kalsaydı saklanacak büyümeden daha düşük ise, kayıt dışı çalışmanın olumlu sonuçlar meydana getireceği ileri sürülebilir. Aynı zamanda, kayıt dış: çalışan ekonomik birimlerin kayıtlı ekonomik birimler karşısındaki rekabet avantajı ve hareket yeteneği dikkate alınırsa ekonomik büyüme ivme kazanabilir. Böyle bir dununda devletin vergi gelirlerinde azalma olmakta fakat sosyal patlamalar da engellenmekte ve buna ilave olarak ekonomiye canlılık getirilmekte resesvon ve depresyon görülmemektedir.(KILDİŞ, s.208)

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
4.1. TÜRKİYE’DE KAYITDIŞI EKONOMİ VE BOYUTLARI
Kayıt dışı ekonomisinin en fazla büyüdüğü ülkeler; enflasyonun sürekli olduğu, haksız ve spekülatif kazançların arttığı, gelirin adaletsiz dağıtıldığı, ekonominin denetim dışı kaldığı ülkelerdir. (DURA, 1997: 6)
Son yıllarda, Türkiye’de yaşanan kronik enflasyon, spekülatif kazançların yoğun olması, gelir dağılımındaki aşırı adaletsizlikler ve ekonomik faaliyetlerin denetim dışında kalması kayıt dışı ekonominin boyutunun genişlemesine neden olmuştur. Bazı ekonomik faaliyetlerin niteliği bu faaliyetlerin kayıt altına alınmasını güçleştirir. Bu tür faaliyetlerin başında tarımsal faaliyetler gelmektedir. Dolayısıyla, tarıma dayalı hammadde kullanan sektörlerde de kayıt dışı ekonomi daha büyüktür. Özellikle tarıma dayalı hammadde kullanan tekstil sektöründe kayıt dışı ekonominin geniş boyutta olduğu tahmin edilmektedir.
Kayıt dışı ekonominin ortaya çıkışı farklı ülkelerde farklı nedenlere dayanmaktadır. Gelişmiş ekonomilerde kayıt dışılık ve nedenleri genellikle vergisel faktörler ve işgücü piyasasına yönelik düzenlemeler gibi faktörler tarafından belirlenirken gelişmekte olan ülkelerde bu faktörlerin yanı sıra ekonomiyi etkileyen nüfus artışı ve kentsel göç gibi demografik etmenler de etkin olabilmektedir.
Kayıt dışı ekonomi / milli gelir oranı Fransa, Almanya, Japonya, Norveç, İsviçre ve İngiltere’de yüzde 0-10 arasında; Belçika, Kanada, İtalya ve ABD’de yüzde 10-20 arasında; Hindistan’da yüzde 10-50 arasında; Peru’da yüzde 40 olarak hesaplanmakta, Türkiye’de DİE’nin Milli Gelir Hesaplarında bu oran yüzde 25 olarak dikkate aldığı bilinmektedir. (ALTUĞ, 1994b: 62)
Türkiye’de kayıt dışı ekonominin boyutları konusunda farklı tahmin yöntemleri kullanılarak bazı araştırmalar yapılmış ve bu araştırmalar sonucunda da çok farklı değerler tespit edilmiştir.
“ALTUĞ’un 1992 yılında, kayıt dışı ücret yaklaşımına göre yapmış olduğu araştırma sonucunda kayıt dışı ekonominin gayri safi milli hasıla içindeki payı % 35
DERDİYOK’un 1991 yılında, vergi inceleme yaklaşımına göre yapmış olduğu araştırma sonucunda kayıt dışı ekonominin gayri safi yurtiçi hasıla içindeki payı % 40,4,
HAKİOĞLU’nun 1984 yılında, ekonometrik yaklaşım yöntemine göre yapmış olduğu araştırma sonucunda kayıt dışı ekonominin gayri safi milli hasıla içindeki payı % 137,8,             ÖZSOYLU’nun 1990 yılında, GSMH yaklaşımına göre yapmış olduğu araştırma sonucunda bu oran % 7,5,
KASNAKOĞLU’nun 1990 yılında, ekonometrik yaklaşıma göre yapmış olduğu araştırma sonucunda bu oran % 7,7 ile % 9 arasında,
KOÇOĞLU’nun 1987 yılında, duyarlılık analizinin sonucuna göre bu oran yüzde 19,6 ile % 26,5 arasında
TEMEL, ŞİMŞEK ve YAZICI’nın 1991 yılında, ekonometrik yaklaşıma göre yapmış oldukları araştırma sonucunda bu oran % 7,8 çıkmıştır.”
Tablo:2 Türkiye’de Kayıtdışı Ekonominin Boyutlarını Ölçmeye Yönelik Olarak Yapılan Tahminler
ARAŞTIRMACILARTAHMİNYÖNTEMLERİYILKAYITDIŞI EKONOMİ/GSMH (%)
ALTUĞKayıtdışı ücret yaklaşımı199235.000
DERMİYOK T.-parasalcı yaklaşım-vergi yaklaşımı(vergi incelemelerine göre)-1984-1991 27.3040.40
HAKİOĞLU D.Parasalcı yaklaşım-ekonomektik1984137.80
ÖZSOYLU A.F.-GSMH yaklaşımı-parasalcı yaklaşım-İşlem hacmi yaklaşımı-1990-1993-19937.5012.98.5
KASNAKOĞLUParasalcı yaklaşım-Ekonometrik19909.338
TEMEL A.ŞİMŞEK A.YAZICI K.-Harcamalar Yaklaşımı-Vergi Yaklaşımı-Parasalcı Yaklaşım
(işlem hacmi yaklaşımı)
-1991-1991
-1991
1.5016.40
1.91
Kaynak: (AYDEMİR, a.g.e.. s.35, ÖZSOYLU, a.g.e..s.116)

Bu araştırmaların sonuçları göstermiştir ki, kayıt dışı ekonominin büyüklüğünün tahmin edilmesinde aynı yöntemler dahi kullanılsa farklı sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı, Türkiye’de kayıt dışı ekonominin büyüklüğü konusunda kesin bir rakam vermek oldukça güçtür. Ancak son yıllarda, Türkiye’deki kayıt dışı ekonominin milli gelire oranı yüzde 50’nin üzerine çıktığı tahmin edilmektedir.
İster gelişmiş ister de gelişmekte olan ülke ekonomilerinde kayıt dışılığın ortaya çıkışında temel nokta müteşebbislerin teşebbüsleri ile ilgili bilinçli ya da bilinçsiz gerçekleştirdikleri kar-zarar analizidir. Müteşebbisler kayıt dışında güvenlik yükleri gibi çeşitli maliyetleri azaltma yoluna gidebilirler. Kayıt dışı tercihinin, maliyetleri azaltan yapısıyla beraber kamu hizmetlerinden faydalanamama, finansal hizmetlerden faydalanamama ve kayıtlı çalışan işletmelerle iş yapamama gibi maliyetleri artıran bir yapısı da vardır. Bu noktada müteşebbisler kayıt içinde çalışmanın kar ve zarar analizinin yanı sıra kayıt dışında çalışmanın da kar ve zarar analizini yaparak kayıt içinde veya kayıt dışında çalışma kararlarını verirler.
Müteşebbislerin kar-zarar analizlerinde kullandıkları ve kayıt dışında çalışma kararlarını verirken analizlerine dâhil ettikleri değişkenler ve bu değişkenleri şekillendiren ekonomik olgular kayıt dışı ekonominin ortaya çıkış nedenleri olarak ekonomik, kurumsal ve sosyal başlıklar altında incelenebilir.
4.1.1.Türkiye’de Kayıtdışı Ekonominin Ortaya Çıkış Nedenleri
4.1.1.1.Ekonomik Faktörler
Türkiye açısından demografi-istihdam-büyüme ilişkisi birçok bakımdan olduğu gibi, kayıt dışının geleceği bakımından da önemlidir. Türkiye’nin genç nüfusunun yaşlı Avrupa için bir avantaj teşkil edeceği zaman zaman ileri sürülmektedir. Bu görüşe göre, önümüzdeki yıllarda Avrupa’da belirecek olan işgücü açığı Türkiye tarafından kapatılacaktır. Türkiye bu anlamda Avrupa sosyal devletinin kurtarıcısı olacaktır. Türkiye’nin demografik açıdan bir avantajı olduğu açıktır.
Ancak bu potansiyelin gerçek bir avantaja dönüştürülmesi, çalışma hayatına potansiyel olarak katılabilecek olanların gerçekten de çalışma hayatına katılmalarının sağlanması ile mümkün olacaktır. Bunun için milli ekonominin daha fazla iş olanağı yaratması gerekmektedir. Oysa ki 1980-2003 döneminde ekonomide net olarak 5.1 milyon yeni iş yaratılırken aynı dönemde çalışma yaşına gelen nüfusun sayısı 21.6 milyon artmıştır. Dolayısıyla geçtiğimiz 20 yıllık dönemde Türkiye bu demografik avantajdan doğrusu pek istifade edememiştir. Demografik dinamikler işsizliği ve kayıt dışı istihdamı artıran bir nitelik kazanmıştır.
Türk ekonomisinin yeterince yeni iş yaratamadığını kanıtlayan bir diğer gösterge ise, istihdamın büyüme elastikiyetidir. Bu oran her yüzde birlik büyümenin (kayıtlı) istihdamı bir senelik bir geçiş dönemi sonrasında ne kadar artırdığını göstermektedir.
Türkiye’nin 1994-2004 dönemindeki katsayısı yalnızca 0,08 çıkmaktadır. Başka bir deyişle, her yüzde birlik büyüme net istihdamı yalnızca on binde sekiz oranında artırmıştır. Bu oranın diğer ülkelerle karşılaştırıldığında düşüklüğü Türk ekonomisinin istihdam yaratma kapasitesinin zayıflığına işaret etmektedir.
Kayıt dışılığı teşvik eden unsurların arasında sınai yapı da yer almaktadır. Serbest pazar ekonomilerinde istihdamın büyük çoğunluğu özel sermayeye ait işletmelerde yaratılmaktadır. Bu işletmelerin serbest pazar ekonomisinin şartlarına ayak uydurabilmeleri ve gittikçe artan rekabetçi düzen içinde hayatta kalmaları ve dolayısıyla kayıt içinde kalmaları ve kayıt içi istihdam yaratabilmeleri verimliliklerine bağlıdır.
İşletmelerin verimliliğini etkileyen birçok unsur bulunmaktadır. Ancak bunların arasında işletmelerin büyüklüğü gibi yapısal unsurlar özel önem taşımaktadır. Türkiye, Küçük ve Orta Boy İşletmelerin ağırlıkta olduğu bir ekonomik yapıyı haizdir.
Türkiye’deki KOBİ’ler, ölçek itibariyle KOBİ tanımının alt sınırında yoğunlaşmışlardır. DİE 2002 rakamlarına göre Türkiye’deki KOBİ’lerin % 96,32’si mikro ölçekte olup 9 veya daha az çalışanı bulunmaktadır. Bu yapı KOBİ’lerin gerek ölçek ekonomilerini yakalamaları gerek uzun vadeli büyümelerini sağlayacak kurumsal ve beşeri kaynakları yaratıp geliştirmeleri bakımından ciddi bir engeldir.
4.1.1.2. Kurumsal Faktörler
Vergi konusunda mükelleflerin faaliyetlerini kayıt dışı olarak gerçekleştirmelerini vergi oranları, vergi kaçağının yakalanma olasılığı ve vergi cezalarının şiddeti gibi değişkenler belirlemektedir. Kamu idaresi tarafından belirlenen vergi oranlarının ve vergi dışı mali yüklerin yüksek olması kayıt dışılığı artıran kurumsal faktörlerin en önemlilerindendir.
Vergi oranlarının ve vergi dışı maliyetlerinin yanında kamu idaresinin denetim kapasitesinin zayıf olması, cezai yaptırımların yetersizliği ve sıkça gerçekleştirilen vergi afları da kayıt dışı ekonomik faaliyetleri teşvik etmektedirler.
Kamunun üretimden vergi olarak aldığı pay ve vergi dışı mali yükümlülüklerin boyutu arttıkça, mükellefler bu yükümlülüklerden kurtularak üretim maliyetlerini düşürmek ve net gelirlerini yükseltmek için faaliyetlerini mümkün olduğu kadar kayıt dışında tutmak istemektedirler. Vergi oranlarının yüksek olması mükelleflerin kamuya ödemeleri gereken tutarı artıracağından, vergi ödemeden kayıt dışında çalışmanın getirisini de arttırır. Bunun yanında vergi kaçağının yakalanma olasılığının yüksek olması ve vergi cezalarının caydırıcı nitelikte olması ise vergi kaçırmanın riskini arttırır ve kayıt dışına çıkışları engeller. Sosyal güvenlik primleri, iş ve işçi sağlığı ile ilgili düzenlemeler, çevre koruması ile ilgili düzenlemeler gibi vergi dışı mali yükler mükellefler için maliyetleri yükseltir ve kayıt dışılığı teşvik eder. Vergi dışı mali yük olarak adlandırılan bu çeşit yasal düzenlemeler piyasada çalışan işletmelere ilave mali yükler getirmektedir ve maliyetlerini düşürmek isteyen işletmeler de yasal düzenlemelere tabi olmamak için kayıt dışı çalışmayı tercih etmektedirler.
Bu saptama, Türkiye’deki kayıt dışı istihdamı açıklama bakımından da önem taşımaktadır. İstihdam üzerindeki vergisel yüklerin ağırlığı, istihdamın kısmen veya tamamen kayıt dışına kaymasına yol açmaktadır. Brüt gelir ile net gelir arasındaki makas açıldıkça, kayıt dışı istihdamın cazibesi artmaktadır.
4.1.1.3.Sosyal Faktörler
Kayıtdışı ile mücadelede ve kayıtdışını önlemede toplumsal değer yargıları büyük önem taşımaktadır. Aynen yolsuzlukla mücadelede olduğu gibi kayıtdışının doğmasını ve büyümesini engelleyen en önemli faktörlerden biri “peer pressure” olarak adlandırılan çevre baskısıdır.
Bu çevre baskısının oluşabilmesi için toplumun ahlaki değerlerinin kayıtdışını dışlaması ve bu dışlamanın da bir toplumsal norm haline gelmesi şarttır. Böyle bir toplumda çevre baskısı kendinden dengeleyici bir rol oynayacak ve kayıtdışının büyümesini engelleyecektir. Buna karşılık bu tip bir toplumsal normun oluşturulamadığı ülkelerde bu kez tam tersine kayıtdışını arttıran bir süreç söz konusudur. Bu tip durumlarda kayıtdışı adeta kendi başına bir norm haline gelmektedir.
Toplumlarda değer yargıları uzun zaman zarfında sürekli tekrarlayan deneyimlerin sonucunda oluşmaktadır. Türkiye’de ise ahlaki değerlerin kayıtdışını dışladığı ve bu dışlamanın toplumsal bir norm haline geldiği bir sürecin yaşandığı söylenemez. Toplumsal değer yargılarının Türkiye’de kayıtdışılığın büyümesini engelleyecek bir şekilde gelişmemesinin, kayıtdışının büyümesine neden olan faaliyetlerin toplum tarafından dışlanmamasının ve hatta dışlanmaktan da öte bazı durumlarda meşru görülmesinin açıklaması, farklı sosyal dinamikler sonucu oluşan sosyal bilincin ne şekilde geliştiği incelenerek yapılabilir.
Türkiye’de sosyal bilincin doğru bir şekilde gelişememesinin en önemli nedenlerinden biri kronikleşmiş bir sorun olan kamu yönetiminde şeffaflığın sağlanamaması ve takiben vatandaşlarla devlet arasında bir güven eksikliğinin var olmasıdır. Ülkemizde devlet ile vatandaş arasındaki bu sorunlu ilişkiyi TESEV tarafından 2001 yılında sonuçları yayınlanan bir saha araştırması gözler önüne sermektedir. (Adaman, 2001)
Yazarlara göre “Türkiye genelinin kamu kurumlarına duyduğu güven son derece zayıf, kamu kurumlarının verdiği hizmetlerden aldığı memnuniyet de son derece düşüktür. Merkezi yönetim, TBMM ve siyasi partilere güvenmeyenlerin güvenenlerden fazla olduğunu ve özellikle de siyasi partilere güvenenlerin toplumun sadece %10’unu oluşturduğunu saptamış bulunduğumuzu hatırlatmak isteriz. Ayrıca, güven değerlerinin kurumlarla ilişkiye girildiğinde düşme eğilimi göstermesi, genelde güven konusundaki tabloyu daha da karamsarlaştırmaktadır. Kamunun verdiği hizmetlerden alınan memnuniyet değerleri de genelde düşüktür. Trafik polisi, vergi daireleri/maliyeciler ve gümrük kurumlarının hizmetlerinden memnun olmayanlar, toplam görüşmecilerin yarısından fazlasına karşılık gelmektedir.”
Vatandaş ile devlet arasında var olan güven eksikliğinin sosyal bilince ve dolayısıyla da kayıt dışı ekonominin büyüklüğüne olan etkisini gösterebilecek en iyi örnek Türkiye’deki vergi kaçağı ve bu kaçağın nedenleridir. Var olan güven eksikliği nedeniyle vatandaşların kafalarında vergi gelirlerinin hükümetler tarafından ne şekilde kullanıldığına dair soru işaretleri bulunmaktadır. Ödenen vergilerin vatandaşlara kamusal hizmet olarak dönmediği düşüncesinin baskın olması sonucunda vergi kaçırmak, devlete ödendiği taktirde atıl olacak bir paranın vatandaşın kendi cebinde kalması olarak algılanmaktadır.
Söz konusu ters ahlaki normların yaratılmasında Türkiye’de uzun yıllardır uygulanan kamu politikaları da etkili olmuştur. Örneğin, kayıtdışılık ile mücadelede kullanılabilecek toplumsal bir norm olan vergi ahlakının ya da emeğin kutsallığı hakkındaki toplumsal kanının gelişememesinin önemli bir nedeni de vergi kaçaklarının ve sigortasız işçi çalıştırmanın yetersiz denetimler sonucu yakalanamaması veya hükümetler tarafından çıkarılan mali aflar neticesinde bu suçların ceza almamasıdır. Sonuçta ödenen verginin ve emeğin kutsallığı üzerine inşa edilmesi gereken toplumsal normların gelişmesi de mümkün olamamaktadır. 

SONUÇ
Ülkemizin güncel konuları arasında yer alan kayıt dışı ekonomi ile ilgili araştırmaya yönelik olarak yapılan çalışmamızda ulaşılan sonuçları şöylece özetlemek mümkündür.
Kayıtdışılık kısaca her türlü ekonomik faaliyetin ilgili kamu kurum ve kuruluşuna bildirilmemesi şeklinde tanımlanabilir. Kayıtdışı ekonominin çalışma hayatına yansıması kayıtdışı istihdam şeklinde olmaktadır.
Türkiye’de kayıtdışı istihdam 1980’li yıllardan sonra özel sektörün ekonomi üzerinde etkinliğinin artması ile ortaya çıkmış ve günümüze kadar gelmiştir.
Ülkemizde kayıtdışı ekonominin azaltılması çalışmalarından başarıya ulaşabilmesinin, istenilen sonucun alınabilmesinin ekonomik yapıyı iyileştireceği, kişilerin yaşam standartlarını yükselteceği, ülkede düzen ve refahın artacağı bir gerçektir. Bu nedenle kayıtdışı ekonomiyi azaltma çalışmalarının konunun önemine varılarak, eğitim ve denetim yollarıyla tüm kurum ve kuruluşlar ve vatandaşların işbirliğiyle sürdürülmesi başarı yollarını açacaktır.
Kayıtdışı ekonominin kayda alınması, vergi gelirlerinin artırılmasını sağlayacaktır. Türkiye’de kayıtdışılığı, dolayısıyla vergi kayıp ve kaçağına sebep olan unsurlardan biri, belge düzeninin sağlıklı çalışmamasıdır. Belge ve kayıt düzeninin sağlıklı işlemesini temin amacıyla gereken önlemler bir an önce alınmalıdır. Ekonomik faaliyetler sonucunda ortaya çıkan, vergilendirilmesi gereken kar veya zararın sağlıklı tespiti, ancak tüm işlemlerin belgelendirilmesine ve yasal defterlere kaydedilmesi ile mümkündür.
Ülkemizin gelişmesi halkımıza eğitim, altyapı, yol, su elektrik gibi pek çok olanakların daha iyi sunulabilmesi vergilerin ödenmesi ile mümkün olmaktadır. Halka daha iyi hizmet getirebilmek için her ticari işlemin kayıt altına alınması gereklidir. Bu sayede ülkemizin kaynak sıkıntısı büyük ölçüde çözülecektir. Kayıtdışılığın sebeplenin ortaya çıkarılması, kayıtdışının önlenmesi ve vergi denetimi konusunda devlet gereken önlemleri almalıdır. Bu konuda vatandaşlar da sorumluluk duygusu içerisinde hareket ederek görevlerini yerine getirmelidir.
Sonuç, kayıtdışı ekonomi ne kadar iyi durumda olursa her kesim için sonuçları da o kadar olumlu olacağını düşünüyorum.

KAYNAKÇA
Adaman, Fikret; Ali Çarkoğlu Ve Burhan Şenatalar (2001). “Hanehalkı Gözünden Türkiye’de Yolsuzluğun Nedenleri Ve Önlenmesine İlişkin Öneriler.” TESEV, İstanbul.
Ahmet F. Özsoylu, Türkiye’de Kayıt Dışı Ekonomi (Bağlam Yayınları, 1996- İstanbul) S.11.
Ahmet Kılıçbay, Değişen Dünyada Türkiye Ekonomisi, İstanbul, 1995, S.204.
Akbulak Ve Tahtakılıç, “Kayıt Dışı Ekonomi Üzerine Düşünceler” S.27.
Akbulak Ve Tahtakılıç, “Kayıt Dışı Ekonomi Üzerine Düşünceler” S.28.
Altuğ, Osman   (1994a), Kayıt Dışı Ekonomi, Cem Ofset Matbaacılık, İstanbul. (1994b), “Kayıt Dışı Ekonomi: Vergiye Karşı Başkaldırı”, Görüş, Sayı: 14, Mart, 56-68.
Ankara Ticaret Odası, Hayatımız Mafya Raporu. 2004
Ardi Pulaj “Arnavutluk Nakit Ekonomiisyle Mücadele Ediyor”, Southeast European Times, 12
Aydemir, A.G.E., S.19.
Aydemir, A.G.E., S.19-20
Aydemir, Şinasi; Türkiye’de Kayıtdışı Ekonomi Maliye Hesap Uzmanları Derneği Yayını, İstanbul 1995.
Aydemir, Şinasi; KOBİ’ler Ve Kayıt Dışı Ekonomi, Türkiye Orta Ölçekli İşletmeler, Serbest Meslek Mensupları Ve Yöneticiler Vakfı, Kasım 1994 Ankara.
Berdal, A.G.E.P. 64
Bruce Bartlett, “Undeground Dwellers”, National Review, 14 July 2004,
Çetintaş, Vergil, A.G.M., S.15-16
Çetintaş Ve Vergil, “Türkiye’de Kayıt Dışı Ekonominin Tahmini”, S.19.
Çetintaş Ve Vergil, “Türkiye’de Kayıt Dışı Ekonominin Tahmini”, S. 20
DPT.A.G.E., S34
DPT, Kayıtdışı Ekonomi: Özel İhtisas Komisyonu Raporu. S.61
DPT, Kayıtdışı Ekonomi VIII Beş Yıllık Kalkınma Planı Özel İhtisas Komisyonu Raporu, 2001,S.3.
Dura, Cihan  (1997), “Kayıt Dışı Ekonomi Kavramı, Sebep Ve Etkileri, Ölçülmesi, Mücadele Yolları Ve Türk Ekonomisindeki Yeri”, Maliye Dergisi, Sayı: 124,  Ocak-Nisan, 3-12.
Dura, “Kayıt Dışı Ekonomi Kavranır Sebep Ve Etkileri, Ölçülmesi, Mücadele Yolları Ve Türkiye Ekonomisindeki Yeri”, S.7
Erdoğan Özötün, “Milli Gelir Ve Kayıtdışı Ekonomi,” Ekonomik Forum Dergisi, 2/1994, S.20.
Ergün Ergül, Kara Para Endüstrisi Ve Aklama Suçu (Yargı Yayınevi, 2001- Ankara), S.2.
Esfender Korkmaz, “Kayıt Dışı İstihdam”, 2003, Http://Www.Tisk.Org.Tr/İsvederg/Sub2001/Esfesde.Htm (16.11.2006)
Friedrich Scheide, “The Possibilities Of Reducing The Shadow Economy Through Majör Tax Reforms: An Emprical Investigation For Austıia”, Public Finance And Irregular Activitics, International Institute Of Public Finance 49th Congress, Berlin 23-26, August. 1993, S.6.

Güloğlu, A.G.M.. S.26

Güneri Akalın, “Kayıtdışı Ekonomi Sorunu Ve Yasa Tasarısı (II),” Vergi Dünyası Dergisi, (Sayı: 179, 1996), S.3
Hakan Çetintaş Ve Hasan Vergil, “Türkiye’de Kayıt Dışı Ekonominin Tahmini”, Doğuş Üniversitesi Dergisi, Sayı: 4, Ocak 2003, S.20
Hayrettin Gümüşkaya, Karaparanın Ulusal Ve Uluslararası Finans Düzenine Etkileri (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, MÜ-SBE, 1998- İstanbul), S.68
H. Çetintaş, H. Vergil, “Türkiye’de Kayıtdışı Ekonominin Tahmini,” Doğuş Üniversitesi Dergisi, (Sayı:4, 2003), S.15-16.
İsmail Çiloğlu, “Kayıtdışı Ekonominin İşleyişi Ve Kamu Bütçesine Etkisi,” Hazine Dergisi, (Sayı:12, Ekim- 1998), S.68.
İzzettin Önder, “Kayıtdışı Ekonomi Ve Vergileme,” İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, No:23-24, Ekim 2000-Mart 2001- İstanbul, S.5.
Kayıt Dışı Ekonomi, http://www.turkyasam.com/showthread.php?T=296857 (04.02.2007)
Kayıt Dışı Ekonomi, http://www.turkyasam.com/showthread.php?t=296857 (04.02.2007)
Kıldiş, “Kayıt Dışı Ekonominin Ulusal-Uluslararası Boyutu Ve Çözüm Önerileri”, S. 103.
Kıldiş, “Kayıt Dışı Ekonominin Ulusal-Uluslararası Boyutu Ve Çözüm Önerileri”, S. 107.
Kıldiş, “Kayıt Dışı Ekonominin Ulusal-Uluslararası Boyutu Ve Çözüm Önerileri”, S.208.
Kırkulak, “Türkiye’de Kayıt Dışı Ekonominin Vergilendirilmesi”, S.158.
M. Acar, N. Işık, “Kayıtdışı Ekonomi: Ölçme Yöntemleri, Boyutları, Yarar Ve Zararları Üzerine Bir Değerlendirme,” Erciyes Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, (Sayı:21, Temmuz-Aralık 2003), S.120.
Maliye Teftiş Kurulu Ve Ankara Üniversitesi S.B.F. Ortak Çalışması, “Kayıtdışı Ekonomi Ve Karapara Konferansı”, 8 Ocak 2003- Ankara, S.10.
Maliye Teftiş Kurulu Ve Ankara Üniversitesi S.B.F. Ortak Çalışması, “Kayıtdışı Ekonomi Ve Karapara Konferansı”, 8 Ocak 2003- Ankara, S.11.
Maliye Teftiş Kurulu Ve Ankara Üniversitesi S.B.F. Ortak Çalışması, “Kayıtdışı Ekonomi Ve Karapara Konferansı”, 8 Ocak 2003- Ankara, S.12.
Mats Berdal Ve Monica Serrano, Transnational Organized Crime: International Secrurity Business As Usual, London: Lynne Rienner Publishers, 2002, P.197.
Mehmet Baydemir “Kredi Kartlarının Kayıtdışı Ekonomiye Etkisi”, Lebib Yalkın Mevzuat Dergisi Ocak 2005 No:13, S.110
Mehmet Özbirecikli, “Bağımsız Denetçinin Müşteri Firmanın Yolsuzluk Eylemi Karşısındaki Tutumu: Şirket Yolsuzluk Vakaları Ve Yasal Düzenlemele Çerçevesinde Bir İnceleme” Muhasebe Ve Denetime Bakış, Yıl:5 Sayı:18, Nisan 2004, S.7-12
Metin Ercan, Kayıtdışı Ekonomi Ve Hızlı Tüketim Malları Sektörü (Comart Uluslararası Organizasyon Ve Tanıtım Hizmetleri Yayını, Şubat 2006- Ankara), S.46.
Muhammet Akdiş, “Küreselleşmenin Finansal Piyasalar Üzerindeki Etkileri Ve Türkiye: Finansal Krizler- Beklentiler”, T.C. Başbakanlık Dış Ticaret Müşteşarlığı Dergisi, Ekim 2002, SAYI:26
Mustafa Ali Sarılı, “Türkiye’de Kayıt Dışı Ekonominin Boyutları. Nedenleri, Etkileri Ve Kayıtlı Hale Getirilebilmesi İçin Alınması Gereken Tedbirler” S.146.
Naim, A.G.E..P. 89.
Osman Altuğ, Kayıtdışı Ekonomi (Türkmen Kitapevi, 2.Baskı, 1999- İstanbul ), S.3.
Osman Altuğ, Kayıt Dışı Ekonomi: Vergiye Karşı Başkaldırı”, Görüş Dergisi, Sayı: 14, Mart1994, S.66.
Önder, A.G.M., S.3.
Önder, “Kayıt Dışı Ekonomi Ve Vergileme”, S.22
Özsoylu; Ahmet Fazıl; Türkiye’de Kayıt Dışı Ekonomi, Bağlam Yayıncılık, İstanbul 1996.
Sakıp Şeker, “Kayıt Dışı Ekonominin Kapsamı, Nedenleri Ve Etkileri”, Yaklaşım Dergisi, Sayı: 25, Ocak 1995, S. 87.
Salih Özel, “Kayıtdışı Ekonomi Kavramı Sorunları Ve Çözümleri”, Yaklaşım, Yıl:6, Sayı:71
Sarılı, “Türkiye’de Kayıt Dışı Ekonominin Boyutları. Nedenleri, Etkileri Ve Kayıtlı Hale Getirilebilmesi İçin Alınması Gereken Tedbirler” S.147.
Selami Şengül, Bir Hurafe Kayıtdışı Ekonomi (İmaj Yayınları, Ekim 1997- Ankara), S.15.
Serdar Gümüşay, “Vergisel Açıdan Kayıtdışı Ekonomi”, Maliye Postası Dergisi, 15 Nisan 2004 S.56)
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005), S.7
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005), S.8
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005), S.9
Şengül, A.G.E., S.8-9.
TBB, Karaparanın Aklanması Suçu İle Mücadele Ve Bankaların Yükümlülükleri (MASAK Ve TBB Yayını, Yayın No: 235, Aralık 2003- Ankara), S.7.
Temel, Adil; Şimşek, Ayşegül; Yazıcı, Kuddusi (1994), “Kayıt Dışı Ekonomi Tanımı, Tespit Yöntemleri Ve Türk Ekonomisindeki Büyüklüğü”, İşletme Ve Finans, Sayı: 104, Kasım, 10-33.
Türkmen Derdiyok, “Türkiye’nin Kayıtdışı Ekonomisinin Tahmini,” Türkiye İktisat Dergisi, TOBB
Ülker Mavral, Karapara Kayıtdışı Ekonomi İlişkisi Ve Türkiye’ye Yansımaları (Vergi Denetmenleri Yayını, 2001- Ankara), S.169.
Victor E. Tokman, Beyond Regulation, The Informal Economy İn Latin America, 1992 S.5
Yay., (Sayı:14, Mayıs- 1993), S.54.
Yılmaz, “Yer Altı Ekonomisi Ve Vergi Kaybı”, S.98.
Yılmaz, Yer Altı Ekonomisi Ve Vergi Kaybı, S.105.
Yılmaz, “Yer Altı Ekonomisi Ve Vergi Kaybı”, S. 106.
Yılmaz Ilgın, Kayıtdışı Ekonomi VE Türkiye’de Ki Boyutları, Ankara: DPT Yayınları, Yayın No:2492, S.24
Yoksulluk, www..edu.tr/~gurayk/finpazpazartesi1.doc (19.06.2007)
Yolsuzluk, www.baskent.edu.tr/~gurayk/finpazpazartesi1.doc (19.06.2007)
Yolsuzluk, www.baskent.edu.tr/~gurayk/finpazcuma1.doc (23.06.2007)
Yoksulluk”, www.baskent.edu.tr/~gurayk/finpazcuma1.doc (23.06.2007)
Yusuf Kıldiş, “Kayıtdışı Ekonominin Ulusal-Uluslararası Boyutu ve Çözüm Önerileri,” Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt:2, Sayı:2, 2000- İzmir, s.11.