4.05.2014

Türkiye’de İşsizlik | Emre Teber


GİRİŞ
İşsizlik sorunu tüm dünya ülkelerinde giderek büyüyen bir problem haline gelmiştir. Bu problem ekonomik, sosyal ve ahlaki sorun niteliği taşımaktadır. Bu nedenle ülkeler uyguladıkları genel ekonomi politikaları içerisinde istihdam ve işsizlik sorununa karşı ayrı bir dikkat ve özen göstererek politikalar üretmeli ve uygulamalıdırlar. Dünya ekonomilerinde, ekonomik ve finansal göstergeler açısından nihai hedef olarak belirlenen ekonomik büyüme rakamlarında iyileşmeler gözlenmesine rağmen işsizlik oranlarında vahim
sayılabilecek menfi oranlarla karşılaşılmıştır. Bu durum işsizlik sorununun çözümlenmesinde daha dikkatli ve etraflıca politikaların üretilmesi gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Ayrıca, küreselleşme olgusuyla dolaşımı hız kazanan uluslararası sermayenin, hızlı finansallaşma süreci içerisinde işsizlik verilerinde dikkate alarak yönünü belirlemesi, işsizlik sorununun ne denli büyük ve önemli bir problem olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Türkiye’de de artık kronikleşen bir işsizlik oranının olduğu aşikardır. Ekonomi politikalarının karar vericisi ve uygulayıcısı olan hükümetlerin uyguladıkları politikalar,işsizlik sorununun çözümlenmesinde çok da fazla yol kat edilemediğini ortaya koymuştur. Buna ilaveten ülkelerin ekonomi politikalarını, siyaset politikalarından bağımsız düşünmek oldukça güçtür. Siyaset politikaları hem ekonomik politikaları hemde sosyal politikaları kapsayan geniş bir yelpazedir. Dolayısıyla ekonomik değişken olarak kabul ettiğimiz işsizlik sorununu da, ekonomik politikaların etkinliği-etkinsizliği sonucu oluştuğunu düşündüğümüzde, siyaset politikalarının etkinliği-etkinsizliğinden bahsetmiş oluruz. Ancak çalışmanın amacı ve kapsamı bakımından siyaset politikaları göz ardı edilerek ekonomi politikaları analiz edilmeye çalışılmıştır.Bu çalışmayla, Türkiye’nin işsizlik sorununu çözümleyebilmek için uyguladığı ekonomi politikaların neler olduğunu sorgulamak, bu politikaların işgücü piyasalarına nasıl ve ne şekilde yansıdığını görebilmek ve işsizlik sorununun çözümlenememesinin nedenlerini tespit etmek hedeflenmiştir.
Çalışma dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, işsizliğe ilişkin kavramların teorik yönü ele alınmaktadır. İkinci bölümde işsizliğin nedenleri ve Türkiye de işsizlikten bahsedilmektedir. Üçüncü bölümde işsizlikle mücadelede ekonomi politikaları ve bunların önemine ilişkin kavramlar analiz edilmektedir. Dördüncü bölümde ise Türkiye’de işsizlik sorununun çözümlenmesinde Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından bugüne kadar uygulanan ekonomi politikalarının neler olduğu ve bu politikaların etkinliği analiz edilmektedir.

1.BÖLÜM
1.İŞSİZLİK
1.1. İşsizlik Kavramı
İşsizliğin kendisi ve sonuçları; tüm insanlar, özellikte çalışabilecek yaşta ve fiziksel yeterlilikte olan bireyler için problem olduğu gibi, tanımının zor olması nedeniyle de birçok bilim adamı tarafından farklı tanımları yapılmaktadır. Biz, aşağıda çeşitli bilim adamları özellikle iktisatçılar tarafından işsizlik için yapmış oldukları tanımları yer vereceğiz. Bu tanımların bazıları şunlardır:
“Bir ülkede çalışabilecek durumda olan ve çalışmak isteyen kişilerin bir bölümünün işinin olmamasına işsizlik, bu durumda olan kişilere de işsiz denir. Bu tanımdan anlaşılmış olacağı gibi işsizlik, çalışabilecek durumda olan kişilerden bir bölümünün çalışmamayı tercih etmelerinden ve dolayısıyla da iradi olarak işsiz olmalarından kaynaklanan bir durum değildir. Tam tersine işsizlik, çalışabilecek durumda olan kişilerden bir kısmının çalışmak istedikleri halde iş bulamamalarından ve dolayısıyla da gayri iradi olarak işsiz olmalarından kaynaklanan bir durumdur. Bir başka bir deyişle, işsizlik kavramı hem iradi işsizliği hem gayri iradi işsizliği değil, sadece gayri iradi işsizliği kapsar.
İşsizlik, üretimin olmazsa olmaz unsuru olan işgücünün kullanılmaması durumudur.
İşsizlik, çalışma gücünde ve arzusunda olan ve cari ücretten çalışmaya razı olup da iş bulamayan işgücünün varlığıdır.
Tüm bu işsizlik tanımlarından da anlaşılacağı üzere, ortak bir işsizlik tanım yapmak gerekirse, işsizlik;
  • Çalışabilecek durumda olan işgücünün,
  • Özellikle çalışmak isteyen kişilerin,
  • Cari ücret (o anda piyasada varolan ücret) düzeyinden,
  • İş arama isteği olmasına rağmen
İş bulamaması durumudur.
Yani kapsamlı bir işsizlik tanımı yapılabilmek için, yukarıda bahsi geçen beş etkenin de işsizliğin tanımı içerisinde bulunması gerekmektedir.” (Karabulut, 2007)
“Bir toplumda ortaya çıkan kısa ve uzun vadeli tehlike ve risklere karşı geliştirilen güvenceler sistemi genel olarak “Sosyal Güvenlik” kavramı altında da ele alınmaktadır. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün 102 sayılı Sosyal Güvenliğin Asgari Normları Hakkındaki Sözleşmesi’nde karşılanacak riskler ve asgari normlar belirtilmiştir. Bunlar aşağıda yer almaktadır.” (Ertuğrul, 2012)
1)        Fizyolojik Riskler: Hastalık, sakatlık, analık, yaşlılık, ölüm.
2)        Mesleki Riskler: İş kazası, meslek hastalığı.
3)        Sosyal Riskler: Fakirlik.
4)        Sosyo-Ekonomik Riskler: İşsizlik.
“Genellikle işsiz denildiği zaman ilk hatıra gelen “Kabiliyetsizliğinden dolayı bir meslek edinmemiş veya geçimsizliği sebebiyle iş bulamamış, boş vakit geçiren haylaz bir insan tipi” (Ertuğrul, 2012) ” iken, günümüz modern toplumunda bu düşünce geçerliliğini kaybetmiştir. Çağımızda işsizliğin ülkelerin ekonomik ve yapısal faktörlerinden kaynaklandığı bilinmektedir.
İşsizlik, insan kaynaklarının kısmen atıl kalması, kalkınmanın yavaşlaması demektir. İşsizlik aynı zamanda gelir eşitsizliğini ve yoksulluğu artırır. Ama belki daha önemlisi işsizlik insanlık açısından büyük bir dramdır. Çalışmak isteyip iş bulamamak, sürekli reddedilmek, işsizlerde toplumdan dışlanma duygusunu geliştirir. Psikolojik yıkım, ailenin yoksullaşması, çocukların eğitiminin sekteye uğraması ek toplumsal kayıplara yol açmaktadır (TÜSİAD, 2004: 15).
“İşsizlik; çalışmayı arzu edenlerle ve çalışmaya hazır olanlarla (işgücü) halen bir işte çalışanlar (istihdam) arasındaki fark olarak tanımlanır. İşsiz sayılabilmek için sadece çalışmayı arzulamak yetmez. Uluslararası Çalışma Örgütü (UÇÖ) ’nün tanımına göre işsiz sayılabilmek için aktif olarak iş aramak gerekir. Yani işsiz sayılabilmek için iki şart vardır; birincisi çalışmayı arzulamak, ikincisi ise aktif olarak iş aramaktır. İşsiz miktarını iki temel dinamik belirler: İşgücü arzı ve talebi. İşgücü arzı talepten daha hızlı artarsa, istihdam artsa bile işsizlik artar. İşgücü arzı sabitken, istihdam azalırsa işsizlik yine artacaktır. “ (Ertuğrul, 2012)
Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) ’un tanımına göre ise işsizlik, çalışma istek ve yeterliliğinde olmasına karşın geçerli ücret üzerinden iş bulunamaması durumudur. Bir ülkede çalışabilecek durumda olan ve çalışmak isteyen kişilerin bir bölümünün işinin olmaması durumu da işsizlik olarak tanımlanmaktadır.
“ Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) ’in tanımlamasına göre işsiz ise referans dönemi içinde istihdam halinde olmayan (kâr karşılığı, yevmiyeli, ücretli ya da ücretsiz olarak hiç bir işte çalışmamış ve böyle bir iş ile bağlantısı da olmayan) kişilerden iş aramak için son üç ay içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 15 gün içinde işbaşı yapabilecek durumda olan tüm kişiler işsiz nüfusa dâhildirler. (TÜİK, 2011) ”
1.2. İşsizlik Türleri
1.2.1. Sürelerine Göre İşsizlik
1.2.1.1.  Geçici (Çok Kısa Süreli) ve Kısa Süreli İşsizlik
“Tam bilgi ve homojenliğin olmadığı gerçek hayatta işgücünün açık işlere dair eksik bilgiye sahip olması ve iş değiştirmenin maliyetli oluşu, işverenler içinse işgücünün yetenekleri konusunda eksik bilgiye sahip olunması nedeniyle oluşan kısa süreli bir işsizlik türüdür. İnşaat, turizm ve tarım iş kolları ile kadın, genç ve engelli demografik gruplarında işgücü devri yüksek olduğu için daha fazla görülmektedir. (Aydın, 2012)”
İşgücü maliyetlerinin yükselmesi ve özellikle vasıfsız işgücü için işverenlerin kıdem- ihbar tazminatı vermekten imtina ederek deneme süresi adı altında sık giriş-çıkış yapmaları ve de işsiz-açık iş eşleşmesinin etkin biçimde gerçekleşememesi bu işsizlik türünde etkin olur.


1.2.1.2. Sürekli (Uzun Süreli) İşsizlik
Uzun süreli işsizlik, on iki ay veya daha fazla süreyle işsiz kalınması halidir. İş bölümü ve uzmanlaşmanın daha etkin kullanıldığı gelişmiş ülkelerde, daha çok talep yetersizliği nedeniyle ve genelde açık ve kısa süreli işsizlik yaşanmakta, buna karşın gelişmekte olan ülkelerde yapısal ve konjonktürel etmenler nedeniyle daha uzun süreli açık ve gizli işsizlik yaşanmaktadır. Bunun yanı sıra, rekabet halindeki küreselleşen dünyada ekonomik gelişme gösteren ülkeler, verimlilik düzeylerini yükselterek daha kaliteli, daha verimli ve daha büyük miktarlarda üretim yaparak gelişmekte olan rakip ülkelerde istihdam sorunu da oluşturabilmektedirler. Bu koşulların gelişmekte olan ülkelerin yoksulluk, sermaye yetersizliği ve şeffaf olmayan işgücü piyasası yapısıyla birleşmesi sonucu mevcut konjonktürel işsizlik durumu açık, yapısal ve uzun süreli bir karakter kazanabilmektedir. Örneğin, 1929 ekonomik buhranı ile doğan sürekli ve yaygın işsizlik, ülkelerin ekonomik yapısında süreklilik ve yaygınlık gösteren “sürekli durgunluk” olarak da nitelenen ekonomik durgunluk dönemiyle uzun süreyle büyük kitleleri işsiz ve gelirsiz bırakmıştır.
Gelişmiş ülkelerdeki işgücü piyasaları, gerek iş ve işçi bulmaya aracılık eden kamu ve özel kurum/kuruluşlarının daha etkin ve verimli çalışmaları gerekse de ileriye dönük ekonomik konjonktürden daha az kaygı duyulması nedeniyle geçici veya sürekli biçimde istihdam edilme arasındaki olumsuz farklılıkları en aza indirgeyebilmektedir. Ancak gelişmekte olan ülkelerde ise, iş arayanlar daha çok sürekli istihdam edilebileceklerine inandıkları işleri tercih etmektedirler.
ABD’deki uzun süreli işsizlik oranı diğer gelişmiş ülkelere göre en düşük düzeyde görünse de giderek artan bir trend özelliği göstermektedir. Aynı şekilde Japonya’da da son yıllarda 20 yıl öncesine göre %50’lik bir artış görülmektedir. İspanya, İngiltere ve İtalya’nın da içinde bulunduğu AB ile Türkiye’nin de içinde bulunduğu OECD ülkelerindeki uzun süreli ortalama işsizlik oranlarında ise dönemsel iniş-çıkışlar olsa da genel olarak bir azalış trendi söz konusudur. Uzun süreli işsizlik oranlarında son 20 yıl içerisinde yaklaşık %50 azalma yaşanmış Türkiye, İspanya ve İngiltere ile yaklaşık %40 azalma yaşanmış İtalya’nın aksine Rusya’da aynı zaman diliminde yaklaşık %200’lük bir artış olmuştur.

1.2.2. Çalışma İsteğine Göre İşsizlik
1.2.2.1. İradi (Gönüllü) İşsizlik
“İradi işsizlik, cari ücret düzeyi ve çalışma koşullarının yetersiz bulunarak çalışmak istenmemesi veya daha iyi koşullarda bir iş buluna kadar çalışmamanın tercih edilerek işgücü dışında kalınmasıyla oluşmaktadır. (Aydın, 2012)” Bu tercih, boş zamana sahip olma, yeni, daha faydalı ve daha verimli bir iş seçme özgürlüğü gibi avantajlar sunmanın yanında ulusal ekonomide vergi ve üretim gelirleri açısından da ekonomik bir kayba yol açmamaktadır. Ancak özellikle nitelikli işgücünün ne sebeple olursa olsun kendisini işgücü piyasasından uzun süreyle uzak tutması, ekonomide önemli ölçüde etkinlik kaybına neden olmaktadır.
1.2.2.2. İrade Dışı (Gayri İradi-Gönülsüz) İşsizlik
İrade dışı işsizlik, işgücünün piyasadaki cari ücret düzeyinde çalışma isteği ve yeteneği olup emeğini arz etmeye hazır olmasına karşın, emek talebi yetersizliğinden dolayı iş bulamaması durumudur. Yapısal, teknolojik, konjonktürel ve gizli işsizliğin irade dışı işsizlik olduğu konusunda literatürde görüş birliği olsa da mevsimsel işsizlik kavramının iradi ya da irade dışı olması konusunda görüş ayrılıkları vardır. Görüş ayrılığının nedeni, işsiz bireylerin genellikle mevsimsel işlere başladıklarında bu işin belirli bir dönem sonunda biteceklerinin bilincinde olduğu düşüncesidir. Bu haliyle iradi görünen mevsimsel işsizlik, işin devam etmesi halinde işe devam kararı alabilecek kişilerin varlığı sebebiyle de irade dışı kabul edilebilir.
Keynesyen iktisatçılar genel olarak işsizliğin irade dışı olduğunu ve bunun da talep yetersizliği, sermaye eksikliği, üretim kapasitesi yetersizliği, konjonktürel dalgalanmalar ve yapısal sorunlar nedeniyle emek piyasasında oluşacak işgücü arz ve talep dengesizliği sonucu oluştuğunu savunurlar. Bu yüzden klasik iktisatçıların savunduğu gibi ücretlerin düşürülmesi ya da işgücünün düşük ücretle çalışmaya ikna edilmesi irade dışı işsizliğe bir çözüm olamayacaktır. Tüm bu sebeplerin dışında yaşanabilecek bir irade dışı işsizlik, Keynes’e göre ücretlerin esnek olmamasından dolayı emek piyasasındaki arz-talep dengesizliğine ücretlerin hızlı uyarlanma sağlayamaması sonucu oluşacaktır. Çünkü bu durumda iş arayanlarla açık işler arasında uyumsuzluk doğacak bu da eksik istihdama neden olacaktır. Bir başka yaklaşımla Keynesyenler, ekonomide üretilen mal ve hizmetlerin tamamının satılması mümkün olmuyorsa, bunun nedenini piyasadaki efektif talebin üretim faktörlerinin tamamının istihdamına yetecek düzeyde olmaması olarak açıklarlar.
Klasik iktisatçılar irade dışı işsizliğin ancak bireylerin daha düşük ücretle çalışmaya razı olmadıkları durumlarda söz konusu olabileceğini savunurlar. Çünkü ekonomi tam istihdam düzeyindeyken, piyasada oluşacak cari ücret düzeyinde çalışma isteği olan herkes iş bulabilecektir. Bu durumda irade dışı işsizliğin sorumlusu, ya cari ücret düzeyinden daha fazlasını isteyen işgücü ya da ücretlerin esnek olmaması ve yapay olarak yüksek tutulması yönündeki sigorta mevzuatı vb. devlet müdahaleleri ile sendika vb. işgücü örgütlenmeleridir.
1.2.3. İstihdam Özelliklerine Göre İşsizlik
1.2.3.1 Gizli İşsizlik
“Gizli işsizlik (düşük istihdam), üretim yöntemleri/teknolojisi aynı kalmak koşuluyla, açık bir şekilde işsiz görünmeyen bir kısım işgücünün üretim sürecinden çekilmesi halinde, toplam üretim miktarında önemli bir değişmenin olmaması halinde yaşanan işsizlik halidir. Bu tür işli-işsizler çalıştıkları birimlerden ayrıldıklarında geriye kalan işgücü tam kapasiteyle çalışacağı için toplam üretim düzeyinde bir gerileme olmayacak hatta ayrılan gizli işsiz işgücünün maliyetinin ortadan kalkacak olmasıyla toplam maliyette azalma ve toplam gelirde de bir artış söz konusu olabilecektir. Açık işsizlik istatistikî bir kavramken, gizli işsizlik esas itibariyle analitik bir kavramdır ve doğrudan gözlemlenerek veya sayılarak elde edilemeyip, işgücü-çıktı-verimlilik üçgeninde belirli çözümlemeler yapılarak sonuca ulaşılabilecek bir olgudur. Özellikle küçük aile şirketleri gibi özel sektör kuruluşlarında, tarım sektöründe otarşik ekonominin yaşandığı toplumlarda ve kamu kurumlarında görülen gizli işsizlikte, veri teknolojide işgücünün işten çıkarılması toplam üretim miktarını önemli derecede değiştirmeyecektir. Marjinal verimliliği sıfır ya da sıfıra yakın olan bu kesim, kayıtlarda çalışıyor görünse de esasen üretime katkısı olmayan hatta çoğu zaman verimliliği düşürücü bir nitelik arz etmektedir. (Aydın, 2012)”
Gizli işsizlik, işgücü piyasalarının düzenli ve gelişmiş olduğu, çalışanların verimliliğinin yüksek olduğu sanayileşmiş ve gelişmiş ekonomilerde az görülmekle birlikte daha çok hizmetler sektöründe ve talep yetersizliği kaynaklı olarak görülebilmektedir. Talep yetersizliğinden kaynaklı bir üretim daralması halinde işverenler, genç işgücünü ve nitelikli işgücünü doğrudan istihdam dışına itmeksizin, onları daha az verim ve daha az süreyle istihdam edilebilecekleri alanlara kaydırırlar. Böylece doğrudan açık işsizlik yaşanmamış olmaktadır. Bu durum özellikle işsizlik sigortası sisteminin bulunmadığı ülkelerde görülmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde genelde genç ve niteliksiz işgücünün fazla olması ve talep yetersizliği nedeniyle işgücünün farklı verimlilikte çalışabileceği alanlara kaydırılmasının zor olması sebebiyle doğrudan açık işsizlik de söz konusu olmaktadır.
Ülkemizde ilk defa 2000 yılında işsizlik sigortası primleri işçi ve işverenlerden kesilmeye başlanmış ve de 2002 yılında da ilk işsizlik ödenekleri ilgili şartları taşıyan işsiz işgücüne ödenmeye başlanmıştır. Burada dikkat edilecek iki önemli nokta vardır. İlki, 2000 yılında gizli işsizlerin de içinde yer aldığı eksik istihdam oranlarında aşağıya doğru %2’lik keskin bir kırılma yaşanmış ve 2009-2010 dönemlerinde %3’ler seviyesine kadar gerilemiştir. Buna paralel olarak ilk işsizlik ödeneklerinin ödenmeye başladığı 2002 yılından itibaren işsizlik oranlarında da %8,4’ten %10,3’e doğru %1,9’luk kırılma yaşanmış ve bu oran eksik istihdamın da sürekli azalmasıyla birlikte 2009’da %14’e kadar yükselmiştir. Bu iki zıt değişimin gerçekleşmesinde, işsizlik sigortası ödeneği sisteminin ülkemize girmesiyle birlikte başta gizli işsizler olmak üzere eksik istihdam edilen işgücünün bu ödenekten faydalanarak ve kısmen işsizliğini de tazmin ederek friksiyonel (geçici) işsiz haline gelmiş olmasının rolü önemli olmuştur.
1.2.3.2. Açık İşsizlik
Çalışma gücü ve arzusunda olan, yeteneklerine uygun iş isteği ve gayretinde bulunan, cari ücret düzeyinde çalışmayı kabul eden ve iş arama kanallarını aktif olarak kullanan, ancak iş bulamayan bireylerin toplamının oluşturduğu işsizlik türüne açık işsizlik adı verilir. Resmi istatistiklerdeki işsizlik oranı hesabında temel alınan açık işsizlik, sürekli veya geçici nitelikte olabilmektedir.


1.2.3.2.1. Mevsimsel İşsizlik
“Emek dalgalanmaları sonucu ortaya çıkan mevsimsel işsizlik, başta tarım, inşaat ve turizm sektörleri olmak üzere üretimin mevsimsel olarak arttığı zamanlarda çalışabilen ama mevsim dışı zamanlarda geçimlerini sağlamak için bir işte çalışmak isteyen ancak talep ve üretim koşulları tekrar düzelene kadar iş bulmayan bireylerin yaşamış olduğu bir işsizlik türüdür. Hava, üretim ve toplumun satın alma koşullarının farklılaşması, toplumların sosyokültürel yapıları, örf-adetleri, resmi-dini bayramları ve tatil günleri, moda anlayışı, akademik yılın zamanı ve uzunluğu gibi faktörler mevsimsel işsizliğin arz ve talep cephesindeki etkili unsurlardır. (Aydın, 2012)”
Gelişmiş ülkelerde genellikle bazı malların talebinde yaşanabilen değişimler ve sanayi üretimindeki yapı nedeniyle yaşanabilen mevsimsel işsizlik, seracılığın yaygınlaştırılması, tarımda makineleşmenin olması, inşaat sektörünün kış aylarında bile çalışabilecek bir yapıya dönüştürülebilmiş olması, kentsel nüfusun genel nüfus içindeki payının daha fazla olması, yaz ve kış turizminin organize şekilde yapılarak işgücünün mobilitesinin işgücü talebindeki dönemsel dalgalanmayı azaltacak şekilde uyarlanabilmesi ve de görece az vasıflı bireylere eğitimle ek mesleki beceriler kazandırılması gibi yapısal-demografik dönüşüm tedbirleriyle azaltılabilmektedir.
Türkiye’de 2000-2011 dönemi mevsimsel istihdam oranları incelendiğinde, son yıllarda mevsimsel istihdamın işgücü içindeki payında bir azalma görülmekle birlikte 1990’lı yıllara göre daha fazla olduğu görülmektedir. İşsizlik oranlarındaki değişimin mevsimsel etkinin dışında konjonktürel bir etkiyi de içinde barındırmasından dolayı daha düzensiz-dalgalı bir yapı sergilediğini görebiliriz. Dikkat edilecek diğer bir nokta da, mevsimlik istihdama ait trendin belirgin bir mevsimlik etki taşıdığıdır. Her yıl periyodik bir şekilde aynı zamanlarda gözlem değerlerinde bir değişim vardır. Bu mevsimsel etkiyi, mevsimsel değişmenin maksimum ve minimum değerleri arasındaki zaman aralıklarından, yani dalga boyu uzunluklarından da fark edebiliriz. Mevsimsel istihdam oranlarının %2,6 ile %3,8 oranlarla en yüksek olarak seyrettiği 2000-2003 döneminde işsizlik oranları da görece olarak on iki yıllık dönemin (2000-2011) en düşük seviyelerine düşmüştür.


1.2.3.2.2. Teknolojik İşsizlik
Yeni buluşların üretim sürecinde kullanılmasıyla ve emeğin makineyle ikame edilmesiyle oluşan bu işsizlik türünde işgücü, yeni teknolojilere uyum sağlayamayarak işsiz kalabilmektedir. Teknolojik gelişmeyle birlikte sermayenin verimliliği artarak daha çok üretim yapılabilmektedir. Emeğin marjinal veriminin sıfır olduğu (gizli işsizlik gibi) veya sermayenin marjinal verimliliğinden düşük olduğu üretim süreçlerinde, işgücü sermaye yoğun teknolojilerle ikame edilmekte; bu da, tarımda mekanizasyon, sanayide ise otomasyon olarak adlandırılmaktadır.
Teknolojik gelişmeyle birlikte işgücü gizli işsiz hale gelerek ekonomide yapısal bir sorun haline gelebilmektedir. Ayrıca teknolojik gelişmeler öncesinde insan emeği ile gerçekleştirilebilen işlerin mekanizasyon ve otomasyon yoluyla daha az emek gücü kullanılarak yapılabilmesi, bir kısım işgücünün işsiz kalmasına yol açarken diğer bir kısım vasıflı işgücüne de talep yolunu açabilmektedir. Az gelişmiş ülkelerde daha çok tarım sektöründe, sanayileşmiş ülkelerdeyse daha çok sanayi kollarında etkisini gösteren bu durum, özellikle küçük sanat kolları ve zanaat türü mesleklerde aleyhte bir rekabet durumu doğurabilmektedir.
Teknolojik gelişmeler ile istihdamın etkileşimi özetle şöyledir:
  • Mevcut bir malın yeni teknolojiyle üretilmesindense yeni bir malın yeni bir teknoloji kullanılarak üretilmesi görece daha az işsizliğe neden olabilecektir.
  • Bir iş kolunda uzmanlaşma ne kadar az ve bu iş kolunda istihdam edilenlerin yaş ortalaması ne kadar düşükse, yeni bir teknolojinin bu tür iş kollarındaki olumsuz etkileri o kadar az olmaktadır. Çünkü uzman olmayan vasıfsız ve genç işgücünü eğiterek başka bir iş kolunda istihdam etmek, belli yaşın üzerinde ve uzman vasıflı işgücünün istihdamından görece daha kolaydır.
  • Üretilen bir mala karşı talep esnekliği ve işgücü talebi ücret esnekliği ne kadar yüksek, üretilen yeni malın fiyatı ne kadar düşükse, teknolojik gelişme sonucu doğabilecek işsizlik oranı da o kadar düşük olacaktır.

Bir malın üretim süreciyle ilgili olarak kısa (pazar dönemi) dönemde sermaye faktörünün sabit olması nedeniyle işverenlerin sermaye mallarını kullanma biçimlerine göre istihdamı önemli ölçüde değiştiremeyecekleri söylenebilir. Orta vadede, teknolojik gelişmenin üretim sürecinde kullanılan faktör ikamesini emek aleyhine çevirmesiyle birlikte belirli bir dönem işsizlik oranlarında artış olabilmektedir. Ancak uzun dönemde emek faktörünün yerini sermaye faktörünün almasıyla ortaya çıkacak istihdam azalışı, yeni istihdam alanlarının ortaya çıkması ve işsiz bireylerin eğitilerek bu alanlarda istihdam edilebilecek olmasıyla telafi edilebilmektedir. Bu yönüyle teknolojik işsizlik orta vadede yapısal işsizlikle benzer sonuçlar doğurabilmesine karşın uzun dönem etkileri yönünden ondan ayrılmaktadır.
Teknolojik gelişmeler işveren kesiminin hem maliyetlerini düşürmekte hem de sendikal faaliyetler açısından sosyal tarafların karşılaşma oranını en aza indirmektedir. Bunun yanı sıra ölçülmesi pek de kolay olmayan gizli işsizliği ortadan kaldırabilmesi yönüyle de imkânı olan işverenlerce tercih edilmektedir. Ancak unutulmaması gereken nokta, teknolojik gelişmenin ancak ekonomideki büyüme oranlarının sabit kalmaması halinde verimli bir gelişme olacağıdır. Aksi halde, yani teknolojik gelişme sonucu toplumun önemli bir kısmının işsiz kalması ve beraberinde alım gücü ve toplam talebin düşerek milli geliri ve ekonomik büyümeyi olumsuz etkilemesi, teknolojik gelişmenin kazandırdığından fazlasını kaybettirmesine yol açabilecektir.
1.2.3.2.3. Yapısal İşsizlik
Yapısal işsizlik, hem az gelişmiş hem de gelişmiş ülkelerde görülebilen, işgücü piyasalarında iş arayan mevcut işgücü ile açık işlerin eş zamanlı olarak var olmalarına rağmen bir araya gelerek eşleşememeleri ile oluşan bir işsizlik türüdür. Kısa ve orta vadede teknolojik işsizlikle benzer sonuçlar doğuran (uzun vadede teknolojik işsizlik azalır) ve konjonktürel işsizlikten farklı olarak da, işgücü piyasasının bütününde değil belirli kısımlarında ortaya çıkabilen bu işsizlik türüne neden olan etkenler aşağıda özetlenmiştir:
  • Endüstriyel, demografik, mesleki, doğal ve kurumsal yapı değişiklikleriyle belirli meslek ve bölgelerde ortaya çıkabilmesi,
  • Teknoloji ve toplum yapısı (tüketici tercihi, örf vb.) değişimiyle bazı ürün taleplerinin azalması veya ortadan kalkmasıyla bazı meslek gruplarının işsiz kalması,
  • İleri teknolojinin üretim sürecinde yaygınlaşmasıyla işgücü talebiyle işgücü piyasalarındaki mevcut işgücünün niteliklerinin uyuşmaması,
  • Özellikle az gelişmiş ülkelerde tarım sektöründe, belirli bölge ve demografik koşullarda otarşik ekonomi ve gizli işsizliğin kalıcı bir hal alması,
  • Asgari ücret uygulamasında siyasi nedenlerle yüksek olarak belirlenen ücretlerin, niteliksiz ve deneyimsiz işgücünü istihdam dışı bırakması,
  • Uzmanlaşmış beceri ve nitelik gerektiren işler için tek bir işgücü piyasası yerine çok sayıda alt piyasanın oluşması (işgücü ve açık işler arası ilişkilerin çoğu alt piyasalarda gerçekleşir. İşgücünün piyasalar arası mobilitesi (geçişi) kısa dönemde kapalı ve uzun dönemdeyse zor ve maliyetlidir. Bu yüzden bazı alt piyasalarda işsiz sayısından fazla açık iş, bazılarında açık iş sayısından fazla işsiz bulunur.) ve açık işlerle iş arayanların ülkenin farklı bölgelerinde ikamet etmesi,
  • Ekonominin üretim kapasitesinin ve üretim faktörlerinin bazılarının (girişimci, sermaye, emek ve toprak) nüfus artış hızı karşısında yetersiz kalması,
  • Ekonomide yapısal değişmeler ortaya çıktıkça, bir kısım sektörlerde daralma olması sonucu işgücü arzı fazlası oluşması ve diğer bir kısımdaysa işgücü talebi fazlası oluşması; buna karşın ücret ve mekân farklılıkları nedeniyle daralan sektörlerden genişleyen sektörlere işgücü mobilitesinin zaman alması,
  • Özellikle az gelişmiş ekonomilerde yapısal değişimler gerektiğinde, sendikaların firmaların istihdam ettikleri işgücünün niteliğini ve niceliğini değiştirmelerine engel olarak endüstrinin etkinliğini kaybetmelerine yol açmaları,
  • Gelişmekte olan ülkelerin uluslararası işbölümü ve rekabetin gelişmesiyle birlikte gelişmiş ülkelerin piyasalarındaki bazı avantajlardan (vasıfsız ve yoğun emek gücüyle çok ucuza üretim) yararlanarak gelişmiş ülkelerin piyasalarını daraltmaları,
  • Ekonomik büyüme gösteren ülkelerde, talep edilen mal miktarının artması karşısında gerekli olan faktör bileşimi değişikliğine karşı, mevcut faktör arzının uyarlanma hızının düşük olması (bu, uzun dönemli bir friksiyonel işsizlik gibidir),
  • Teknolojik yenilenme, fabrikaların kapanması ve kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi gibi siyasi-ekonomik konjonktürün ulusal politika halini alması,
  • Eğitimsiz işgücünün toplam nüfus içindeki payının fazla olması ve yeniliklere geç uyum sağlanması.
Ülkelerin sosyo-ekonomik yapılarına göre görülebilen ve bir bakıma yapısal işsizliğin altında sınıflandırılabilecek diğer işsizlik türleri de şöyledir:
  1. a.    Büyüme Yetersizliği Kaynaklı İşsizlik: Büyüme yetersizliğinin işsizliğe neden olması, mal piyasasında toplam talebin özellikle nüfus artışı az olan ülkelerde doyum noktasına ulaşmasıyla ve karlı üretim olanaklarının azalmasıyla söz konusu olmaktadır. İşgücü verimliliğinin artmasıyla da bu azalma daha da fazla olmaktadır. Çünkü işgücü veriminin artmasıyla aynı iş daha az işgücüyle yapılabilmektedir.
  2. b.   Demografik İşsizlik: Nüfus artışı karşısında ekonomik büyümenin yavaşlaması ile ortaya çıkmaktadır. Özellikle çalışma çağındaki nüfusun artmasına rağmen yeterli istihdam alanlarının açılamaması ve artan nüfusla birlikte kadınların ve gençlerin yeterli eğitimle işgücüne kazandırılamamasıyla ortaya çıkmaktadır.
  3. c.    Kısmi ve Yaygın İşsizlik: Ekonominin belirli sektörlerinde yaşanan bir işsizlik türüdür. Moda ve geleneklerin değişmesiyle bazı iş kollarında ortaya çıkan moda işsizliği; bölgeler arası yatırım yetersizliğinden veya işgücünün yer değiştirmesinin güçlüğünden doğan bölgesel işsizlik; toplu uyuşmazlıkların neden olduğu grev veya lokavt sonucu meydana gelen grev işsizliği kısmi işsizliğe örnektir. Yaygın işsizlikse, ekonomide yaşanan işsizlik durumunun belirli bir sektörle sınırlı kalmayıp ekonominin geneline yayılması halidir.
  4. d.   Reel Ücret İşsizliği: Yüksek reel ücretlere bağlı olarak ortaya çıkan bu işsizlik türüne klasik eksik istihdam işsizliği de denilmektedir. 1930’lu yıllarda yaşanan durgunluğun kaynağı klasik iktisatçılara göre yüksek reel ücretler, keynesyen iktisatçılara göreyse toplam talebin yetersiz oluşuydu.


1.2.3.2.4. Doğal İşsizlik
Ekonomilerde doğal nedenlerden kaynaklı bir miktar işsizlik olmaktadır. Bu nedenle tam istihdamdan ziyade yüksek istihdamdan bahsetmek daha doğrudur.
Yüksek İstihdam = Tam İstihdam – Doğal istihdam
“M. Friedman ve S.E. Phelps’in ortaya attığı doğal işsizlik, iktisat politikalarıyla eritilemeyen, eritilmeye kalkışıldığında enflasyona yol açan minimum işsizlik veya tam istihdam işsizlik haddidir. Diğer ifadeyle, enflasyonu yükseltmeden sürdürülebilen en düşük işsizlik oranı veya cari milli gelirin potansiyel (tam istihdam) milli gelir düzeyinde olduğu işsizlik oranıdır. Friedman, Philips eğrisinin enflasyonla işsizlik oranı arasındaki ters yönlü ilişkinin sadece kısa dönemli olduğunu, uzun dönemdeyse beklenen enflasyon düzeyi ile geçerli enflasyon düzeyinin Uzun Dönemli Philips Eğrisinin doğal işsizlik oranı düzeyinde gösterilebilecek dik bir doğru olduğunu ve enflasyonun yükselmeyeceğini savunmuştur (NAIRU – enflasyonu hızlandırmayan işsizlik oranı). (Aydın, 1012)”
1960’lı yıllarda friksiyonel ve yapısal işsizliğe yakın bir kavram olarak geliştirilmiş olan doğal işsizlik, işinden memnun olmadıkları için işten ayrılıp yeni bir iş arayanları, başka bir bölgede iş kabul etmedikleri için işsiz kalanları, mevsimlik işler nedeniyle işsiz kalanları, sosyal dışlanma (yaşlılık, cinsiyet ayrımı, engelli veya eski hükümlü olma gibi…) nedeniyle iş bulma imkânı sınırlı olanları kapsar ve konjonktürel işsizlik hariç pek çok işsizlik türünü bünyesinde barındırır. Ekonominin normal performans sergilediği durumlarda da gözlemlenen doğal işsizlik, sosyal güvenlik sisteminin gelişmesiyle de artabilmektedir. Çünkü işsizlik sigortası gibi pasif istihdam tedbirleri, işsiz kalmanın fırsat maliyetini düşürerek bireylerin iş tercihlerinde daha seçici olmalarına imkân vermektedir.
1.2.3.2.5. Konjonktürel ( Devrevi – Eksik Talep) İşsizlik
“Ekonomilerde büyüme ve daralma dönemlerinin dönüşümlü olarak yaşanması, bir başka deyişle konjonktür dönemlerinin tepe, durgunluk, dip ve canlanma evrelerindeki dalgalanmalar ve bunların süreleri ekonomi yazınında konjonktürel hareketler veya dalgalanmalar olarak adlandırılır.(Aydın, 2012)” Ekonomilerin tam istihdama yaklaştıkları, yatırımların ve sermaye verimliliğinin arttığı, paranın değerinin istikrar kazandığı ve bunlara paralel olarak tüketim hacminin genişlediği dönemlere yüksek konjonktür; faktörlerin tam olarak kullanılamadığı ve paranın istikrarını kaybettiği dönemlere de alçak konjonktür dönemleri denir. Ayrıca genelde, GSMH’deki en az altı ay süren azalmalar daralma veya durgunluk olarak, çok daha uzun süreli ve şiddetli daralma dönemleri de bunalım veya depresyon olarak adlandırılmaktadır. Bu doğrultuda toplam talepteki daralmaya bağlı olarak ortaya çıkan üretim fazlası kaynaklı işsizlik türüne de konjonktürel işsizlik denilmektedir.
Mal piyasalarındaki yetersizliğin işgücü piyasalarına yansıması veya mal ve hizmetlere yapılan harcamaların yani satın alma gücüyle desteklenen efektif talebin azalmasıyla ulusal üretim ve istihdam düzeyinin düşmesi olarak da ifade edilebilecek konjonktürel işsizliğe Keynesyen İşsizlik veya talep esnekliğine bağlı işsizlik de denilmektedir. Öyle ki, mal piyasalarındaki talep yetersizliği işgücü (emek) arzında bir fazlalığa ve işsizliğe yol açmakta, bu da işverenlerin cari fiyat ve ücretlerde üretimi genişletmeye hazır olmalarına rağmen talep yetersizliği sebebiyle genişletememelerine neden olmaktadır. Klasik düşünceye sahip iktisatçılarsa, işsizliğin geçici olarak talep şoklarından kaynaklandığını ve arzın yani üretimin sabit ve ücret-fiyatların da esnek olması sebebiyle geçici talep noksanlığı kaynaklı bu işsizliğin emeğin fiyatı olan ücretlerin düşmesiyle sona ereceği görüşünü savunurlar.
Konjonktürel işsizliğin genel özellikleri şöyle özetlenebilir:
  • Ekonomik genişleme dönemlerinde toplam talep ve üretimdeki artışa bağlı olarak kademeli bir şekilde işsizlik oranı düşecektir. Durgunluk dönemlerindeyse toplumun tüketim meyli azalacak, bu da sırasıyla toplam talepte daralmaya, üretim ve satışların azalmasına, işsizliğin artmasına ve sonunda satın alma gücünün düşmesine neden olacaktır.
  • Sosyal dışlanma etkisi altındaki engelli, genç ve yaşlılar, gayri iradi bir işsizlik türü olan konjonktürel işsizlikten daha fazla etkilenirler. Ayrıca hem aşırı üretim yapabilen gelişmiş ülkelerde hem de ticari ilişkiler nedeniyle az gelişmiş ülkelerde görülebilmektedir.
  • Dayanıklı mal üreten sanayi kollarındaki işgücü konjonktürel işsizlikten daha çok etkilenmektedir. Öte yandan az gelişmiş ekonomilerde inşaat sektörü gibi ekonomik daralmalardan çabuk etkilenebilecek sektörlerde çalışan işgücünün işsiz kalması, bu kişilerin mobilitesi kolay olan seyyar satıcılık gibi kayıt dışı alanlara kaymasına sebep olarak eksik istihdama da neden olabilmektedir.
  • Depresyon dönemlerinde mal stoklarının artması ve üretimde gerileme, işgücü piyasalarında yeterli açık iş olmaması ve savaş hali gibi şok durumları ile petrol gibi önemli girdilerin fiyatlarındaki anormal artışların toplam talebi düşürmesi de konjonktürel işsizliğe neden olmaktadır.
1.2.3.2.6. Friksiyonel (Arızi – Geçici) İşsizlik
“Emeğin mobilitesinin doğal bir sonucu olarak gelişmiş ve az gelişmiş tüm ekonomilerde emeğin normal dolaşımı daima arızi bir insan topluluğu üretmektedir. (Aydın, 2012)” Sağlıklı işleyen bir ekonomide emeğin çeşitli üretim kollarında en uygun dağılımı, dolayısıyla verimli çalışabilmesi için gerekli olan bir işgücü mobilitesi niteliğinde de olan friksiyonel işsizlik, bu yönü nedeniyle ekonomide tam istihdam söz konusu olsa bile ortalama %1-2 düzeyinde beklenen bir olgudur. Friksiyonel işsizliğin nedenleri ise şöyle özetlenebilir:
  • Emekli olan işgücü yerine yenilerinin istihdam edilmesinin zaman alması
  • Eğitim, kurs ve staj gibi faaliyetler içinde bulunan işgücünün varlığı
  • Çalışabilir nüfusa yeni katılımların olması ve işgücünün yeteneklerine ve beklentilerine göre daha iyi koşullarda iş aramaları
  • Özelleştirmeler ve şehir ya da kurum değiştirme sonucu işsizlik yaşanması
  • Emek piyasasındaki işgücü arz ve talebinin eşleştirilmesindeki kamu ve özel istihdam kurumlarının etkinsizliği ile sürecin uzaması
  • İşsizlik ödeneği miktar ve/veya süresinin fazla olması
“Genelde bireyler iş arama işlemlerini işsiz kaldıklarında yapmaktadırlar. Bu süreç friksiyonel işsizlik oranının daha da artmasına sebep olmaktadır. Bu doğrultuda ülkemizde de gelişmiş ülkelere benzer şekilde, iş değiştirmek durumunda olan kişilerin mevcut işlerinden ayrılmadan bunu gerçekleştirebilmelerine imkân verecek yasal düzenlemeler yapılmıştır. (Aydın, 2012)”


1.3. İşsizlik Türlerinin Ayırt Edilmesi: Beveridge Eğrisi
İşsizlikle mücadelede izlenecek politikalar belirlenirken hangi tür işsizlikle karşı karşıya kalındığı büyük önem arz etmektedir. Örneğin yüksek maliyet ve yetersiz sermaye kaynaklı bir yapısal işsizliğin yaşandığı durumda, toplam talebi artırıcı ekonomi politikaları hem işsizliği azaltmayacak hem de enflasyonist bir süreç doğurabilecektir. İşsizlik türlerini birbirinden ayırt etmek amacıyla W. Beveridge tarafından geliştirilmiş ve yatay eksende işsizlik oranı, dikey eksende de açık iş oranının gösterildiği Beveridge Eğrisi aşağıda gösterilmiştir.
Görüldüğü üzere, açık iş oranı ile işsizlik oranı arasında ters bir ilişki vardır.45 derecelik doğrunun üzerindeki noktalar, açık iş sayısının işsiz sayısına eşit olduğu tam istihdam durumunu göstermektedir. Bu doğrunun üstünde kalan kısımlar işgücü talebi fazlasını yani ekonominin genişleme dönemini (L noktası), altında kalan kısımlarsa emek arzı fazlasını yani ekonominin daralma dönemini (M ve N noktaları)göstermektedir. Ekonominin tam istihdamda olduğu J gibi bir noktada bile U1 kadar işsizlik mevcuttur. Bu yapısal ve friksiyonel işsizlik toplamından oluşan doğal işsizlik oranıdır.
Şekil 1. Beveridge Eğrisi

KaynakBiçerli, Çalışma Ekonomisis. 455.
J noktası gibi K noktası da tam istihdam durumundaki işsizliği ifade etmesine rağmen J noktasına göre hem açık iş hem de işsiz sayısı daha fazladır. O halde J noktasından K noktasına ya da B1 Beveridge Eğrisinden B2 Beveridge Eğrisine kaymanın nedeni şöyle izah edilebilecektir:
  • İşverenlerin aradığı nitelikler ile işsizlerin sahip olduğu nitelikler arasında yapısal uyumsuzluğun varlığı
  • İşgücünün, işgücü devrinin ve işgücünün büyüme oranının artması
  • Friksiyonel ve yapısal işsizlikte artış. (Aydın, 2012)
Zaman içinde işsizlikteki artışların nedenleri bu eğri yardımıyla açıklanabilir. Örneğin, konjonktürel işsizlikte meydana gelecek bir artış, B1 eğrisi üzerindeki J noktasından M noktasına kaymaya; friksiyonel ve yapısal işsizlikte yani doğal işsizlikte bir artışsa, B1 eğrisinden B2 eğrisine bir kaymaya neden olacaktır. Ancak yaşanan işsizliğin ne kadarının friksiyonel ne kadarının yapısal kaynaklı olduğu ifade edilememiştir. Bunu anlamının iki yolundan ilki, açık işsizliğin dağılımıyla ilgilidir. Eğer açık işler ile işsizlik, iş kolları ve bölgeler arası geniş bir yelpazede dağılmışsa kaymanın nedeni daha çok friksiyonel işsizlik; ekonominin farklı iki bölgesinde yoğunlaşmışsa, kaymanın nedeni daha çok yapısal işsizliktir. İkinci yöntem, işsizlik süresiyle ilgili istatistiklere göre değerlendirme yapmaktır. Uzun süreyle işsiz kalanların sayısındaki artış, ekonomide yapısal işsizliğin varlığına işaret edecektir.
1.4. İşsizliğin Ölçülmesi
Bir ülkedeki toplam nüfusun kışla, hapishane ve hastane gibi yerlerde ikamet edenler dışında kalan kısmının 15 yaş üzerindeki bölümüne, kurumsal olmayan sivil nüfus denir. Kurumsal olmayan sivil nüfus üç gruptan oluşur. Bu gruplar; çalışanlar, işsiz olup iş arayanlar (işsizler) ve işsiz olup iş aramayanlardır.


Tablo 1. Türkiye’de, son 12 yılın Kurumsal Olmayan Sivil Nüfus Oranları
(Bin)
( 15 + yaş )
15-1920-2425-2930-3435-3940-4445-4950-5455-5960-6465+Toplam
20126.1915.3836.2356.4235.5895.1394.5354.0553.3362.5495.28954.724
20116.1625.3726.2556.2275.4604.9884.4333.9253.1892.4245.15653.593
20106.2535.2956.2406.0295.3744.8434.3513.7963.0482.3065.00652.541
20096.1865.3276.2935.8505.3044.7284.2793.6762.9202.2134.90951.686
20086.1515.3406.3505.6645.2214.6154.1843.5362.7822.1204.80950.772
20076.1425.4406.2515.5605.1254.5464.1063.4222.6702.0484.68349.994
20066.1565.5146.1005.5015.0104.4724.0023.2932.5561.9854.58449.174
20056.1965.5605.9205.4484.8874.4073.8823.1582.4461.9334.52148.358
20046.1935.6475.7475.3664.7664.3373.7583.0262.3431.8824.47947.544
20036.3216.0586.5925.8384.9084.3363.7542.9772.2621.9303.93648.912
20026.4136.1066.4855.6194.7904.2363.6362.8172.2031.9193.81648.041
20016.4606.1816.3495.4094.6794.1353.5082.6702.1571.9083.70247.158
20006.5116.1926.1845.2184.5664.0263.3672.5442.1171.8883.59846.211
Kaynak: http://tuikapp.tuik.gov.tr/isgucuapp/isgucu.zul
Kurumsal olmayan sivil nüfusun; çalışanlar ve işsizler (işsiz olup iş arayanlar)toplamı işgücü diye tanımlanmaktadır. Kurumsal olmayan (işsiz olan ve iş aramayanlar grubu) sivil nüfusun işgücünde olmayan kısmını temsil eden bu kısma işgücünde olmayanlar denir.


Tablo 2. Türkiye’de son 12 yılın İşgücü Durumları
(Bin)
( 15 + yaş )
15-1920-2425-2930-3435-3940-4445-4950-5455-5960-6465+Toplam
20121.5732.8494.0924.3213.7713.4412.7331.9361.23673165427.339
20111.6372.8924.0844.1523.6763.2842.6431.8481.17367865826.725
20101.6642.7624.0573.9713.5743.1492.4811.7021.06062259925.641
20091.6992.7554.0333.8063.4272.9842.3201.59598156758224.748
20081.6812.7003.9793.5983.3242.8332.2091.50089452356323.805
20071.6492.7153.8603.4933.2102.7702.1341.41083550053723.114
20061.6382.7273.7613.4373.1352.7162.0911.38283148155222.751
20051.6472.7893.6743.3703.0602.6692.0501.31880147260422.454
20041.6222.8523.5333.3152.9902.5911.9401.24379449763822.016
20031.7962.9564.0633.6613.0682.6362.0271.33383359067723.640
20022.0353.0814.0193.5613.0142.5982.0181.28386864170023.818
20012.1643.1593.8763.3942.9342.5281.9441.24086762775923.491
20002.3093.0923.8153.2412.8652.4731.8381.20787161974923.078
Kaynak: http://tuikapp.tuik.gov.tr/isgucuapp/isgucu.zul
Yukarıdaki tanımları ele alarak şimdi çeşitli oranları tanımlayabilir ve hesaplayabiliriz. Bunlardan ilki “işgücüne katılım oranı”dır.
İşgücüne Katılım Oranı =
Türkiye’deki işgücü katılım oranının son 12 yılına bakarsak, bize işgücü piyasasındaki mobilite (emek hareketliliği) hakkında yorum yapabileceğimiz veriler elde edebiliriz.


Tablo 3. Türkiye’de son 8 yılın İşgücüne Katılım Oranları
Türkiye
200546,4
200646,3
200746,2
200846,9
200947,9
201048,8
201149,9
201250









Kaynak: http://www.tuik.gov.tr/isgucu/IsgucuRapor.do
İşgücünün (çalışmak isteyip de iş arayanlar) bir bölümünün işinin olmaması durumunu ifade işsizlik, işsizlik oranı ile ölçülür.
İşsizlik Oranı = 10







Geniş yaş grubuna ve yıllara göre işsizler
(Bin)
( 15 + yaş )
15-1920-2425-3435-5455+Toplam
2012234541858789962.518
2011258574868816982.615
20103136481.0129661083.046
20094017251.1841.0541073.471
2008330567874762792.611
2007325547783660622.377
2006284547783652622.328
2005299582800651552.388
2004287633801611532.385
2003321654847614572.493
2002339641785641582.464
2001317546599466401.967
2000247458439318351.497
Tablo 4. Türkiye’de son 12 yılın İşsizlik Oranları
Kaynak:  http://tuikapp.tuik.gov.tr/isgucuapp/isgucu.zul
Kullanacağımız son oran ise istihdam oranıdır. İstihdam oranı; kurumsal olmayan nüfusun ne kadarının çalıştığını gösteren bir orandır.
İstihdam Oranı =




Tablo 5. Türkiye’de son 12 yılın İstihdam Oranları
Yaş grubuna ve yıllara göre istihdam oranı (%)
( 15 + yaş )
15-1920-2425-2930-3435-3940-4445-4950-5455-5960-6465+
201221,642,957,661,762,862,656,344,735,127,712,3
201122,443,257,160,962,261,255,543,934,627,112,6
201021,639,955,459,160,159,552,141,132,425,811,8
20092138,152,956,957,456,749,139,43124,511,7
20082239,954,457,458,456,748,839,530,223,711,6
200721,639,954,157,45856,848,338,729,723,611,4
20062239,553,757,15856,548,839,130,823,611,9
200521,739,753,956,157,856,449,238,831,323,713,2
200421,639,352,95657,955,748,438,432,625,614,1
200323,33853,857,157,956,850,542,135,229,817,1
200226,439,954,657,957,956,851,842,937,532,918,2
200128,642,355,258,558,658,152,644,53932,420,4
200031,742,657,25959,959,252,945,640,232,120,7
İşsizlik haddinin daha yüksek olduğu ve buna bağlı olarak iş bulmanın daha zor olduğu dönemlerde, işsiz kişilerin bir kısmı iş bulmaktan ümidini keserek işgücünde olmayanlar konumuna gelirler. Cesareti kırılan işçiler denilen ve aslında çalışmak isteyen bu kişilerin varlığı hesaba katıldığında, işsizlik oranı yansıtılan işsizlik oranından daha yüksek çıkacaktır.
Çalışan kişilerin hepsi tam gün çalışmaz. Çalışanların bir bölümü yarım gün (part-time) çalışır. Eksik istihdam denilen bu durum da hesaba katıldığında ise işsizlik oranı yansıtılan oranın çok üstünde olacaktır.



Kaynak: http://www.tuik.gov.tr/isgucu/IstihdamRapor.do,
1.5. İşsizliğin Maliyeti
İşsizliğin iki tür maliyeti bulunmaktadır. Bunlar “sosyal maliyetler” ve “iktisadi maliyetleri”dir. Sosyal maliyetlerde, “dolaylı sosyal maliyetler” ve “dolaysız sosyal maliyetler” şeklinde iki başlık altında ifade edilebilmektedir. İşsiz kalanların gelirlerini-sosyal itibarlarını-kendilerine verdikleri değeri ve arkadaş çevrelerini kaybetmeleri işsizliğin dolaysız sosyal maliyetini ifade ederken, toplumda alkolizmin, fahişeliğin, illegalitenin yaygınlaşması ve suç oranlarının artması işsizliğin dolaylı sosyal maliyet yönünü oluşturmaktadır. Buradan da anlaşılacağı üzere toplumsal refah ve huzur için en önemli piyasa, emek piyasasıdır ve sürekli iyi işlemesi gerekmektedir.
İşsizliğin sosyal maliyetini asgari seviyeye indirmek amacıyla, ülkeler işsizlerine “işsizlik tazminatı” adı altında bir takım ödemeler yapmaktadırlar. Hükümetler eliyle işi olan işçilerden ve işverenlerden “işsizlik sigortası primleri” adı altında toplanan kaynaklar, işsiz ve kanunda belirlenen koşullara sahip olanlara verilmektedir.
İşsizliğin iktisadi maliyeti ise işsiz olan kişilerin çalışmamalarından dolayı “gerçekleştirilemeyen üretimi” ifade etmektedir. Bu yönüyle işsizlik kaynaklar ile istekler arsındaki dengesizlik mücadelesini zorlaştırmaktadır. İşsizliğin iktisadi maliyeti, Gayrisafi Yurtiçi Hâsıla açığı (GSYİH açığı) kavramı ile ölçülmektedir.
GSYİH açığı= Reel GSYİH- Doğal GSYİH
Yukarıdaki eşitlikte, doğal GSYİH, işsizlik oranının doğal işsizlik oranına eşit olduğu durumdaki (tam istihdam durumundaki ) reel GSYİH’yi göstermektedir ve potansiyel GSYİH diye de nitelendirilir. Dolayısıyla da reel GSYİH ile doğal GSYİH arasındaki negatif fark, işsizliğin üretimde yol açtığı kaybı yansıtmaktadır. Örneğin, bir ekonomide 2010 yılında reel GSYİH 200 TL ve doğal GSYİH 220 TL ise, 2009 yılında GSYİH açığı -20 TL’dir. Reel GSYİH tam istihdam durumunda üretilecek reel GSYİH’yi temsil eden GSYİH’ den 20 TL daha küçüktür.
GSYİH Açığı= 200 TL – 220 TL = – 20 TL
GSYİH açığını, yüzde bir değer olarak ifade etmek gerekirse;
Örneğin bir ülkede 2009 yılında doğal GSYİH ve reel GSYİH değerleri yine 220 TL ve 200 TL ise, GSYİH açığı ( 200-220)/220=-0,09 =% 9 dur. İşsizlik reel GSYİH’nın doğal GSYİH’ dan % 9 daha küçük olmasına yol açmıştır.
Gerçek hayatta işsizliği iktisadi maliyeti, doğal işsizlik oranını aşan her ilave yüzde bir işsizliğin reel GSYİH’nın doğal GSYİH’nın yüzde kaç altına inmesine yol açtığına bağlı olarak değişmektedir. Bu bağlamda Arthur Okun’un yaptığı ampirik çalışmaya göre,ABD ekonomisinde doğal işsizlik haddini aşan her ilave %1 işsizlik, reel GSYİH’nin doğal GSYİH’den % 2,5 küçük olmasına yol açmaktadır. Okun kuralı denilen bu husus GSYİH açığının yüzde değer olarak hesaplandığı formül ile birlikte değerlendirilirse, doğal GSYİH’nin ve reel GSYİH’nin kısaca GSYİH* ve GSYİH ile gösterildiği aşağıdaki Okun kuralı denklemine ulaşılır.
(GSYİH – GSYİH*)/GSYİH*= – 2,5
Örneğin, Türkiye ekonomisinde 2009 yılında işsizlik oranının %14, doğal işsizlik oranının %8,5 olduğu ve doğal işsizlik haddini aşan her ilave % 1 işsizliğin ABD’de olduğu gibi Türkiye’de de reel GSYİH’nin doğal GSYİH’den %2,5 küçük olmasına yol açtığı kabul edilirse, 2009 yılında GSYİH açığının % -13,75 olduğu, 2009 yılında reel GSYİH’nin doğal GSYİH %13,75 küçük olduğu sonucuna ulaşılır.
(GSYİH – GSYİH*)/GSYİH*= -2,5 ( %14-%8,5)=%-13,75
Okun kuralı denklemi [(GSYİH – GSYİH*) / GSYİH*=A] GSYİH* için çözülerek aşağıdaki gibi de yazılabilir.
GSYİH*= GSYİH/(1+GSYİH Açığı)
Bu denkleme bir ekonomide 2009 yılında reel GSYİH 100 TL ve Okun Kuralı denklemine göre hesaplanan GSYİH açığı % – 13,75 ise, doğal GSYİH*= 115,94 TL dir GSYİH* = 100 TL /(1–0,1375)=115,94 TL dir.
Okun kuralı bazen büyüme hızı biçiminde de ifade edilmektedir. Bu bağlamda Okun kuralı reel GSYİH büyüme hızı g ve doğal GSYİH büyüme hızı g* ile gösterilerek aşağıdaki gibi yazılabilir:
g= g*-2,5Δu
Δu teriminin işsizlik oranlarındaki değişmeyi gösterdiği bu denkleme göre, işsizlik oranının değişmemesi ( Δ=0) halinde reel GSYİH büyüme hızı doğal- potansiyel GSYİH büyüme hızına eşit olur: Δu=0,g=g*.
Buna karşılık işsizlik oranı pozitif olduğunda, reel GSYİH büyüme hızı doğal GSYİH büyüme hızından küçük olur. Δu>0, g < g*. Örneğin doğal büyüme hızının g*= % 4 olduğu bir ekonomide 2009 yılında işsizlik haddi % 1 artmış ise ( Δu = % 1 ), 2009 yılı reel GSYİH büyüme hızı % 1,5 olur. g = % 4- ( 2,5x %1)= %1,5. Bu örnekte işsizlik oranı % 1 yerine % 2 artmış olsaydı ( Δu= %2) 2009 yılı reel GSYİH büyüme hızı % -1 olurdu: g= %4 – ( 2,5 x % 2 )= % -1
Diğer taraftan yukarıdaki açıklamalardan hareketle, GSYİH açığının daima pozitif olduğu ( GSYİH haddinin daima 100’ den küçük olduğunu ) düşünmemek gerekir. Zira doğal işsizlik oranının işsizlik oranına eşit olduğu bir ekonomide işi olan kişilerin aşırı çalışmaları ( örneğin günde 8 saat yerine 15 saat çalışmaları ) sonucu, reel GSYİH doğal – potansiyel GSYİH’nin üstüne çıkabilir ve dolayısıyla da GSYİH açığı negatif bir değere (GSYİH haddi 100’ den büyük bir değere ) sahip olabilir. Doğal GSYİH’yi reel GSYİH’nin ulaşabileceği maksimum değer olarak algılamamak gerektiğini ifade eden bu husus hesaba katıldığında, doğal-potansiyel GSYİH, işsizlik oranı doğal işsizlik oranına eşit olduğunda ve emek normal ( sürdürülebilir) düzeyde çalıştırıldığında üretilebilecek reel GSYİH diye yeniden tanımlanabilir. (Bekiroğlu, 2010)

2.BÖLÜM
2.İŞSİZLİĞİN NEDENLERİ VE TÜRKİYE’DE İŞSİZLİK
2.1. İşsizliğin Nedenleri
“Dünya genelinde çok önemli ve hızlı bir ekonomik ve yapısal dönüşüm süreci yaşanmaktadır. Bu dönüşüm sürecinin merkezlerinden biri küreselleşme olgusudur. Küreselleşmenin etkilerini azaltmak için işgücü piyasalarının geliştirilmesi ve modernleşmesi gerekmektedir. Teknolojik gelişmeler ve bilgi toplumuna geçiş süreci, üretim biçimlerini ve istihdamı doğrudan etkilemektedir. Bu dönüşüm süreci işgücü piyasasının istediği nitelik ve beceriye sahip olmayanları işsiz bırakmaktadır. Bu sürece ayak uyduramayan ekonomilerde işsizlik yapısal bir sorun halini almakta ve işsizlerin, işsiz kalma süreleri uzamaktadır.” (Ertuğrul, 2012)
“Gelişmiş ülkelerde genellikle talep eksikliğinden doğan işsizlik, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde daha çok yeterli işyeri ve kapasite olmamasından kaynaklanır.” (Ertuğrul, 2012) “Gelişmekte olan ülkelerde işsizlik sorunu daha çok tarım ağırlıklı ekonomiden sanayi ve hizmet ağırlıklı ekonomiye geçişin yarattığı değişimlerin bir ürünü olarak karşımıza çıkar. Nüfus artışı ve tarımdan işgücü göçü, tarım dışında yüksek miktarda istihdam yaratılmasını gerektirir. İstihdam ise istihdam kapasitesinin düzenli ve yeterli ölçüde artmasına, kısaca yatırımlara bağlıdır (TÜSİAD, 2004: 16).”
2.2. Türkiye’de İşsizlik
“Türkiye’nin işsizlik sorununun temelinde ise tarım toplumu niteliğinin az da olsa ağırlığının sürmesi, hızla artan genç nüfusa istihdam olanaklarının sağlanamaması gibi temel nedenler yatmaktadır. Bu da Türkiye’de işsizliğin yapısal bir özellik taşıması sonucunu doğurmaktadır. Başta sanayi sektöründe olmak üzere yatırım miktarında sürekliliğin sağlanamaması, tarım kesimindeki işgücü fazlasının tarım dışındaki sektörler tarafından yeterli ölçüde istihdam edilememesi ile sonuçlanmaktadır. Tarımın ekonomi içindeki ağırlığı sanayileşme ve kalkınma sürecindeki ilerlemelere bağlı olarak azalmaktadır.” (Ertuğrul, 2012)
“Türkiye, hızla artan nüfusa istihdam olanakları yaratamamaktan kaynaklanan bir işsizlik sorunu ile karşı karşıyadır. Diğer bir ifade ile Türkiye’de işsizlik, ekonomik kalkınma süreci içinde hızlı nüfus artışı ve kentleşmenin beslediği işgücü arz ve talep artışları arasındaki dengesizlikten kaynaklanmaktadır. Türkiye’de işsizliğin, genellikle istihdam içinde farklı şekiller almak sureti ile düşük gelir, fakirlik, çalıştığı halde asgari gelirden yoksun ve milli gelire katkı yapmayan yapay istihdam biçimleri şeklinde ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.” (Ertuğrul, 2012) Bununla birlikte, sanayileşmede hedeflenen düzeye ulaşılamaması, tarım toplumu niteliğinin belli ölçüler içinde ağırlığının sürmesi ve hızlı artan genç nüfusun istihdamını sağlayacak yatırımların yapılamaması gibi nedenlerle işsizlik yapısal bir nitelik taşımaktadır. Türkiye’de işsizliğin bu yönü ile faktör dengesizliğinden kaynaklandığı söylenebilir.
“İşsizliğin daha çok tarım dışı sektörlerde yüksek oranlarda olması dikkat çekicidir. Türkiye’de kendi hesabına çalışma ve ücretsiz aile işçiliğinin yaygın olması bu durumu açıklamaktadır. Diğer yandan, son yıllarda tarım sektöründe yaşanan değişim süreci içinde tarımda faaliyet gösteren işgücü miktarı aynı kaldığı halde, bu sektördeki işgücü fazlası hızlı kentleşmenin de etkisi ile tarım dışı sektörlere kaymaktadır. Kentlerde, tarıma benzer şekilde sanayi sektöründe bir artış görülmeksizin, kentleşen nüfusun hizmet sektörlerinde kayıt dışı istihdam şekline dönüştüğü gözlenmektedir. “ (Ertuğrul, 2012)
“Türkiye’de işsizlik açısından önem taşıyan bir başka konu ise, gizli işsizliktir. Özellikle tarım sektöründeki istihdamın önemli bir kısmı “Tarımsal üretimde çalışıyor” görünmekle birlikte, bunların tarımsal üretimden çekilmesi durumunda (bunun 5-6 milyon olduğu hesaplanmaktadır) üretim miktarının değişmeyeceği belirtilmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu insanlar sanayi üretimi için kentlere çekilmekte ve burada hapsedilmektedir. Oysa Türkiye gibi geç sanayileşen ülkelerde, sanayide üretimin artma eğilimi bunu başaracak ölçüde gelişme gösterememektedir.” (Ertuğrul, 2012)
“İşsizlik yönünden gelişmiş ülkeler ile Türkiye arasındaki farklılıklardan biri, işsizlerde eğitim düzeyi yüksekken, eksik istihdamdakilerde eğitim düzeyinin düşük olmasıdır. Türkiye’de işsizlik oranının gelişmiş ülkelerden farklı olarak düşük olmasının nedeni, ilk kez iş arayanların sayısının yüksek ve işlerin doyurucu olmaktan uzak olmasıdır. İşsizlik genellikle hane halkı reisi olmayan kişiler arasında yaygındır. Üretimde meydana gelen ani düşüşler işsizlik oranını fazla etkilememekte, ancak eksik istihdamdakilerin sayısını artırmaktadır. “ (Ertuğrul, 2012)
“Türkiye’de, hızlı nüfus artışına ve kitleler halinde kırdan büyük kentlere göç olgusuna bağlı olarak ve sanayileşme yönündeki yapısal değişmenin hızlı ve dengeli bir biçimde gerçekleştirilememesi, yüksek işsizlik olanakları, istihdama katılımın düşüklüğü, eğitim ve beceri eksikliği, işgücü maliyetlerinin yüksek oluşu, çalışanların mesleklerinde, o meslek için gerekli donanıma sahip olamamaları ve mesleki bilgilerini zamanın ihtiyaçlarına paralel olarak geliştirememeleri nedeniyle görevlerini verimli olarak hakkıyla yerine getirememeleri, girişimcinin yatırım yapması için yeterli sermaye olanaklarından yoksun bulunması ve uygun koşullarda kredilendirilememesi, tarımdan üretimin iç ve dış talebe uygun olarak planlanamaması ve çiftçiye devlet desteğinin daha etkili olmaması, işgücü kalitesinin düşük oluşu, sektörlerin yetersizliği, yatırımın önünde engeller olması, engellilerin çalışmasına yönelik uygun ortam ve koşulların olmaması, işe girmede tecrübe aranması, mevsimlik işgücü, gençlerin boşlukta olması, yapacak bir şey bulamaması, çok fazla mezun olması ve benzeri gibi gereçlerle pek çok açıdan işsizliğin nedenleri olarak sayılabilecektir.” (Ertuğrul, 2012)

3. BÖLÜM
3.İŞSİZLİKLE MÜCADELEDE EKONOMİ POLİTİKALARI
Ekonomi bilimi farklı değişkenler arasındaki sebep-sonuç ilişkilerini bularak bunları belli kalıplar içinde ifade etmeye uğraşmaktadır. Bunu yaparken de sayısız varsayım ve hipotezlere dayanarak mantıki ve bilimsel bir şema kurmaya çalışır. Olayların yönünü ve biçimini, varsayım, hipotez ve sistematik olmayan gözlemlerle açıklamaya çalışır. Ekonomi politikası ise olay ve ilişkiler karşısında daha aktif olarak, belirlenen amaç doğrultusunda hangi değişkenlerin hangi yön ve derecede değiştirilmesi gerektiğini araştırır.
Ekonomi politikasının temel belirleyici organı “devlettir”. Devleti oluşturan bürokratik organlar, devletin idari yapısına göre ekonomi politikasında karar birimi olmaktadırlar. Ayrıca yerel yetkili karar birimleri, değişik sosyal birlikler ve bazen de uluslararası kurumlar bu kararlarda etkili olmaktadırlar. Dolayısıyla piyasa ekonomisinde ekonomik gelişmelerin seyri; arz, talep, fiyat gibi piyasa dinamiklerinin planlı kamusal yönlendirmeler ve dışsal faktör etkileri ile oldukça karmaşık şekilde ortaya çıktığı görülmektedir.
“Ekonomi politikasının istenen veya ulaşılmaya çalışılan amaçlar ve belirlenen ilkeler çerçevesinde, kullanılabileceği değişik politik araçları vardır. Belli durumlarda kullanılabilecek bu araçların çeşit ve sayısı birçok faktöre bağlı olarak belirlenmektedir. Bu faktörlerden en önemlileri; belirlenmiş olan amaçlar, ekonominin fiili durumu ile amaçlar arasındaki sapma derecesi, mevcut ekonomik düzen ile ilgili ilkeler ve ekonomik birimlerin alınan önlemlere karşı beklenen davranış biçimleridir.  Ekonomi politikasının amaç ve araçlarına göre şekillenen ekonomik süreçte, üretim-tüketim ve değişim faaliyetleri buna göre gelişmektedir. Mal ve faktör piyasaları üzerinden birbirine bağlı olan üretici ve tüketiciler, bu süreci etkileyici olan politikalara göre yönlendirilmekte, uyarlamakta ve etkilenmektedirler. Bu etkileme sürecinde fiyatlar, üretim ve tüketim miktarları, ücret ve faiz oranları, kredi miktarları, vergiler sübvansiyonlar gibi büyüklükler yönlendirici araç değişkenler olarak kullanılmaktadır.” (Bekiroğlu, 2010)
İşsizlikle mücadeledeki ekonomi politikalarını “makroekonomik politikalar” ve “mikro ekonomik politikalar” olarak iki ana grupta incelemek mümkün olabilir. Makroekonomik politikaları; “para, maliye ve gelirler politikası” oluştururken, mikro ekonomik politikaları da “aktif istihdam politikaları” ve “pasif istihdam politikaları” şeklinde ayrıma tutarak incelemek mümkündür
3.1. Makro Ekonomik Politikalar.
3.1.1. Para Politikası
Bir ülkede; Merkez Bankası, para politikasının uygulayıcısı durumundadır. Merkez Bankası para politikasını uygularken, para politikası araçlarını kullanarak belirlediği nihai hedeflere ulaşmaya çalışmaktadır. Nihai hedeflere ulaşmak için kendisine ara hedefler ve faaliyet hedefleri belirlemekte ve para politikası araçlarıyla bu hedeflere ulaşmaya çalışmaktadır.
Politika araçları merkez bankasının para ve kredi hacmini değiştirmek için kullandığı yöntemlerdir. “Açık piyasa işlemleri”, “reeskont politikası” ve “yasal karşılık politikası” olmak üzere üç politika aracı bulunmaktadır. Merkez Bankası, para politikası araçlarını kullanarak, parasal taban ya da para çarpanının büyüklüğünü etkilemeye çalışmaktadır. Buna göre açık piyasa işlemleri ve reeskont politikası parasal tabanın büyüklüğünü etkilemeye yönelik para politikası araçları durumunda iken, zorunlu karşılık politikası para çarpanının büyüklüğünü denetlemeye yönelik olarak kullanılan bir para politikası aracıdır.
“Politika hedefleri, para politikası araçları kullanılarak ulaşılmak istenen nihai hedeflerdir. Literatürde,
- Tam istihdamın sağlanması,
- İktisadi büyüme hızının arttırılması,
- Fiyat istikrarının sağlanması,
- Döviz kuru istikrarının sağlanması,
- Faiz oranı istikrarının sağlanması
Mali sistemin istikrarının sağlanması, para politikasının nihai hedefleri olarak kabul edilmektedir. Ancak bu hedefler arasında bir trade-off söz konusu olduğu açıktır. Bu nedenle Merkez Bankası bu hedeflerden bir tanesini nihai hedef olarak seçmek durumundadır.” (Bekiroğlu, 2010)
Günümüzde Para Politikasının temel hedefinin “fiyat istikrarının sağlanması” olduğu kabul edilmektedir. Çünkü fiyat istikrarı sağlandığı takdirde diğer hedeflere ulaşılabileceği düşünülmektedir. Ancak istihdam diğer hedeflerden daha farklı bir öneme sahiptir. Bu da para politikalarında enflasyonun önlenmesi için fiyat istikrarı hedefinin belirlenmesin yanında enflasyonu hızlandırmayan işsizlik oranı da bu politikanın dayanağı olmalıdır.
Para politikası ekonominim konjonktürü dikkate alınarak “genişletici” ve “daraltıcı politikalar” seçilerek uygulanır. Genişletici ve daraltıcı para politikasından kasıt, para arzı kontrolüdür. Para arzını da yukarıda ifade ettiğimiz para politikası araçları ile gerçekleştirecektir.
“Mevduat parası, para arzının önemli bir parçasıdır. Mali sistemdeki çekle kullanılabilir mevduat dar para tanımı M1 ‘in %75 ten fazlasını ve geniş ölçüde kullanılan M3’ün (en geniş para tanımlaması) kabaca % 15’ini oluşturur. Görüldüğü gibi, ticari bankaların mevduat parası yaratma olanağı rezervlerine bağlıdır. Merkez bankasının para arzını etkileme olanağı, bu rezervlerin büyüklüğünü ve yetersizliğini etkileme olanağıyla çok yakından ilişkilidir.” (Bekiroğlu, 2010)
Ekonomide işsizliğin olduğu varsayımından hareketle, ekonomideki para arzı arttırılırsa yani genişletici para politikası uygulanırsa faiz oranı düşecektir. Bu süreç “aktarma mekanizmasının” başladığı süreçtir. Aktarma mekanizması, para arz ve talebindeki değişmelerin toplam talebi etkilemesine yol açan mekanizmadır. Bu mekanizma üç aşamalı olarak işlemektedir. Birincisi parasal denge ile faiz oranı arasındaki bağlantıdır. İkincisi faiz oranı ile yatırım harcaması arasındaki bağlantıdır ve üçüncüsü de yatırım harcaması ile toplam talep arasındaki bağlantıdır.
Para arzı değişirse ya da para talebinde bir kayma olursa faiz oranı değişecektir. Örneğin, para arzı artarsa ve likidite tercihi fonksiyonu değişmezse, denge faiz oranında para arzı fazlası oluşacaktır. Para arzı fazlasının oluşması faiz oranının düşmesine neden olacaktır. Tam tersi durumda ise para arzındaki bir azalma durumunda, faiz oranı düşecektir. Eğer para arzı sabit kalıyorsa ve para talebinde bir artış olursa, denge faiz oranında para talebi fazlası oluşacak ve faiz oranı da yükselecektir. Para talebindeki bir azalma da faiz oranının düşmesine neden olacaktır.
Para arz ya da talebindeki değişmelerin neden olduğu parasal değişmeler, faiz oranını değiştirmektedir. Faiz oranındaki değişmeler toplam harcamalarda bir değişmeye neden olmaktadır. Bu da aktarma mekanizmasının ikinci bağlantısıdır. Faiz oranlarının azalması borçlanmayı ucuzlatmak suretiyle yeni yatırım harcamaları yaratacaktır. Yatırımla faiz oranı arasındaki bu negatif ilişkiye “yatırımın marjinal etkinliği fonksiyonu” denmektedir (Bekiroğlu, 2010).
Para arzındaki bir artış faiz oranının düşmesine ve yatırım harcamalarının artmasına neden olmaktadır. Para arzındaki bir azalma ise faiz oranının yükselmesine ve yatırım harcamalarının azalmasına neden olmaktadır. Para arzındaki bir değişme, arzulanan yatırım harcamasını değiştirecek ve toplam harcama eğrilerinin yer değişmesine neden olacaktır, toplam harcama eğrisi de toplam talep eğrisinin yer değişmesine neden olacaktır. Para arzının artması yatırım harcamalarını arttıracak ve dolayısıyla toplam talep yükselmiş olacaktır. Tersi durumda ise para arzının azalması, yatırım harcamalarını da azaltacak ve dolayısıyla toplam talep azalmış olacaktır (Bekiroğlu, 2010).
“Aktarma mekanizması parasal güçlerin ve gerçek harcama akımlarının bağlantısını sağlamaktadır. Para arz ya da talebindeki bir değişmeden tahvil fiyatlarında ve faiz oranlarında bir değişmeye, oradan yatırım harcamalarındaki bir değişmeye ve oradan da toplam talepte bir değişmeye doğru işlemektedir.” (Bekiroğlu, 2010)
3.1.2. Maliye Politikası
Maliye politikası; devletin amaçlarına ulaşabilmesi için ekonomiye, vergi, borçlanma ve harcamalar yoluyla yapmış olduğu müdahalelerdir. Devletin amaçlarına ulaşabilmesi için kullandığı maliye politikasının araçları ise kamu harcamaları, kamu gelirleri ve borçlanmadır. Bu sınıflandırma en temel sınıflandırmadır ve kalemlerin kendi içerisinde alt kalemleri de mevcuttur.
“Maliye politikasının birçok çeşitli tanımlaması yapılabilir. Samuelson “ olumlu bir maliye politikası, vergilerin ve kamu harcamalarının konjonktür dalgalanmalarının azalmasına ve aşırı enflasyon ve deflasyon durumlarından uzak gelişen bir tam istihdam ekonomisinin devamına yardım edecek şekilde tespitidir” şeklinde ifade etmiştir.
“Musgurave ise, “saf bir maliye politikası, kamu harcamalarındaki değişmelerin, vergi hâsılatındaki değişmelerle karşılandığı bir politikadır” şeklinde tanımlamıştır.” (Bekiroğlu, 2010) “ Keynes ise maliye politikasını “kamu ve özel sektör faaliyetleri arasındaki fon akımları ile ilgili olup ekonomik istikrarı ( fiyat istikrarı ile tam istihdam ) sağlama amacıyla toplamtalepteki düzenlemeler” şeklinde tanımlamıştır.” (Bekiroğlu, 2010)
“Maliye politikası kavramı, iktisat politikalarına 1929 Dünya Buhranıyla girmeye başlamıştır. Toplam talep eksikliğinden kaynaklanan kriz ile ortaya çıkan işsizliği azaltmak için doğru bir talep yönetiminin gerekliliği ortaya çıkmıştır ve bunun için de en önemli araçların maliye politikası araçları olduğu belirlenmiştir. Halk veya vatandaş veya daha doğru tabirle seçmenler vergi oranlarını düşürmeyi, daha fazla kamu harcaması yapmayı vaat eden partiyi iktidara getirmiştir. Bu dönemde sosyal güvenlik harcamaları artmış, işsizlere geniş çaplı işsizlik yardımı yapılmıştır. Maliye politikası 1970’li yıllara kadar önemi korumuştur. Ancak 1970’li yıllarda yaşanan stagflasyon olgusuna, Keynesyen İktisat Politikalarının açıklamama getirememesi üzerine maliye politikası görece önemini yitirmiştir. Ancak 1980’li,1990’lı ve 2000’li yıllarda bazı gelişmekte olan ülkelerde yaşanan finansal ve reel ekonomik krizlerde mali baskınlığın, kamu ekonomisi açıklarının, kayıt dışı ekonomi olgusunun önemli rol oynadığının görülmesi üzerine yeniden iktisat politikası tartışmalarında ön plana çıkmaya başlamıştır.” (Bekiroğlu, 2010)
Ancak günümüzdeki maliye politikası anlayışı 1930–1970 dönemindeki maliye politikası anlayışından çok uzaktır. O dönem iradi maliye politikalarının etkin olduğu dönemdi. Ancak 1980’li yıllardan itibaren maliye politikası yasal çerçeveler içerisinde ele alınıp uygulamaya konmuştur. Kanun koyucu tarafından, maliye politikası için çeşitli kanunlar çıkarılmıştır. Her durum için uygulanacak maliye politikasının önceden yasal olarak belirlenmesi ile birlikte, ani bir ekonomik olumsuzluk ortaya çıktığında mali önlemler için yasama sürecine gidilemeyeceğinden politika gecikmeleri önlenmektedir.
“Kısacası, Modern Maliye Politikası, Keynesçi ekonomik görüşün bir ürünüdür. Keynesyen görüşün zaman içinde gelişimi ile birlikte, mali araçların da sosyo-ekonomik koşullara uygunluğu artarak gelişmiştir. Devletin ekonomik kalkınmayı sağlayabilmek için sosyo-ekonomik hayatı sevk ve idare edici müdahalelerde bulunması, alacağı mali ve iktisadi kararlarla teşvik ve zorlamalarda bulunması benimsenmiştir. Devlet bu uygulamalarını, demokratik hukuk düzeni içinde, güven verici bir ortamda halka benimseterek başarıyla uygulayabilecektir.” (Bekiroğlu, 2010)
3.1.3. Gelirler Politikası
“Gelirler politikası, “doğrudan ücret ve fiyatlarda yapılan değişimlerle gerçekleşen” politikalardır. Gelirler politikası toplam gelirin bölüşüm sürecine etki ederek bu bölüşümün enflasyon ve işsizliğe neden olmamasını sağlamayı amaç edinmiştir (Ataman, 2010).”
Gelirler politikası, uygulamada fiyat ve ücret kontrolleri veya standartlar olarak da bilinmektedir. Bu politikalar parasal ve mali tedbirlerden çok, ücret, faiz, kar ve rant gibi tüm üretim faktörlerinin gelirlerini ve mal–hizmet fiyatlarını doğrudan etkileyen politikalardır. Nominal gelir ve fiyat artışlarını doğrudan müdahaleler yoluyla kontrol altında tutmak için kullanılmaktadır. Yani ücret ve fiyatlarda istikrarın sağlanabilmesi için ücret ve fiyatların, doğrudan piyasa koşullarına bırakılmadan kontrol edilmesi öngörülmektedir.
Gelirler politikası, tam istihdam şartlarında ücret ve kar artışlarının enflasyona kaynaklık edebileceği varsayımına dayanmaktadır. Bunun önlenebilmesi için ücret ve fiyat artışları, gelirler politikasıyla sistemin büyüme ve istikrar koşullarına tabi kılınmakta, üreticilerin konjonktürü şiddetlendirici fiyat ve yatırım stratejilerine mümkün olduğu ölçüde sınırlandırmalar getirilmektedir. Ekonomik istikrarsızlıklara karşı mücadelede kullanılan para ve maliye politikalarının bir tamamlayıcısı gibi görünen gelirler politikası, parasal ve mali sınırlamalar için bir vasıta değil, devletin nominal gelir artış oranını yavaşlatabilmesi için fiyat ve ücretler üzerinde yaptığı müdahaleleri içermektedir.
Gelirler politikası, 20.yy’nin ilk yarısından itibaren gelişmiş Batı Avrupa ülkelerinde değişen ekonomik koşullarla beraber ortaya çıkmıştır. Bu dönemde yaşanan ekonomik krizlere karşı klasik makroekonomik teorinin çözüm bulamaması, savunucularının duyarsız kalması modele karşı tepkileri arttırmıştır. Bu tepkiler J.M.Keynes’in 1936’da genişletici para ve maliye politikalarıyla, kamunun devam eden ekonomik depresyonu sona erdirebileceğini tartışan eseriyle giderilmiştir. Ancak 1970’li yıllarda yaşanan eşzamanlı enflasyon ve işsizlik sorunu ile tekrar istikrarsızlık dönemi başlamıştır. Yapılan araştırmalarla ekonomi politikası hedefleri için yalnızca para ve maliye politikalarının yeterli olmadığı ortaya çıkmış ve gelirler politikası önem kazanmıştır.
Gelirler politikasına göre, ücret ve fiyatların bir arada kontrolü yapılarak diğer gelirler de dolaylı kontrolü sağlanmış olacaktır. Başlangıç itibariyle, fiyat istikrarına yönelik uygulamalar üzerinde fazla durularak gelir dağılımı ihmal edilmiştir. Ancak gelirler politikası zamanla adil gelir dağılımını sağlama amacını da kapsamaya başlamıştır. Böylece kişisel gelir dağılımı, faktörel/fonksiyonel gelir dağılımı, aynı faktörün farklı türleri arasındaki gelir dağılımı, servet dağılımı ve fakirlik gibi konular da bu politika kapsamında değerlendirilmeye başlamıştır.
Gelirler politikası, uygulamada kısa dönemli (kanuni) ve uzun dönemli (gönüllü) olarak belirlenmektedir. Kısa dönemli veya kanuni gelirler politikası; savaş, kriz gibi olağanüstü dönemlerde belli bir süre boyunca “ücret-fiyat dondurulması” şeklinde uygulanır. Uzun dönemli veya gönüllü gelirler politikası ise, devletin sosyal taraflar arasında bir işbirliği sağlamak amacıyla sınırlı ve dolaylı müdahalelerde bulunması şeklinde uygulanır. İkinci tür uygulamalarda devletin emredici müdahalelerinin yerini “sosyal diyaloglar” almaktadır. Buna göre uygulamada gelirler politikası, ücret ve fiyatlar üzerinde yapılan doğrudan ve dolaylı devlet müdahaleleri şeklinde gerçekleşmektedir (Bekiroğlu, 2010).
Gelirler politikasının ekonomik amaçları yanında bazı sosyal amaçları da vardır. Özellikle uzun dönemli veya gönüllü gelirler politikası uygulamasında, emek-sermaye işbirliği ve buna bağlı olarak sosyal barışın oluşturulması başlıca amaçlar arasındadır. Sosyal taraflar, gelirler politikası vasıtasıyla belirlenen ekonomik hedeflere ulaşabilmek için karşılıklı fedakârlıklarda bulunmakta, işbirliği içine girmektedirler. Bu işbirliği süreci, ekonomik hayata barış getirmektedir. Taraflar arası işbirliğinin sağlanması ve kişisel çıkarlarla toplumsal çıkarlar arasında bir uyum sürecinin gerçekleştirilebilmesi, gelirler politikasının ekonomik amaçları içinde gereklidir. Böylece gelirler politikası ile birbirleriyle çatışan hedeflerin optimal şekilde gerçekleştirilmesi hedeflenerek taraflar arasında ve taraflarla devlet arasında sıkı ve gönüllü bir işbirliği oluşmaktadır. Sosyal tarafların yapıcı olarak bir araya gelmesi, milli hedeflere uygun şekilde karşılıklı fedakârlıklar içeren yaklaşımları benimsemeleri sosyal diyalog sürecini başlatmaktadır.
Aslında gelir dağılımı tüm ekonomilerde önemli bir politik tartışma sahasıdır. Ekonomi yönetimi, hem fon toplama hem fon kullandırma sürecinde ayrı ayrı ve eş zamanlı olarak ekonomik birim gelirlerinin yeniden dağılmasına neden olmaktadır. Piyasaların kendi dinamiklerine uygun olarak yapmış oldukları beşeri ve fiziksel kaynak tahsisi; vergiler, transfer harcamaları ve diğer düzenleyici politikalar yoluyla tekrar değiştirilebilmektedir. Bu yeni dağılım sürecinde, kamusal maliyetlerin yansıtılması, farklı gelir kategorisinde yer alan ekonomik birimlerin ekonomik kararlardaki etkinlik derecesi ve fedakârlığa katılım oranı önemli hale gelmektedir.
Mevcut gelir dağılımı veya yeniden düzenlenmesi, genel olarak ülkenin benimsemiş olduğu piyasa modeli ve uyguladığı ekonomi politikalarının bir sonucudur. Hatta ekonomik yapı ve ilişkiler sistemine yön veren ekonomi hukuku, ekonomi ahlakı, toplumsal değer yargıları ve siyasi yapının da bir fonksiyonu olarak belirlenmektedir. Bu tür faktörlerin şekillendirdiği ekonomik atmosferde, sosyal tarafların karşılıklı fedakârlıklarda bulunması, makro veya mikro düzeyde sosyal diyalog sürecinin başlatılması, tüm menfaat gruplarının görüşlerini açıkça ifade edebilecekleri demokratik platformların oluşturulması ekonomik ve sosyal istikrarın sağlanmasında önemli rol oynayacaktır.
3.2. Mikro Ekonomik Politikalar
3.2.1. Aktif İstihdam Politikaları
“Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) , aktif istihdam politikalarını “emek piyasasını ve işçilerin işle ilgili niteliklerini geliştirmek ve daha etkin bir emek piyasasını teşvik etmeye yönelik önlemler” olarak tanımlamaktadır. OECD aktif istihdam politikalarının gelişimine 1960’lardan bu yana destek vermektedir. İsimdeki “aktif” sözcüğü İsveç’te 1950’lerde ücret kısıtlamalarına dayanan politikalara reaksiyon oluşturan politikalardan alınmıştır. İkinci dünya savaşından önce emek piyasaları ile ilgili çok sayıda iş yaratımı ve mesleki eğitim programları olmakla birlikte, bu politikalar “ aktif istihdam politikaları” olarak anılmamaktaydı. 1948 yılında iki İsveçli İktisatçı GöstaRehn ve RudolphMeidner ilk kez Aktif İstihdam Politikalarını “tam istihdam amacını gerçekleştirirken enflasyonu kontrol altında tutan sosyal demokrat bir strateji” olarak tanımlamıştır.” (Bekiroğlu, 2010)
“OECD’nin 1960’larda İsveç’te uygulanan bu politikaları yayınlanması ile birlikte aktif istihdam politikaları ayrı bir politika olarak kabul edilmiştir. OECD üye ülkeler arasında aktif istihdam politikalarını özendirmek amacı ile 1961 yılında işgücü ve sosyal sorunlar komitesi oluşturmuştur. O zamandan bu yana aktif istihdam politikalarının amaçlarına yönelik vurgular değişse de, politikaların bazı amaçları sürekli ön planda kalmıştır. Bu amaçların başında “beşeri kaynakları geliştirmek” ve “ekonomik büyümeyi teşvik ederek işgücünün yapısal değişmelere uyum sağlamasını kolaylaştırmak” gelmiştir.” (Bekiroğlu, 2010)
“Aktif istihdam politikalarının gündeme gelişi, 1970’lerde ve 1980’lerde Avrupa Birliği ve OECD üyesi ülkelerde, işsizliğin gittikçe artması ile olmuştur. Avrupa Birliği ülkelerinde 1965’de %3,4, OECD ülkelerinde ise %2 olan işsizlik 1994’e gelindiğinde Avrupa Birliği üyesi ülkelerde %7,8, OECD’de %11,2 olmuştur. “ (Bekiroğlu, 2010) Avrupa Komisyonu işsizliğin nedenleri olarak birtakım tespitler ortaya çıkarmıştır. Bunlar, mesleki eğitime yeteri kadar yatırım yapılmaması, ekonomik gelişmenin yeteri kadar istihdam yaratmaması, ücret dışı işçilik maliyetlerinin yüksekliği, işgücü piyasalarının yeteri kadar etkin olamaması ve uzun dönem yapısal işsizlik olarak gösterilmiştir.
“Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) işsizlikle mücadelede izlenen istihdam politikalarını 7 grupta toplamıştır. Bunlar;
  1. Kamunun eşleştirme ve danışmanlık hizmetleri
  2. Mesleki eğitim
  3. Sübvanse edilmiş istihdam anlamında kullanılan özel sektöre yönelik ücret ve istihdam sübvansiyonu, kendi işini kuranlara yardım ve doğrudan kamu sektöründe istihdam
  4. Gençlere yönelik politikalar
  5. Sakatlara yönelik politikalar
  6. İşsizlik sigortası
  7. Erken emeklilik
Bu kategorilerden 1–5  “aktif istihdam politikalarını”, 6–7 ise “pasif istihdam politikalarını” temsil etmektedir.” (Bekiroğlu, 2010)
“Danışmanlık hizmetleri, “kişinin değişen çalışma koşullarına en uygun ve kolay şekilde uyum sağlamalarını öne sürerek, kişileri işlere yerleştirmek ve iş bulmalarına yardımcı olmak üzere geliştirilmiş hizmetler” olarak tanımlanmaktadır. Bu kapsamda, “iş ve meslek danışmanlığı”, “işgücü piyasası hakkında bilgilendirme”, “sosyal danışmanlık”, “işe yerleştirme hizmetleri”, toplu çıkarma ve özelleştirme gibi durumlarda endüstriyel “uyum hizmetleri”, işgücü açığı bulunan bölgelere “taşınma teşviki” gibi hizmetler verilmektedir.” (Bekiroğlu, 2010)
Mesleki eğitim için, ekonominin ihtiyaç duyduğu iş veya meslek dallarında işsizler için ya da halen çalışmakta olanlar için kamu ve özel sektör tarafından beceri kazandırma ve geliştirme kursları açılmaktadır. Politika belirleyicileri, genellikle bu kişilerin kurslar sayesinde aldıkları mesleki eğitime uygun işlere yerleştirileceğini ifade ederler. Bu politikaların uygulanmasını öne süren mal ve hizmetlerde ortaya çıkan ve gittikçe hızlanan küresel rekabete ve bunun sonucu olarak işletmelerin rekabet kabiliyetlerinin arttırılmasına dikkat çekmektedirler. Böyle bir küreselleşme ve rekabet daha iyi motive edilmiş ve yüksek seviyede eğitilmiş işgücünü talep etmektedir.
Arz yönlü bir politika olarak uygulama alanı bulan mesleki eğitim hizmetleri özellikle “genç işgücü” üzerinden uygulanmaktadır. Genç işgücünün eğitilmesi, “ücretlerin düşmesi yönündeki piyasa baskısına” katkıda bulunmaktadır. Genç işgücü, ucuz olduğu için bu durum işverenlerin genç işgücü istihdamını arttırmaları konusunda teşvik edicidir.
Ücret sübvansiyonları, istihdam edecek işverenlerin “işgücü maliyetlerinin azaltılması” suretiyle gerçekleştirilir. Bu maliyetler iki yolla düşürülebilir. Birincisi, doğrudan ücret yapısının değiştirilmesi yoludur. Bir diğer yol ise, ücretler üzerinden alınan vergilerin düşürülmesidir.
“Bazı durumlarda hükümet, işverenlere program kanalıyla desteklendiği belgelenen/duyurulan işçileri işe almaları karşılığında, ücretin belirli bir kısmını karşılayacağını veya bu işverenlerin ödeyecekleri vergilerde indirim yapacağını duyurur.” (Bekiroğlu, 2010)
Bir diğer sübvansiyonda, yeni işçiler için uygulanan sübvansiyonlardır. Yeni işe alınan işçilerin ücretlerinin bir kısmının devlet tarafından karşılanması şeklinde uygulanmaktadır.
Özürlüler ve eski hükümlüler içinde politikalar üretilmiştir. Gerek kamu sektöründe gerek özel sektörde, kanunlarla belirlenmiş oranlarda özürlü ve eski hükümlü çalıştırılması zorunluluğu da aktif istihdam politikaları içerisinde yer almaktadır.
“Kendi işini kuranlara yardım çerçevesinde, küçük işletmelere ve kendi işini kuracak işletmelere yönelik eğitim, teşvik ve danışma hizmetlerinin uygulanması son yıllarda oldukça yaygın olan bir uygulamadır. Uygulanan politikalar, küçük işletme yöneticilerini eğitmek, küçük işletmeler üzerinde vergi yükünü hafifletmek, kamu düzenlemeleri ve bürokratik işlemleri basitleştirmek şeklinde sıralanabilir.” (Bekiroğlu, 2010)
Kamu yararına çalışma programları çerçevesinde, istihdama dâhil edilemeyen kişilerin kamuya ait yerlerde veya kamu yararına olduğu düşünülen alanlarda geçici istihdam edilmesidir. Bu program çerçevesinde açılan işlerin “yeni işler” olmasına ve bunların özel sektör işlerini ortadan kaldırmamasına özen gösterilir.
3.2.2. Pasif İstihdam Politikaları
Pasif istihdam politikaları, işsizliğin olumsuz yönlerini telefi etmeyi amaçlamakta, bu nedenle işsizlere belirli bir ekonomik güvence sağlamaya yönelik önlemler içermektedir. Bu tedbirler de genellikle işsizlik sigortası ve işsizlik yardımlarıdır.
“Genel anlamda işsizlik sigortası, “bir iş ya da işyerinde çalışırken, yasalarda belirlenmiş sürelerde işsizlik sigorta primi ödeyen, çalışma istek ve yeteneğinde olmasına karşın işini kaybeden işçilere bir yandan yeni bir iş bulmasına ve işe girmesine çalışırken, bu dönem içerisinde kendisinin ve ailesinin zor duruma düşmesini önlemek amacı ile belli bir süre ve ölçüde ödemeyi kapsayan, sigortacılık tekniği ile faaliyet gösteren ve finansmanına genellikle işçi, işveren ve devletin katkıda bulunduğu, devlet tarafından kurulan bir sigorta koludur.“ (Bekiroğlu, 2010)  “  “ILO’ ya göre işsizlik sigortası sadece “parasal destek değil, bu sırada mesleki eğitim sağlanmalı ve işveren ile işçiyi daha kolay karşı karşıya getiren bir işe yerleştirme sistemi sunulmalıdır” .” (Bekiroğlu, 2010)
Pasif istihdam politikası olarak nitelendirilen başka bir uygulamada “işsizlik yardımlarıdır”. Öncelikle işçi sendikalarının yardım sandıkları ile gündeme gelen işsizlik yardımları 1900’lü yılların başında önce gönüllü sonra zorunlu sigorta olarak yasallık kazanmıştır. İşsizlik yardımının finansmanı tamamen devlet tarafından karşılanan, genellikle süresi bitmiş olmasına rağmen henüz bir işe yerleştirilemeyenlere ödenen ve ancak işsizlik ödemelerinden daha düşük bir ödemeyi kapsayan; belirli bir süreyi kapsayabildiği gibi muhtaçlık, fakirlik durumu devam ettiği sürece ödenen bir yardım türüdür.  İşsizlik sigortası ve işsizlik yardımı arasındaki fark, işsizlik sigortası işçilerin çalışırken ödediği primlerle finanse edilir ancak işsizlik yardımında devlet tarafından finansman sağlanmaktadır.
“İşsizlik sigortası ve işsizlik yardımları dışında bazı ülkelerde farklı pasif istihdam politikaları da uygulanmaktadır. Bu politikalar, çalışma süresinin kısaltılması, erken emeklilik, iş kaybı tazminatı, kıdem tazminatı, ihbarlı işten çıkarma gibi çalışma yasalarında yer alan politikalardır.” (Bekiroğlu, 2010)

4. BÖLÜM
4.TÜRKİYE’DE İŞSİZLİK SORUNUNUN ÇÖZÜMLENMESİNDE UYGULANAN EKONOMİ POLİTİKALARI
4.1. Cumhuriyetin Kuruluş Yılları
20. Yüzyılın başlarından Osmanlı ekonomisi tarım sektörü üzerine inşa edilmişti. Tarım ekonomisi dünya pazarlarına ve yabancı sermayeye açılmış güçlü bir yapı olarak kendini göstermekteydi. Bu yapıyı dış ticarete konu yabancı sermayeye açılmış olan tarımsal yapı ve küçük üreticiliğin ağır bastığı tarımsal yapı olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür.
“Milli mücadele dönemi yaklaşırken Osmanlı imparatorluğu yarı sömürgeleşmiş bir toplum yapısına sahipti. İktidardakiler; kurumsallaşmış ve güvence altına alınmış denetim ve müdahale mekanizmaları karşısında çaresiz bırakılmışlardı. İç ticarette zayıf, dağınık ve örgütsüz olan Türk ve Müslüman burjuvazi karşısında, dış ticarette gelişmiş güçlü gayri Müslim burjuvazinin olması ulusal bir kapitalizme yönelişin önündeki en büyük engeldi. Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşları Anadolu’nun üretim yapısında büyük tahribata yol açmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöktüğü yıllarda Türkiye ekonomisi sanayi sektöründe kapitalist ülkelere bağımlı hale gelmiş ve sermaye mallarının tümünü ithal etmek durumunda kalmıştı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması kararından sonra devleti ekonomik bakımdan güçlendirmek için bir takım önlemlerin alınması zorunluluğu doğmuştu. Bu amaçla 1923 yılında toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar önemli bir yer tutmaktadır.” (Bekiroğlu, 2010)
17 Şubat 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kararlar arasında kişilerin çalışma özgürlüğü kendilerine bırakılarak, ihracat, hayvancılık, ormancılık, madencilik yerli üretimin teşvik edilmesi esasıyla üretim yapılması hedeflenmiştir. Bunun yanında özel teşebbüsün geliştirilmesi, sanayinin teşvik edilmesi, sanayicilerin kredi olanaklarının genişletilmesi, teknik öğretimin geliştirilmesi gibi konular kongrede kabul edilmiştir. Ancak yeterli ekonomik kadronun ve danışmanların olmayışı, alınan kararların uygulanmasını olumsuz etkilemiştir. Kongrede bir takım işçi hakları belirlense de bunların tümü hayata geçirilememiştir. 1927 yılında çıkarılan Teşviki Sanayi Kanunu ile ekonomide özel kesimin yolu açılmıştır. Ancak, ana çizgileriyle liberal olarak nitelendirilen bu dönemde, sanayileşme çabaları değişik nedenlerle yetersiz kalmıştır. Özel teşebbüs için teşviklere rağmen sanayileşme hamlesinde önemli bir adım atılamamıştı. Özel sermayenin yetersiz oluşu kamu öncülüğünde Kamu İktisadi Teşebbüslerinin kurulmasına neden olmuştur.
“Bu dönemde tarımsal üretimin geliştirilmesi ve çiftçilerin korunması amacıyla aşar vergisi kaldırılmış, 1926 yılında da köylülere işledikleri toprakları kendi adlarına tapuya kaydedebilme hakkı verilmiştir. Bu yasa ile Osmanlıdaki toprak mülkiyetinin devlete ait olma ilkesi sona erdirilmiştir. Bu dönemde ülkenin bir tarım ülkesi olması yolunda politikalar uygulanmıştır. Toprağı olmayan köylülere toprak verilmesi, çiftçiye verilecek kredilerin genişletilmesi ve tarım kredi kooperatiflerinin kurulması ülkenin bir tarım ülkesi olma sürecini hızlandırılmış ve tarımda çalışan istihdam miktarında artışlar gerçekleşmiştir.” (Bekiroğlu, 2010)
Bu yapının doğal sonucu olarak, tarım kesiminde küçük arazi mülkiyetinin gelişmesi, sanayi alanında ise el sanatları ve küçük imalathanelerin kurulması gerçekleşmiştir. İşgücü içerisinde kendi hesabına çalışanlar ve ücretsiz aile işçilerinde artışlar kaydedilmiştir. Buna karşılık ise ücretli işçiler nispeten daha azdır. 1921 sanayi sayımı sonuçlarına göre toplam işçi sayısı 76 bin 216 kişi iken, kuruluş başına düşen işçi sayısı sadece 2’dir. Üstelik bu dönemlerde ücretliler, henüz kırsal kesimle bağlarını kopararak sürekli bir sanayi işçisine dönüşememişlerdir ve büyük ölçüde eğitimsiz ve niteliksizdirler.
“Türkiye bu dönemlerde tam bir tarım ülkesi görünümündedir. 1923 yılı itibariyle GSMH içinde tarımın payı % 38,9 iken sanayinin payı % 13,2’dir214. İstihdamın sektörel dağılımı da benzer özellikler göstermektedir. Tarımın toplam istihdam içerinden aldığı pay % 86,6 iken sanayi sektörünün aldığı payı % 4,6 hizmetler sektörünün aldığı pay ise % 5,5’dir215. 1927 yılında sanayi ve madencilik sektörlerini geliştirmek amacıyla Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuş ve Sanayi Teşvik Yasası çıkarılmış,1930 yılında da İktisat ve Tasarruf Cemiyeti’nin katkıları ile Sanayi Kongresi düzenlenmiştir. Bu dönemde sanayi sektörünün yapısı incelendiğinde 65 bin işletmenin % 43,6’sının tarım ürünleri , %23,9’unun dokuma ve % 22,6’sının maden sanayi, makine yapımı ve onarımı grubunun oluşturduğu görülmektedir.” (Bekiroğlu, 2010)
4.2. Devletçi Anlayış Dönemi
Türkiye’de 1930’lu yıllara kadar hâkim olan liberal ekonomik sistem anlayışı yerini kalkınma için devletin ekonomik sistem içerisindeki rolünün artması gerektiği düşüncesine bırakmıştır. 1929 yılında ortaya çıkan ve tüm dünya ülkelerine etkisini göstermeye başlayan krizin çözümlenmesinde kilit rol oynayan Keynesçi anlayış, Türkiye’de de benimsenmeye başlamış, devletin ekonomiye müdahalesinin gerekli olduğu kabul edilmiştir.
“Dünya’da oluşan krizin Türkiye’deki etkileri ilk olarak tarım sektöründe yaşanmıştır. Tüm dünyadaki talep yetersizliği sonucu oluşan genel fiyatların düşüşü Türkiye’de tarımsal malların fiyatlarında da etkisini göstermiştir. Tarımsal malların fiyatlarındaki hızlı düşüş, pazar için üretim yapan tarımsal üreticilerin gelirlerinde büyük gerilemelere neden olurken, ülkenin daha fazla pazara yönelmiş bölgelerinde bir tarımsal çöküşün yaşanmasına neden olmuştur. İhracat gelirlerindeki azalmayla birlikte tarımla bağlantılı oluşan bunalım koşulları, hükümetin dış ticaret ve kambiyo rejimi üzerinde daha geniş ve etkin denetim önlemleri alması sonucunu doğurmuş bunun sonucu olarak da “korumacılık stratejisine” geçiş hızlanmıştır. Türkiye’nin ihracat hacminde önemli paya sahip ülkelerin kriz içerisine girmeleri ya da ülkelerin de krizden aşırı derecede etkilenmeleri dış ticaretimizde olumsuz etkiler yaratmıştır. Üretimde düşüşler yaşanmaya başlamış, ürün fiyatlarında aşırı azalmalar meydana gelmiş ve bunun sonucu olarak işsizlik artış göstererek ekonomi “resesyon” dönemine girmiştir. Ekonomide hareketlenmeyi sağlayabilmek için ticarete konu olan ürünlerin yerli sınai kuruluşlarda işlenmesi, dış alımı yapılamayan ürünlerin de aynı şekilde üretimine başlanması (ithal ikame) yoluna gidilmiştir. Dolayısıyla ekonomik gelişme ile eş anlamlı tutulan sanayileşme politikalarına öncelik verilmesi gerektiği düşüncesinde hemfikir olunmuştur. Özellikle iç ve dış pazarlara daha fazla yönelmiş olan Batı Anadolu, Karadeniz ve İç Anadolu bölgelerinin tarım kesiminde başlayan ve oradan kent ekonomisine sıçrayan ekonomik bunalımlar, 1932 yılında devlet öncülüğünde ithal ikamesi sanayileşme stratejisinin benimsenmesinde çok önemli bir rol oynadığı da söylenebilir.” (Bekiroğlu, 2010)
“1930–1933 yılları arasında çıkarılan kanunlarla devletçi anlayışa kurumsal bir kimlik kazandırılmıştır. Devletçi anlayış dönemi ile birlikte topraksız olan köylülere toprak dağıtımı yine devam etmiş ve 1927 de % 4,9 olan işlenen toprak oranı 1934’te % 12,3 e çıkmıştır. Tarımsal ürün fiyatları dönem boyunca piyasa mekanizmasına uygun olarak belirlenmiştir. İç ticaret hadleri tarım kesiminin aleyhine gelişirken, aşar vergisinin yerini sınai ürün vergilendirmesi almıştır. 1932 yılında ILO’ ya katılan Türkiye bazı yükümlülükler üstlenmek zorunda kalmış ve 1936 yılında ilk İş Kanununu oluşturmuştur. Bu kanun daha çok otoriter bir çalışma disiplini sistemi getirmiş, grev ve lokavtı yasaklamış, sendikaların kurulmasını ise düzenlememiştir.” (Bekiroğlu, 2010)
Devletin sanayi alanındaki girişimciliğinin somut anlamda başlangıcı Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı (BBYSP 1930) ile gerçekleşmiştir. Bu planda dokuma, maden işleri, kağıt, kimya, taş-toprak olmak üzere beş ana grupta sanayinin kurulması hedeflenmiştir. Ancak plan makro ölçekli bir plan değil mikro ölçekli bir plandır.
“BBYSP’de genel olarak temel ihtiyaç maddelerinin üretimine öncelik verilmiştir. Bu sanayileşme stratejisi ile döviz tasarrufunun sağlanması hedeflenerek dış ticaret açığının kapatılması ve dolayısıyla ulusal paranın değerinin korunması amaçlanmıştır. 1934 yılında uygulamaya konulan BBYSP’nin başarılı olması sonucu 1936 yılında İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı (İBYSP) hazırlanmıştır. BBYSP ile sınai üretimin artısıyla, toplam ithalatın %44’ünü oluşturan temel tüketim mallarının yerli üretimine ağırlık verilmişken, İBYSP’de ara ve yatırım malları üretimine ve alt yapı gelişimine öncelik verilmiştir. BBYSP’nin finansmanı temelde tüketim malları üzerinden alınan dolaylı vergilerle sağlanmıştır”. (Bekiroğlu, 2010)
Kamu girişimciliğine ihtiyaç duyulan diğer bir alanda madencilik sektörü olmuştur. Madencilik sektörünün gelişmesiyle tarım dışı sanayinin geliştirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca ülkenin dövize olan gereksiniminin madencilik sektörü ile giderilebileceği planlanmıştı. Bunun üzerine 1935 yılında Maden Tetkik Arama (MTA) ve Etibank kurulmuştur.
“Bu dönem kısaca şöyle özetlenebilir: İstihdamın özelliğini itibariyle nüfusun büyük kısmı tarımda, küçük bir kısmı ise yeni kurulan sanayi kuruluşlarında istihdam edilmiştir. Devletçilik politikasının temelleri bu dönemde atılarak, üretim anlayışı olarak ithal ikame politikası benimsenmiştir.” (Bekiroğlu, 2010)
4.3. II. Dünya Savaşı Yılları Ve Sonrası Dönem
Türkiye II. Dünya Savaşına katılmış olmamasına rağmen, savaşın etkilerini hissetmiş ve savaşa dair ekonomik tedbirler almıştı. Ekonomi politikaları genelde mal varlıklarının ve fiyat artışlarının önüne geçme, sosyal adaletsizlikleri ortadan kaldırma yönünde olmuştur. 1940 yılında çıkarılan” Milli Koruma Kanunu” da bu politikaların ürünüdür.
Milli Koruma Kanunu ile mal kıtlıklarının oluşturduğu düzensizlikleri ortadan kaldırmak ve bu durumdan faydalanarak aşırı kazanç sağlanmasının önüne geçilmek amaçlanmıştır. Kanunla birlikte sanayi kuruluşlarının hangi ürünleri ne miktarda üretecekleri, tarımda çiftçilerin hangi ürünleri yetiştirecekleri gibi konular düzenlenmiştir. Bu dönemde diğer bir tedbir de 1942 yılında konulan “Varlık Vergisi”dir. Bu verginin konmasındaki amaç enflasyonla mücadele edebilmek amacıyla piyasadan para çekilmesinin sağlanmasıdır. Diğer bir amaç ise savaş yıllarında haksız olarak elde edilen kazançların vergilendirilmesi ve devletin de bu sayede gelir elde edebilmesinin sağlanmasıdır. Hemen belirtmek gerekir ki bu vergi sadece bir defaya mahsus olmak üzere alınmıştır.
1938–1943 dönemi için hazırlanan İBYSP savaş koşullarının varlığı nedeniyle uygulanamamıştır. Planın uygulanamaması yatırımların düşmesine neden olmuş, üretim kapasitesi de bu yüzden azalmıştır. Toplam tüketimin arttığı, toplam arzın ise yetersiz kaldığı bu dönemde enflasyonist olgular baş göstermiştir.
“Dönem içerisinde sosyal güvenlik alanında önemli gelişmeler sağlanmıştır. Türkiye’nin sanayileşme sürecinde işgücünün statü dağılımında meydana gelen değişmeler ve ücretlilerin payının artması, kırdan kente iç göç ve aile yapısındaki değişikliklerin doğurduğu sorunlar, sosyal güvenliğe olan ihtiyacı arttırmıştır. Çok partili siyasal yaşama geçiş ile partiler arasındaki rekabet, insanların ekonomik ve sosyal duyarlılığının artmasında etkili olmuştur. Partilerin iktidara gelebilme çalışmalarında halkı kendi yanlarına çekebilmek için dile getirdikleri vaatler ile Batı Avrupa’da II. Dünya Savaşı sonrası dönemde yaygınlaşan “sosyal güvenlik akımı” Türkiye’nin sosyal güvenlik alanındaki gelişmelerinde etkili olmuştur. İşçi kesimine yönelik olarak 1945 yılında “İşçi Sigorta Kurumu” kurulmuş ve zaman içerisinde tedrici olarak değişik sigorta kolları oluşturulmuştur. Memurların sosyal güvenliğine ilişkin olarak ise 1949 yılında Emekli Sandığının kurulması, önceki dönemlerdeki uygulamaların bir bütünlüğe kavuşturulmasını sağlamıştır.” (Bekiroğlu, 2010)
1950 yılından Türkiye’de yapılan genel seçimlerde Demokrat Parti’nin iktidara gelmesi ile devletçilik anlayışı terk edilmiş, liberal ekonomi politikaları benimsenmeye başlanmıştır. Özel sektörün öncülüğünde sanayileşme, dış ticaretin liberizasyonu ve tarım sektörüne öncelik verilmesi bu dönemin ekonomi politikalarının temelini oluşturmuştur. Ancak özel sektördeki sermaye yetersizliği sonucu oluşan ekonomik zorlanmaların etkisiyle büyük ölçüde devlet yatırımları ile gerçekleştirilen ithal ikameci bir politika uygulanması kısmen devam etmiştir. 1955 yılından sonra ise ithalatta liberizasyon politikaları uygulamalarına son verilerek “Milli Koruma Kanunu” yürürlüğe konmuştur.
Bu dönemde 1954 sonrası yaşanan ekonomik daralmaya karşın milli gelirde önemli artışlar sağlanmıştır. GSMH’da tarımın payı azalırken sanayinin payı artış göstermiştir. İstihdamın sektörel dağılımında da tarımın payı 1944’de %86,5 iken 1960 da %74,8 e gerilemiş, sanayinin payı ise % 8,3 den % 11,5 e yükselmiştir.
4.4. 24 Ocak Kararları Sonrası Dönem
“1980’li yıllar Türkiye ekonomisinin dışa açılma sürecinin başladığı dönemlerdir. Ekonominin dışa kapalı olması sebebiyle üretim kapasitesinin massedilme yeteneğini azalmakta, bu da maliyetler üzerinde bir yük getirmekteydi. Ülke ekonomisinde ara ve yatırım malı girdisi ile döviz ihtiyacının artması, izlenen borçlanma stratejisindeki yanlışlar ve 1973 yılından sonra dünya ekonomilerinin yaşadığı şoklar, ülke ekonomisinin büyük bir dar boğaz içerisine girmesine neden olmuştu. Bu olumsuz durumdan kurtulabilmek için ekonomiye yeni ve heyecanlı bir yapı kazandırabilmek amacıyla 24 Ocak Kararları olarak adlandırılan yeni makroekonomik politikalarla ülke ekonomisinin dışa açılma süreci başlatılmıştır.” (Bekiroğlu, 2010)
“24 Ocak 1980 kararları, ülke ekonomisinin serbest piyasa mekanizması kurallarına göre işlemesi ve dünya ekonomileriyle bütünleşmesinin sağlanması amacıyla alınmıştır. Türkiye bu model ile birlikte ülke ekonomisini dışa kapalı bir ekonomi haline getiren ithal ikamesine dayalı sanayileşme modelini terk etmiş ve ihracata dayalı sanayileşme stratejisini benimsemiştir. 1980 dönüşümü birçok açıdan Türkiye’nin 1980 öncesi uyguladığı politikaların antitezini oluşturmaktadır. Bu bağlamda 24 Ocak kararlarının kendisinden önceki istikrar programlarından farkı, kısa vadeli amaçlar gerçekleştirmekten çok ekonomide kalıcı yapısal değişimi sağlamaya yönelik bir ekonomik gelişme programı olduğu ifade edilebilir. Bu çerçevede serbestleşme öncelikleri istikrar programıyla iç içe geçmiş durumdaydı. Programın birinci önceliği, cari işlemler açığının azaltılması ve dış borçların düzenli olarak ödenmesiydi. Bu amaçlar doğrultusunda sınai mamul ve hizmet ihracatının arttırılması hedeflenmekteydi. Programın İkinci önceliği ise makroekonomik dengelerde istikrar sağlama önlemleriyle enflasyon hızının düşürülmesiydi. Ekonomik büyüme ise üçüncü öncelik olarak programda yer alıyordu. 24 Ocak 1980 tarihinden açıklanan istikrar paketinin geçmişteki benzerlerine göre temel farklılığı, kısa vadeli ekonomik istikrarın ötesinde serbestleşme ve dışa açılma ekseninde kapsamlı ve uzun vadeye yayılmış bir yapısal dönüşüm programı öngörmesidir243. Bu dönemde istihdamı 1980 öncesi dönemine göre arttıran politika uygulamaları ise mali piyasaların serbestleştirilerek dışa açılması ve yabancı sermayenin yerli sermaye ile aynı teşvik politikalarına tabi kılınması olmuştur. Ayrıca uygulanan makroekonomik politikaların genel olarak emek yoğun üretim yapısını özendirmesi hedeflenmiştir.” (Bekiroğlu, 2010)
24 Ocak 1980 kararlarının özelliklerinden birisi de temel üretim faktörlerinin ve ücret yapısının piyasa şartlarına göre belirlenmesidir. Uygulanan politikalar sonucu iç talep daralırken, üretim maliyetleri ücret yönünden aşağı çekilmiştir. Asıl amaç, ihraç fiyatlarını düşük tutarak rekabeti arttırmaktı. Bununla birlikte, düşük maliyetli emek piyasası için sadece ücretler aşağıya çekilmemiş aynı zamanda çalışma şartları konusunda işçi hakları ve toplu pazarlık gücü de kontrol altına alınmıştır. İşgücü piyasası askeri ve yasal yöntemlerle baskı altına alınmış, sendikal faaliyetler kısıtlanmış, grev yasağı getirilmiş ve toplu sözleşme düzeni Yüksek Hakem Kurulu’na (YHK) devredilmiştir. Bu tür sınırlamaların olması 1980–1988 yılları arasında reel ücretlerin sürekli azalması yönünde bir baskı yaratmıştır. İşgücü fiyatının düşük tutulması ile kar oranları arttırılarak yatırımları uyarmak, yerli sanayinin rekabet gücünü ve ihracatı arttırmak amaçlanmıştır.
24 Ocak 1980 kararlarının uygulandığı dönemde yürürlüğe konulan Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planında ekonominin dışa açılması ile yabancı sermayenin istihdam imkanı yaratacağı vurgulanmaktadır. Ayrıca, işverenlere yüklenen vergi yükünün hafifletilmesinin genç işsizlik üzerinde olumlu etki göstereceği, küçük girişimcilerin gücünün geliştirilmesi ve mesleki eğitim ile beşeri sermayenin geliştirilmesi noktalarında önemle durulmuştur. Ayrıca küçük girişimciliğin teşvik edilmesi ilk kez bu plan döneminde bir politik unsur olarak ele alınmıştır. İstihdamın küçük teşebbüslerin önceliğinde ve teknolojiyi takip eden sanayi yapısına dayandırılarak, sağlıklı bir istihdam ortamının oluşturulabilineceği ifade edilmiştir.
“Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1984–1989) gelişmeyi ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal yönleriyle bir bütün olarak ele almıştır. Planda istihdama gerçekçi çözümler getirileceği ifade edilmiştir. İstihdam politikalarının teknolojik ve sanayi politikaları ile uyumlu hale getirilmesi ve işgücünün verimli çalıştırılması ulaşılması gereken hedefler arasında sayılmıştır. Beşeri sermayenin sektörler ve bölgeler arasındaki dengesizliklerinin giderilmesi hususu da bu planda önemli bir yer tutmaktadır.” (Bekiroğlu, 2010)
Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planındaki politikalar sonucunda;
  • Ekonomin dışa açılmasıyla, ülkenin kaynak dağılımına uygun düşen iş kollarının geliştirilmesi
  • Gerçekçi faktör fiyat politikası ile daha emek yoğun teknolojilerin kullanılması
  • Kapasite kullanımının yükseltilmesi
  • İş barışının sürdürülmesi
  • Okul içi ve yaygın eğitim programlarının fonksiyonel hale getirilmesi ve işe dönük ve hizmet içi eğitimin teşvik edilmesi yoluyla vasıfsız işgücünün vasıf kazanarak istihdamının kolaylaştırılması
  • Yabancı sermaye akışının hızlandırılması ve serbest bölgelerin geliştirilmesi yoluyla istihdam imkânlarının arttırılması
  • Konut yapımı ve özellikle işsizliğin yoğun olduğu bölgelerde kamu alt yapıve bayındırlık projeleri uygulamalarıyla bölgesel işsizliğin giderilmesi
  • Mahalli teşebbüs potansiyelini değerlendirirken, istihdam ve üretimeolumlu etkisi bulunan sanatkâr ve küçük seviyedeki sanayinin büyümesi veyaygınlaşması sağlanacağı öngörülerinde bulunulmuştur.
Planlı istihdam politikasının başarıya ulaşıp işsizliği önlemede, teknolojik, sanayi ve eğitim politikaları ile uyum içinde hareket edilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Ayrıca kamu işyerlerinde ortaya çıkan kadro şişkinliğinin önleneceği, kentlerde açık işsizlik şeklinde ortaya çıkan istihdam sorununun çözümü için alt yapı, imar ve bayındırlık çalışmalarına öncelik verileceği belirtilmiştir. Özellikle kamu hizmetlerinde yaratılan hizmet sektörü gizli işsizliğine önlem alınması için vardiya sayısı ile kapasite kullanımının arttırılacağı bu planda belirtilen bir diğer husustur. Planda girişimciliğin desteklenmesi, nitelikli işgücünün yetiştirilmesi ve istihdamı olumsuz etkileyen engellerin ortadan kaldırılması temel ilke olarak belirlenmiştir.
“İstihdam artışının; yatırım hacmi, yatırımların verimliliği, üretim sektörü ve üretim tekniğinin bir fonksiyonu olduğu belirlenmiştir. Emek- sermaye faktörlerinin kullanım oranı, ülkenin kaynak dağılımına uygun bir yönde geliştirilmesi gerektiği ifade edilmiştir.” (Bekiroğlu, 2010)
Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde, genç işsizliğe yönelik politikalara da yer verilmiştir. Genç işsizleri istihdam edenlerin vergi ve diğer yollarla teşvik edilmesi, gençleri eğiterek istihdam eden işverenlere vergi iadesi uygulaması başlatılması, orta öğretimden itibaren gençleri mesleğe yöneltme imkânlarının sunulması uygulamaları öngörülmüştür.
Bu planda işsizlik sorunun çözümlenmesi için işsizlik oranlarının yüksek olduğu bölgelerdeki mevsimlik işsizlere ek iş sağlamak maksadıyla çeşitli projelerin uygulamaya konulması da planlanmıştır. Ayrıca aynı milli gelir artışı ile daha çok istihdam sağlayacak yatırımlara öncelik verilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Tablo 6Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Döneminde Hedeflenen ve Gerçekleşen İstihdam (milyon kişi) 1984–1989
Kaynak: Türkiye İstatistik Kurumu, 1923-2008 İstatistiki Göstergeler, s.165http://www.tuik.gov.tr/yillik/Ist_gostergeler.pdf
Tablo 60’da Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde sektörlere göre hedeflenen ve gerçekleşen istihdam miktarları verilmiştir 1984 yılında tarım sektöründe hedeflenen istihdamın 9 milyon 400 bin kişi olması beklenirken bu miktar 8 milyon 300 bin kişi olarak gerçekleşmiştir. 1989 yılında yine tarım sektöründe 9 milyon 400 bin kişinin istihdam edileceği hedeflenmiş ancak bu oran 8 milyon 600 bin kişi olarak gerçekleşmiştir. Sanayi sektöründe 1984 yılında 2 milyon kişi, 1989 yılında da 2 milyon 400 bin kişinin istihdam edileceği öngörülürken bu miktar 1984 yılında 2 milyon 500 bin kişi, 1989’da ise 2 milyon 900 bin kişi olarak gerçekleşmiştir. Görüldüğü üzere sanayi sektöründe gerçekleşen istihdam oranı hedeflenen istihdam oranının epeyce üzerinde olmuştur. Hizmetler sektöründe istihdam edilenlere bakıldığında ise 1984 yılında 4 milyon 300 bin kişi, 1989 yılında ise 5 milyon 400 bin kişi olması hedeflenirken, 1984 yılında 5 milyon 600 bin kişi, 1989’da ise 6 milyon 700 bin kişi istihdam gerçekleşmiştir. Hizmetler sektöründe de hedeflerin aşıldığını görmek mümkündür.
Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planını istihdam üzerinde genel olarak değerlendirdiğimizde, toplam istihdam artışının istenilenin üzerinde olduğunu görmek mümkündür. Bu miktar artışındaki en önemli etkeni olarak 24 Ocak 1980 kararları sonucunda dışa açık bir ekonomik gelişmenin benimsenmesi olduğu söylenebilir.
Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planında (1990–1994) , istihdamın gelişmesini sağlayacak ortamın oluşturulması ve sağlanmış olan istihdamın idamesi esas alınmıştır. Bu çerçevedeki genel hedefler doğrultusunda yatırımların teşvik edilmesi, girişimcilik ruhunun ve girişimcilik gücünün geliştirilmesi, küçük ve orta ölçekli girişimlerin desteklenmesi, nitelikli işgücü yetiştirilmesi ve mevcut işgücünün niteliğinin yükseltilmesi amaçlanmıştır. Bununla birlikte işgücü piyasasında karşılaşılan ve istihdamın gelişmesini olumsuz şekilde etkileyen unsurların ve aksaklıkların ortadan kaldırılması bu planda istihdam politikalarının temel ilkeleri olarak belirlenmiştir. Beşinci plandan farklı olarak esnek çalışma biçimi olan kısmi süreli çalışmanın yaygınlaştırılması gerekliliği vurgulanmıştır. Uygulanan ücret sisteminin istihdamı arttırıcı ve büyüme politikalarına uygun bir şekilde yürütülmesi gerekliliği üzerinde durulmuştur. Bunun yanında Türkiye’de istihdam politikalarının ILO ve AB normlarına uyum sağlayacak şekilde düzenlenmesi gerekliliği üzerinde durulmuştur. Ayrıca kırsal kesimde yeni iş alanları ve kırsal hane halkına ek gelir imkânları yaratmak amacıyla tarım dışı iktisadi faaliyetlerin geliştirilmesine ağırlık verileceği ifade edilmiştir.
Bu plan döneminde uygulamaya başlanan istihdam ve eğitim projesi, 1993 yılında uygulamaya konulmuş, bunun yanında özelleştirme sonucu işsiz kalanlara yönelik işgücü uyum projesi uygulaması da 1994 yılında uygulamaya girmiştir251. Bu programda İş ve İşçi Bulma Kurumu ki bugünkü adıyla Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) istihdam, mesleki eğitim ve kamu yararına çalışma programlarından, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) yerel ekonomiyi geliştirmeye yönelik hizmetlerden, Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeleri Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB) ise küçük işletmelere danışmanlık ve teşvik çalışma programlarından sorumlu tutulmuştur.
Eğitim sistemi içinde ve dışında, her seviyede nitelikli işgücü yetiştirilmesine ağırlık verilmesi, örgün ve yaygın mesleki teknik eğitim, beceri kazandırma eğitimi, iş öncesi eğitimi, iş başı eğitimi ve yeniden eğitim programları ve hizmetleri desteklenerek yaygınlaştırılması hedeflenmiştir.
İşgücü piyasası berraklaştırılacak ve işgücü mobilitesini kolaylaştırıcı enformasyon hizmetleri geliştirilerek; iş ve işçi bulma kurumunun işgücü piyasasında etkinliği artacak biçimde yeniden düzenlenmesi gerektiği planlanmıştır. İşgücü eğitimi, istihdam rehberliği, mesleğe yöneltme ve benzeri istihdamı geliştirme faaliyetlerine kamu kuruluşları ile özel istihdam kuruluşlarının aktif katılımını sağlanması gerektiği belirtilmiştir.
İş gücü piyasasına girişte zorluklarla karşılaşılan özürlüler ve eski hükümlülerin problemlerini giderici tedbirlerin alınması ile birlikte kısmi zamanlı (part-time) yeni iş alanlarının açılmasına ve bu tür istihdamın geliştirilmesine önem verilerek gerekli mevzuat düzenlemesi yapılması ön görülmüştür. Böylece işgücü piyasasının kurumsallaşmasının sağlanması ve istihdam politikalarının oluşturulmasında etkinliğin arttırılması amaçlanmıştır.
“Bu planın diğer bir özelliği ise iş gücü piyasası verilerinin uluslararası standartlara uygun, kıyaslamalara imkân verir nitelikte olması gerektiği belirtilmiştir.” (Bekiroğlu, 2010)
Tablo 7’de Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde hedeflenen ve gerçekleşen istihdam miktarları verilmiştir. Tabloya göre, 1989 yılı itibariyle tarım sektöründe hedeflenen istihdamın 8 milyon 390 bin kişi iken bu miktar 1994 yılında 8 milyon 830 bin kişi olacağı öngörülmüştür. Gerçekleşen değerlere baktığımızda tarım sektöründe 1989 yılında 8 milyon 823 bin kişi olduğu ve hedeflenen değerin bir miktar üstünde olduğu görülmektedir. 1994 yılında tarım sektöründe gerçekleşen istihdamın 8 milyon 812 bin kişi olduğunu ve hedeflenen değere yakın bir değer gerçekleştiğini görmekteyiz. Sanayi sektöründeki istihdamın ise 1989 yılında 2 milyon 579 bin kişi, 1994 yılında ise 3 milyon 345 bin kişi olması beklenirken, bu sayı 1989 yılında 2 milyon 662 bin kişi, 1994 yılında ise 3 milyon 294 bin kişi olarak hedeflenen değerin üzerinde gerçekleştiğini görmekteyiz. Hizmet sektöründeki istihdam durumuna bakıldığında ise 1989 yılında 5 milyon 833 bin kişi hedeflenmişken 1994 yılında 6 milyon 942 bin kişi hedeflenmiştir. Gerçekleşen değerlere baktığımızda 1989 yılında 6 milyon 736 bin kişi, 1994 yılında ise 7 milyon 900 bin kişi olarak hedeflerin üzerinde bir değerin yakalandığı görülmektedir.
Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda istihdam açısından istenilen hedeflere ulaşılmasına rağmen 1980 sonrasında ekonomik dengeyi sağlayıcı uygulamalar ağırlık kazandığı için, istihdam problemine gereken önemin verilmediği gözükmektedir. Genel olarak 1980 sonrası dönem, Dünyada 1970’li yıllar sonrasında uygulanan neoliberal ekonomi politikalarının Türkiye’deki bir yansıması olduğunu belirtmek mümkündür.
Tablo 7: Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı Döneminde Hedeflenen ve Gerçekleşen İstihdam (bin kişi ) 1989-1994
Kaynak:Türkiye İstatistik Kurumu, 1923-2008 İstatistiki Göstergeler, s.165 http://www.tuik.gov.tr/yillik/Ist_gostergeler.pdf
4.5. 5 Nisan Kararları Sonrası Dönem
Türkiye 1986 yılından itibaren iç talebe dayalı bir büyüme politikası izlemiştir. Özellikle 1989 yılından itibaren toplam tüketim harcamalarının arttırılması politikası ekonomik büyümenin temel belirleyicisi olmuştur. 1989–1993 yılları arasında ücret ve maaşlara yapılan yüksek oranlı artışlar, bir taraftan tüketimi arttırırken diğer taraftan sanayi sektörünün rekabet gücünü olumsuz yönde etkilemiştir.
“1989 yılında sermaye hareketleri üzerindeki tüm kısıtlamalar kaldırılarak, 1990 yılının başında Türk Lirasının konvertibl olduğu açıklanmıştı. Sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması, kişiler ve kurumlar açısından bir özgürlük olarak nitelendirilmişti. Ancak birçok iktisadi politika tercihlerinin yapılamaz duruma gelinmesi gibi bir riskle de karşı karşıya kalınmıştı. 1993 yılından itibaren sermaye hareketlerine hiçbir kısıtlama getirmeden faizleri kontrol etme girişiminde bulunulması, faizlerin kontrol edilebilme yeteneğinin elden kaçırılması sonucunu doğurmuştu. Kambiyo rejimlerindeki serbestlik, ihracatı teşvik edebilmek ve ihraç ürünlerine düşük fiyatla pazar şansı oluşturabilmek için kur ayarlayabilme imkânı da hükümetin elinden alınmıştır. Bu gelişmelerle birlikte, bütçe açıkları, yükselen dış borçlar, üretimin azalması, enflasyon hızındaki artışla birlikte negatif faiz oranı, banka sisteminde artan açık pozisyonları, ücret düşüşleriyle birlikte işsizliğin artması gibi olumsuz değişimler 1994 krizinin oluşmasına meydan hazırlamıştır.” (Bekiroğlu, 2010) Türkiye’deki ekonomik dengeleri yeniden yerine koyabilmek için 5 Nisan Kararları devreye sokulmuştur. Bu kararlar iki bölümden oluşmaktaydı. Birincisi İstikrar programı, ikinci ise Yapısal düzenlemeler şeklindeydi.
“İstikrar programının üçüncü ayından itibaren para ve döviz piyasalarında ve bütçe dengelerinde olumlu gelişmeler sağlanmaya başlanmıştır. Aylık enflasyon hızı düşüş eğilimi içerisine girmiş, Merkez Bankası’nın net döviz rezervleri artmaya başlamış ve dış ekonomik gelişmeler iyileşme göstermeye başlamıştır. İstikrar programı kısmen başarıya ulaşmışken, 5 Nisan kararlarının ikinci ayağı olan yapısal düzenlemeler konusunda başarı sağlanamamıştır..“ (Bekiroğlu, 2010)
5 Nisan kararları ile uygulamaya konulan istikrar politikaları ile birlikte iç talepte yaşanan daralmaya bağlı olarak bazı sektörlerde ciddi stok artışları gerçekleşmişti. Bu sektörlerde üretim ve kapasite kullanım oranların önemli ölçülerde gerilemişti. 1994 yılının ilk çeyreğinde % 12, yılsonu itibariyle de % 8 oranında gerileme yaşanmıştır. İmalat sanayi üretimindeki bu gerilemede iç talepte görülen daralmanın yanı sıra, radikal tedbirlerin gerektirdiği uyum ihtiyacı sonucunda üretim, yatırım ve ihracat kararlarının belirli bir süre ertelenmesinin de etkisi olmuştur. Benzer bir şekilde, kapasite kullanım oranı 1994 yılının ilk çeyreğinde % 76 iken ikinci çeyreğinde % 67’ye düşmüş, haziran ayından sonra tekrar artmaya başlamış ve üçüncü çeyrekte % 73’e yükselmiştir. 1994 yılsonu itibariyle kapasite kullanım oranı 1993 yılındaki % 80 seviyesinden % 73’e gerilemiştir. 5 Nisan kararlarını izleyen dönemde talep ve üretimdeki düşüş istihdamda belirli bir daralmaya yol açmış ve işsizlik oranı % 8,4’e yükselmiştir.
Yürürlükte olan Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı ile 1996 yılında uygulamaya konulan Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planında 5 Nisan kararlarının etkisi görülmüştür.
Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planında (1996–2000) istihdam artışı ve işsizlikle mücadelenin ancak istikrarlı, yatırım ağırlıklı ve rekabetçi ekonomik koşullara dayalı yüksek bir büyüme hızının gerçekleştirilmesiyle olabileceği üzerinde durulmuştur. Bu çerçevede, teknoloji düzeyiyle uluslararası rekabet koşullarına katılabilecek sanayi sektörü ve yüksek katma değerli hizmet sektörü yatırımlarının gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır. Bu planda teknolojik gelişmeye paralel olarak işgücü niteliğinin yükseltilmesi yoluyla istihdamın gelişme potansiyelinin yakalanacağı belirtilmiştir. Ekonomik yapının ihtiyaç duyduğu insan gücünün yetiştirilmesi ve işgücü piyasasının işleyişi ile ilgili özellikle çalışma şartlarının düzenlenmesine ilişkin mevzuatın çağdaş koşullara uygun bir yapıya kavuşturulması, kurumsallaşmanın güçlendirilmesi, meslek standartlarının geliştirilmesi gibi politikalarla istihdamın arttırılabileceği öngörülmüştür.
İleri teknoloji kullanılarak yüksek katma değer yaratacak sektörlerin geliştirilmesi ile nitelikli işgücü istihdamı arttırılması, küçük ve orta ölçekli işletmelerin istihdam potansiyelinden azami ölçüde yararlanılması öngörülmüştür. Küçük ve orta ölçekli işletmeler ile bireysel girişimlerin proje, finansman, organizasyon ve teknoloji alanlarında desteklenmesi ve girişimcilik eğitimlerinin gerçekleştirileceği belirtilmiştir.
“Planda ayrıca “Güneydoğu Onarım Projesi” (GOP) kapsamında işsizlerin ağaçlandırma, alt yapı, konut, çevre koruma gibi projelerde çalıştırılması, işgücünün eğitimi programlarına ağırlık verilmesi, özelleştirme sonucunda işsiz kalanlardan kendi işlerini kuranlara destek olunması gibi çeşitli politikaların izlenmesi de hedeflenmiştir. Bu çerçevede, istihdam hizmetlerinde etkinliği arttırmak, özel istihdam bürolarının faaliyetlerine imkân sağlamak, işsizlik ile beceri düzeyi düşük işçilerin nitelikleri arttırılarak üretken istihdamda çalışmalarını teşvik etmek, meslek standartları sınav ve belgelendirme sistemi kurmak mesleki danışmanlık sistemi kurmak, işgücü piyasası kararlarının oluşturulmasında etkinliği arttırmak amacıyla istihdam ve eğitim uygulamalarının gerçekleştirilmesi hedeflenmiştir.” (Bekiroğlu, 2010)
“Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planında, önceki planla ifade edilen emek piyasasına esneklik getiren düzenlemelerin en kısa zamanda sağlanması gerekliliği belirtilmiştir. Bu doğrultuda esnek zamanlı, kısmı zamanlı ve diğer standart dışı çalışma şekillerinin düzenlenmesi için 1475 sayılı İş Kanununda ve ilgili mevzuatlarda düzenleme yapılacağı ifade edilmiştir. Bu hedef 2003 yılında yürürlüğe giren 4857 sayılı yeni İş Kanunu ile gerçekleştirilmiştir. Bu doğrultuda çalışma yaşamına ilişkin birçok yasanın çıkartılması, kurumsal dönüşümler, yeniden yapılanmalar, enflasyon ve faiz oranlarındaki düşüşler, özel sektöre ve yabancı sermayeye sağlanan kolaylıklar, belirli illere ve sektörlere yatırım teşvikleri sağlanması ve istihdam üzerindeki vergi yüklerinin azaltılması gibi birçok uygulamada yürürlüğe konmuştur. Bu planda ayrıca, emek piyasaları ile ilgili iki önemli düzenleme yapılmıştır. Bunlardan birincisi 4447 sayılı yasa ile kurulan “işsizlik sigortası” dır. 2000 yılının Haziran ayında başlayan sistem, kendi isteği dışında işlerini kaybeden işçiler için bir grup sigortası olarak tasarlanmıştır. Yedinci Planda yapılan bir diğer düzenleme de “iş ve işçi bulma kurumunun” yeniden yapılandırılarak, İŞKUR’a dönüştürülmesidir.” (Bekiroğlu, 2010)
4.6. 2001 Bankacılık Krizi Sonrası Dönem
“24 Ocak 1980 kararları ile Türkiye ekonomisinin dış ülke ekonomileriyle bütünleştirilmesi hedeflenmiş ve buna ilişkin düzenlemeler yapılmaya başlanmıştır. Özellikle bankacılık sektörünü dönüşüme uğratmak ve yurt içi tasarrufların arttırılması hedeflenmiştir. 1989 yılında 3182 sayılı Bankalar Kanunu’nun 32 sayılı kararı ile Türk Lirasının konvertibilitesi sağlanmıştır. Ancak bankacılık sektörü bu düzenlemeye hazırlıksız yakalanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Hazinesi ve Merkez Bankası’nın bu yeni dönüşümü tamamlayacak düzenlemeleri gerçekleştirememiş olması, bunların sonrasında ise bankaların nakit yönetimi ilkelerini göz ardı etmesi sonucunda yabancı para cinsinden kaynaklara yönelmeleri 1994 krizini doğurmuştur.” “1994 krizinin içeriği bu kriz aşılsa bile yeni krizlerinin olabileceğinin habercisi olmuştur. Nitekim krizin özünde makroekonomik yönetim başarısızlığının olması krizin kolay aşılmasını sağlamıştır.” (Bekiroğlu, 2010) Ancak kriz aşılırken tasarruf mevduatlarının tamamının sigorta kapsamına alınmış olması krizin aşılmasında önemli işlev görürken, 2000–2001 finansal krizlerine de zemin hazırlamıştır.
“2000 Kasım ve 2001 Şubat’ında yaşanan krizler daha önce yaşanan krizlerden farklı niteliklere sahiptirler. Bu krizlerin temelinde ülkenin serbestleştirilmiş sermaye hareketlerindeki finansal varlıkları iyi idare edememesi yatmaktadır.” (Bekiroğlu, 2010)
“Son dönemlerde yaşanan krizlerin finansal nitelik içermesi, bankacılık sektörünü derinden etkilemektedir. 2000 yılında uygulamaya konulan istikrar programlarında örtülü para kurulu sistemi bulunmaktadır. Döviz kurunun kur sepetine göre önceden ne olacağının açıklanması yatırımcılar için kur riskini ortadan kaldırmaktaydı. Böylece beklenen getirilerin risksiz getiriden daha yüksek olması yabancı yatırımcılara cari faiz oranında arbitraj imkânı sağlamamaktaydı. Bu sayede oluşan sermaye girişi ile birlikte para ve kur politikalarında sterilizasyon yapılmasına imkân sağlanmakta, para piyasalarında likiditenin artması ve faiz oranlarının düşmesine neden olmaktaydı. Faiz oranlarındaki düşme ile de kamu borçları üzerindeki faiz yükü hafiflemiş olmaktaydı. Zaman içerisinde artış gösteren sermaye girişleri faiz oranlarının olması gerekenden daha düşük seviyelere gerilemesine neden olmaktaydı. Aynı dönemde bankaların tüketici kredilerini arttırmaları, finansmanını repo işlemleri ve İnterbank piyasasından borçlanarak sağlamaları vade uygunsuzluğu riskini göz ardı etmeleri sonucunu doğurmuştur. Faiz oranlarındaki aşırı düşmenin kredi miktarındaki aşırı artışı ile beslenmesi beraberinde tüketim ve yatırım harcamalarını da arttırmış, bu da cari işlemler dengesini olumsuz etkilemiştir.” (Bekiroğlu, 2010)Tüm bu gelişmelerin krize yol açmasının ardında, uygulanan para kurulu sistemine hazırlıksız başlanması ve ekonomideki alınması gereken yapısal reformların zamanında gerçekleştirilememesi yatmaktadır.
“Para kurulu sistemi uygulamasına geçerken bunun cari işlemler dengesinde meydana getireceği açığı karşılayabilmesi için doğrudan yabancı sermaye girişinin ya da uluslararası kredi girişlerinin gerçekleştirilmesi gerekirken, bunu sağlayabilecek mekanizmalar yaşama geçirilememiştir.” (Bekiroğlu, 2010)Özelleştirmelerin bir türlü planlanan hedefler doğrultusunda gerçekleştirilememiş olması, finansal yapılar için alınması gereken önlemlerin önündeki idari ve bürokratik engeller ve aynı zamanda oluşan siyasi bunalım sonucunda ülkeden hızlı para çıkışları yaşanmıştır. Ülke içerisindeki likidite eksikliği sonucu faiz oranlarında aşırı yükselme, kamu kâğıtlarının değerinin düşmesi, yabancı bankaların risk üstlenmemek için yerli bankalara verdikleri kredileri durdurmaları, yabancı yatırımcıların ülkeden hızla ayrılmalarına neden olmuştur. Merkez Bankası’nın 2000 Kasım ayında uyguladığı kısa vadeli finansman sağlama uygulaması, kredibiliteyi olumsuz yönde etkilediği için uluslararası rezervlerin de hızla erimesine yol açmıştı. Bu süreçte yurt içindeki bankaların da açık pozisyonlarını kapatmak için döviz almaya başlamaları, döviz rezervlerini daha da azaltmıştır. Kasım 2000’de Merkez Bankası’nın ticari bankaların İnterbank piyasasından fonlanamayacağını açıklamasıyla İnterbank piyasasında faizler rekor düzeylere ulaşmıştı. Akabinde döviz kurunun sabit tutulamayacağı anlaşılınca 21 Şubat 2001’de döviz kuru serbest dalgalanmaya bırakılmıştır. Mali ve yapısal reformlardaki başarısızlıklar, özellikle de kontrol edilemeyen finansal varlılar sonucunda devalüasyon oluşmuş ve ülke büyük bir mali krizin içerisine girmiştir. 2001 yılında % 7 büyümesi beklenen Türkiye ekonomisi % 9,4 küçülmüş, 2000 yılında % 6,5 olan işsizlik oranı 2001 yılında %8,4’e ve 2002 yılında da % 10,3 oranına çıkmıştır.
Bu kriz ile birlikte ekonomideki finansal kontrolün sağlam temeller üzerinde oturtulması gerekliliği anlaşılmıştır. Ayrıca bu kriz ile birlikte bankacılık sektörünün ne kadar kırılgan bir yapı arz ettiği anlaşılmıştır. Bu kırılgan yapının 24 Ocak Kararları sonrasında ekonominin liberalleşmesi süreci içerisinde getirilen esnek uygulamalarla bankacılık sektörüne girişin kolaylaştırılmış olmasından ve büyük ölçüde kamuya fon sağlama işlevine yönelmelerinden, zayıf öz kaynaklara ve küçük ölçekli yapıya sahip olmalarından kaynaklandığını ileri sürmek mümkündür.
2001 krizi sonrası özel bankaların birçoğuna Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından el konulması büyük bir işsizlik meydana getirmişti. Kapanan bankalarda çalışanların bir kısmı devlet sektörüne yerleştirilmiş, bir kısmı emekli edilmiş büyük bir kısmı da işsiz kalmıştı. 2001 krizi ile üretimin durma noktasına gelmesi de işsizliğin artmasına sebebiyet vermiştir. İşsizliğin artışıyla birlikte üretimin azalması GSMH’nın düşmesine sebep olmuş ve 2001 krizi derinlik kazanmıştır. Türkiye Şubat krizinden sonra 15 Mayıs 2001’de “ güçlü ekonomiye geçiş programı” olarak adlandırılan yeni bir istikrar programını yürürlüğe koymuştur.
“2001 krizi sonrasında yaşanan ekonomik büyümenin istihdama olumlu etkisi çok fazla olamamıştır. İşveren kesimi bu durumun nedeni olarak 2001 yılında çıkarılmış olan ve daha sonra 2003 yılında yeni İş Kanunu’na katılan iş güvencesi yasasını göstermekteydi. İşçi kesimi ise yeni yasadaki esneklik ile ilgili düzenlemelerin ve kayıtlı istihdamı genişletmek gerekçesiyle düzenlenen esnek çalışma biçimlerinin varlığına rağmen istihdamın artmamış olduğuna dikkat çekmekteydi. Bununla birlikte, 2002–2004 döneminde istihdamın artmamış olmasının nedeni verimlilik artışına bağlanmıştır. Değerlenmiş olan döviz kurundan da etkilenmiş olan imalat sanayide faaliyet gösteren firmalar, rekabetçi konumlarını koruyabilmek için verimlilik arttırıcı makine, teçhizat ve donanım yatırımları yapmışlardır. Olumsuz istihdam koşulları nedeniyle de, bu verimlilik artışları ücretlere yansımamış, ihracattaki büyüme ithalat ve cari açık artışı ile birlikte sürdürülmüştür.” (Bekiroğlu, 2010)
Bu döneme rastlayan Sekizinci Kalkınma Planında (2001–2005) üretken yatırımların arttırılması ve istikrarlı ekonomik büyümenin gerçekleştirilmesi suretiyle istihdam artışına ulaşabileceği belirtilmektedir. İstihdamın yapısı tarım dışı sektörlere kaydırılarak işgücünün bilgi çağının gerekleri doğrultusunda niteliğinin yükseltilmesi amaçlanmıştır. Bu sayede işgücü piyasasının etkinliğin gerçekleştirilebileceği ifade edilmektedir.
Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmelerin (KOBİ) istihdam yaratma potansiyellerinden azami şekilde yararlanılarak, işsizliğin azaltılmasının sağlanacağı belirtilmiştir. Bu amaç doğrultusunda küçük ve orta boy işletmeler ile bireysel girişimlere yönelik eğitim, proje, finansman, organizasyon, pazarlama ve teknoloji alanında desteklerin arttırılacağı belirtilmiştir.
“Beyin göçünü önlemek amacıyla işgücünün yurt içinde istihdamını sağlayacak tedbirler alınacağı planlanmıştır. Bunun yanında gençlere, kadınlara ve özürlülere yönelik olmak üzere işsizliği önleyici tedbirler alınarak, işsizlik riskiyle karşılaşılabilecek beceri düzeyi ve ücret seviyeleri oldukça düşük kişilerin işsiz kalmalarını önleyici ve niteliklerini arttırmayı hedefleyen aktif ve pasif istihdam politikalarının uygulanacağı ön görülmüştür.” (Bekiroğlu, 2010)
Avrupa Birliğine uyum çerçevesinde teknolojik gelişmeye paralel olarak işgücünün niteliğinin yükseltilmesi yoluyla istihdamın gelişme potansiyeli güçlendirilmesi gerekliliği üzerinde durulmuştur. Ayrıca bu planda esnek ve standart dışı çalışmaya ilişkin düzenleme çalışmalarının başlatılacağı, sosyal politika ve istihdam alanında Avrupa Birliği müktesebatına uyum sağlama çalışmalarına devam edileceği belirtilmiştir. Yatırımların arttırılması, istikrarlı ekonomik büyümenin sağlanması yoluyla istihdamın arttırılması ve işsizliğin önlenmesi temel amaç olarak planda yer almaktadır. Ayrıca, tarım sektöründe ücretsiz aile işçilerine yönelik istihdam sağlayıcı ve katma değer yaratıcı projelerin geliştirilmesi kararlaştırılmıştır.
Plan döneminde, işgücü piyasası ile ilgili önemli hukuki ve kurumsal düzenlemeler yapılmıştır. Çalışma hayatı mevzuatının Türkiye’de değişen ve gelişen şartlarına, Uluslararası Çalışma örgütü (ILO) sözleşmelerine ve AB mevzuatına uyumunu sağlamayı amaçlayan 4857 sayılı İş Kanunu 2003 yılında yürürlüğe girmiştir. 4904 sayılı Türkiye İş Kurumu Kanunu ile kurum, günün ihtiyaç ve koşullarına göre bir istihdam kurumu olarak yeniden yapılandırılmıştır. Özel istihdam büroları açılması olanağı sağlamıştır. İşgücü piyasası ile ilgili bilgi sisteminin oluşturulması amacıyla işgücü piyasası bilgi danışma kurulu oluşturulmuştur. Ayrıca istihdamın ve yatırımların arttırılmasını amaçlayan 5084 sayılı kanun yürürlüğe girmiştir.
Sekizinci Plan döneminde, ülke genelinde hızlı nüfus artışının neden olduğu olumsuzluklar azalmasına rağmen, istihdamın arttırılması ve işsizliğin azaltılması ile eğitime ilişkin sorunlar çözülememiş ve eğitim-istihdam arasındaki ilişki yeterince kurulamamıştır. Sekizinci plan döneminde, Türkiye’de yaratılan istihdam, çalışma çağ nüfusunun ve işgücünün gerisinde kalmıştır. Bu dönemde çalışma çağı nüfusu yıllık ortalama % 1,9 işgücü % 1,3 ve istihdam %0,4 oranında artmıştır. 2001 Krizinin ardından daralan istihdam 2004 ve 2005 yıllarında artış göstermiştir. Plan döneminde GSYİH yıllık ortalama % 4,4 büyümesine rağmen, toplam istihdam artışı binde 4 olmuştur. İstihdam artışının büyümeden daha düşük düzeyde gerçekleşmesinin en önemli nedeni tarım sektöründe yaşanan istihdam azalışıdır.
“Ayrıca bu dönemde AB ortalamasına göre düşük seviyede olan işgücüne katılma ve istihdam oranlarında ilerleme kaydedilememiştir. Bu oranların düşük olması kadınların işgücüne ve istihdama yeterince katılamamasından kaynaklanmaktadır. Kadınlarda işgücüne katılma ve istihdam oranları erkelerin yaklaşık üçte biri seviyesinde gerçekleşmiştir.” (Bekiroğlu, 2010)
4.7. Küresel Finans Krizi Dönemi
Dokuzuncu Beş Yıllık Kalkınma Planında (2007–2013) istihdam odaklı sürdürülebilir bir büyüme çerçevesinde rekabetçi bir ekonomi ve bilgi toplumunun gerektirdiği doğrultuda nitelikli insan kaynaklarının yetiştirilmesi, istihdam imkânlarının geliştirilmesi, işsizliğin azaltılması ve işgücü piyasasının etkinleştirilmesi amaçlanmıştır. Bu planda istihdamın arttırılması ekonomik ve sosyal gelişme eksenine oturtulmuş bir hedef niteliğinde olup, istihdamın işgücü talebine duyarlılığının arttırılması ve aktif işgücü piyasası politikalarının gelişimine bağlanmıştır. Bu doğrultuda işverenlerin ücret dışı maliyetlerinin azaltılması gerekliliği vurgulanarak, aktif istihdam politikalarına verilen önemin attırılması gerekliliği ifade edilmiştir.
Ayrıca bu planda Ulusal İstihdam Stratejisinin oluşturulması çalışmalarında, tarım sektöründeki çözülme ile bu sektörden gelen işgücünün tarım dışı sektörlere kazandırılması konusuna ağırlık verilmesi gerekliliği üzerinde durulmuştur. İstihdamın arttırılmasında önem taşıyan girişimciliğin geliştirilmesi ve teşviki bütüncül bir yaklaşımla ele alınması planlanmıştır.
Esneklik ile güvence bir arada değerlendirilerek işgücü piyasasının daha esnek ve hareketli bir yapıya kavuşması amaçlanmıştır.
Planda, istihdam üzerindeki yüklerin yeni istihdam olanaklarının geliştirilmesini, düzgün işlerin çoğaltılmasını ve kayıt dışı istihdamın azaltılmasını özendirecek şekilde kademeli bir şekilde düşürüleceği belirtilmiştir. Ücret politikası hakkında ise ücret-verimlilik ilişkisini güçlendiren, işgücü piyasalarının esnekliğine katkıda bulunan ve üretken istihdamı destekleyen esas ücret ağırlıklı bir ücret politikası izleneceği belirtilmiştir.
İşgücü piyasasında zorluklarla karşılaşan kadınlar, gençler, uzun süreli işsizler, özürlüler ve eski hükümlüler için fırsat eşitliği sağlanması gerekliliği üzerinde durulmuştur. Kadınların işgücüne ve istihdama katılımlarının arttırılması amacıyla çocuk ve diğer bakım hizmetlerine erişimlerinin kolaylaştırılması ile işgücünün etkin kullanımı sağlanacağı belirtilmiştir.
Ayrıca bu planda, iş bulma hizmetlerinin daha fazla kişiye sunulması sağlanacağı planlanmıştır. Aktif işgücü politikaları, başta girişimcilik ve istihdam garantili programlar, mesleki danışmanlık ve rehberlik hizmetleri ile işletmelerde eğitim seminerleri olmak üzere işgücü yetiştirme ve mesleki eğitim kursları yoluyla yaygınlaştırılacağı belirtilmiştir.
“Değişen ve gelişen ekonomi ile işgücü piyasasının gerekleri doğrultusunda kişilerin istihdam becerilerini arttırmaya yönelik yaşam boyu öğrenim stratejisi geliştirileceği vurgulanmıştır. Böylece, kişilerin beceri ve yeteneklerinin geliştirilmesi için, örgün ve yaygın eğitim imkânlarının arttırılması, çıraklık ve halk eğitiminin bunlara yönelik olarak yapılandırılması, özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarının da bu alanda faaliyet göstermesini destekleyici ortamlar sağlanacağı belirtilmiştir.” (Bekiroğlu, 2010)
Dokuzuncu Kalkınma Planında İstihdamın genişletilmesi ana amaç olarak ele alınmamış, ekonomik büyüme dayalı olarak gelişim göstereceği kabul edilmiştir. Türkiye’nin son on yıldaki büyüme dinamiklerine baktığımızda, ekonomin 2001 krizinden sonra ve Küresel Finans Krizinden önceki dönemde sürekli büyüme trendi içerisinde olduğunu fakat bu büyüme sürecinin istihdama katkısının olmadığı görülmektedir. Burada da üzerinde durulması gereken nokta büyümenin istihdam yaratmadığıdır. İşsizliğin yapısal bir özellik gösterdiği Türkiye’de ekonomik büyüme sağlanmasına rağmen bu büyüme işsizliğe çözüm olmamıştır. Burada büyümenin neden istihdam yaratmadığını sorgulamak faydalı olacaktır?
Bazı araştırmacılar bu durumu Türkiye’nin hızlı bir yapısal dönüşüm süreci içerisinde olduğunu, ekonomik büyümeyle beraber tarım sektörünün milli gelir içindeki payının daralması sonucu tarımdan kopan işgücü fazlasının tarım dışı sektörlere aktarılmakta olduğunu, ancak yüksek işgücü arzı nedeniyle toplam işsizliğin azalmadığını ifade etmektedirler.
Diğer bazı araştırmacılar da Türkiye’de işgücü piyasalarında yapısal bir dönüşüm sürecini kabul etmekle birlikte, yaşanan dönüşümü tarımdan daha üretken tarım dışı sektörlere istihdam aktarılmasına bağlamamışlardır. Bunun yerine, ithalata bağımlılığı hızla derinleşen, taşeronlaştırılmış bir sanayi sektörünün gerekli istihdam artışlarını sağlayamaması nedeniyle işsizliğin giderek yapısal bir durum aldığını ifade etmişlerdir. Bu durum bazı iktisatçılar tarafından “kalitesiz büyüme” adı ile nitelendirilmektedir.
“Türkiye’deki yapısal dönüşümün, sanayi sektöründe ucuz ithalata dayalı spekülatif kazançların özendirildiği bir birikim sürecini ifade ettiği söylenebilir. Türk sanayi sektörünün düşük katma değerli ve dışa bağımlı teknoloji yapısıyla uluslararası iş bölümü içerisinde giderek ithal ara mallarının montajına dayalı bir taşeron sektör haline dönüşmektedir. Türk sanayisinin ulusal ekonomide istihdam yaratan ve girdi çıktı bağlantılarıyla diğer sektörleri sürükleyen bir sektör olmak yerine, dışa bağımlı ve küresel piyasaların konjonktürel hareketlerine duyarlı bir yapısal bozulma içerisine girdiği söylenebilir. Türkiye’nin aslında “sanayisizleşme” içinde olduğunu ifade eden bu süreç düşük istihdam, artan ithalat ve cari işlemler açıkları ve gerileyen reel ücretler olarak kendini göstermiştir.” (Bekiroğlu, 2010) Peki, Türkiye’de 2002 yılından beri sanayisizleşmeyi sağlayan nedir? Bu sorunun cevabını aramak faydalı olacaktır;
“Türkiye’deki para politikası uygulamaları sanayi sektörünü güçsüz durumuna getirdiği söylenebilir. 2001 krizinin ardından Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yapılan 17.stand-by anlaşması çerçevesinde, serbest dalgalı kur politikasına geçilerek para politikasının uygulayıcısı konumunda olan Merkez Bankası’na sadece enflasyonu düşürme görevi bırakılmış, düşük kur- yüksek faiz politikasıyla da ülkeye kaynak temin etmek istenmiştir. Bu arada dünya ekonomik konjonktürünün artan petrol fiyatları ile yükseliş halinde olması, çevre yatırımcılar açısından son derece olumlu bir havanın bulunduğunu ifade etmekteydi. Bu yükseliş trendinin yarattığı likidite bolluğu risk korkusunu düşürmüş ve risk alma iştahını kabartmıştı. Sermaye hareketleri neredeyse tüm dünyada serbestleşmiş ve sermaye, yüksek getiri ve faiz sağlayan alanlara akmaya hazır hale gelmişti. Türkiye dünyanın en yüksek faizini ödeyen, dünyanın önemli getirilerini vaat eden bir ülke konumundaydı. Sonuçta yurt dışından kaynak sağlamanın iki temel yolu bulunmaktadır. İlki doğrudan yabancı sermaye girişleriyle, ikincisi de borçlanma ya da hisse senedi satışı gibi portföy yatırımlarıyla kaynak çekilmesidir. Sıcak para diye tabir edilen ikinci grupta yer alan enstrümanlarla sağlanan yabancı kaynaklar faiz ya da temettü geliri elde etmek ya da gelir artışı farkı alabilmek için ülkelerde bulunmaktadır.” (Bekiroğlu, 2010)
Tablo 8, Türkiye’deki yabancı kaynaklı sıcak para stokunu göstermektedir. 2002 sonunda 3,5 milyar doları Borsa’da, 3,6 milyar doları Devlet İç Borçlanma Senedinde (DİBS) ve 1,8 milyar doları da mevduatta olmak üzere toplam 8,9 milyar dolar düzeyinde bulunuyordu. Söz konusu stok izleyen yıllarda katlanarak artmıştır. 2003 yılında 16,9 milyar dolara, 2004′te 32,8 milyar dolara, 2005′te 58,2 milyar dolara çıkan stok, 2006 yılında 103 milyar dolara çıkmış ancak yılsonunda 65,4 milyar dolara kadar gerileyebilmiştir. 2007 yılı sonu itibariyle de bu miktar 107 milyar dolara kadar çıkmıştır. 2002–2007 yılları arasındaki yüzde değişimin % 98,1 olduğu görülmektedir.
Tablo 8. Türkiye’deki Yabancı Kaynaklı Sıcak Para Stoku (milyar dolar) 2002–2007
Kaynak: Merkez Bankası M.K. K * % : 2002–2007 dönemi yüzde artış
“Ekonomide sıcak para akımının fazlalaşması, ülkedeki yatırımları engellediğini ifade edebiliriz. Bu engellenmenin birincisi, sıcak paranın artış gösterdiği ve yoğun olduğu ülkeye, doğrudan yabancı yatırım sermayesinin gelmemesi, ikincisi ise ülkeden sıcak para çıkışını önlemek için faizlerin yüksek olması gerekliliği sonucu oluşan yatırımların azlığıdır.” (Bekiroğlu, 2010)
2002-2007 yılları arasındaki sıcak para akımının fazlalaşması ile birlikte ithalattaki artış cari açığı hızlandırmıştır. Hükümet ise ithalattan alınan vergilerle bütçe açıklarını finanse etmeyi öngörmüştür. Dolayısıyla gerçekleşen büyüme işsizlik sorununun çözülmesine olumlu etki yapmamış, aksine işsizlik oranlarında artış gerçekleşmiştir. 2007 yılının ortalarında etkileri hissedilen ve 2008 yılında derinleşen küresel finans krizi, dünya ekonomilerini derinden etkilemiş gelişmiş ülkelerde bir durgunluğa yol açmıştır. Gelişmiş ülkelerde büyümenin düşmesi, taleplerinde gerilemesine yol açınca gelişmekte olan ülkelerden yapılan ithalatta azalmaya başlamıştır. Bu durum gelişmekte olan ülkelerin dış ticaret gelirlerinin düşmesine ve dolayısıyla ekonomilerinin daralmasına yol açmıştır. Bu daralma eğiliminin bir sonucu olarak bu kez petrol, metal fiyatları çok hızlı bir çöküş içine girmiştir. Sonuçta dünyada yaşanan olumsuzluklara paralel olarak krizin etkileri Türkiye ekonomisini de olumsuz etkilemiştir. Daha çok reel sektör kesiminde krizden etkilenen Türkiye, talepteki daralmaya paralel olarak üretimde azalma, kapasite kullanım oranlarında düşmeyle karşılaşmıştır. Bu durumdan istihdam da olumsuz etkilemiştir. Bu süreçte %10 seviyelerinde olan işsizlik oranı %15 seviyelerine kadar yükselmiştir.
“Hükümet konjonktürel etkileri asgari seviyeye indirebilmek için çeşitli aktif istihdam politikaları uygulamak amacıyla 26 Mayıs 2008 tarihinde 5763 Sayılı İş Kanunu ve bazı hükümlerinde değişiklik yaparak bir “istihdam paketi” yayınlamıştır.” (Bekiroğlu, 2010)
Bu pakette;
  • Özel sektörde daha önce %6 olan özürlü çalıştırma şartı %3 indirilmiştir. İşverenler, 50 ve daha fazla işçi çalıştırdıkları özel sektör iş yerlerinde %3 özürlü, kamu iş yerlerinde ise %4 özürlü ve %2 eski hükümlü işçiyi meslek, beden ve ruhi durumlarına göre uygun işlerde çalıştıracaklardır.
  • Özel sektörün çalıştırmakla zorunlu olduğun % 3’lük özürlü kontenjanından istihdam edilenlerin primleri hazine tarafından karşılanacaktır.
  • İş yeri kurma izin belgelerindeki bürokratik engelleri kaldırıcı düzenlemeler yer almaktadır.
  • İş sağlığı ve güvenliğiyle ilgili yeni düzenlemeler getirilmiştir.
  • İş gücü piyasasına yeni girenler ile işgücü piyasasında daha önce bulunmakla birlikte halen işsiz olanlarında aktif istihdam faaliyetleri çerçevesinden işsizlik sigortası kanunu kapsamına alınacaklardır.
  • İşverenin kanunda belirtilen şartlar nedeniyle işçilerine ödeyemediği ücretlerin 3 aylık ödenmeyen kısmını işsizlik sigortası fonu kapsamında ayrı bir ücret garanti fonu oluşturularak temel ücret ödemesi yapılacaktır.
  • Kanunda belirtilen süreler ve koşulların varlığı dâhilinde işçilere kısa çalışma ödeneği altında ödemelerin yapılacağı
  • İşsizlik fonundan Güney Doğu Anadolu Projesi (GAP) için kaynak aktarımının yapılacağı
  • 18 yaşından büyük ve 29 yaşından küçük olanlar ile kadınların istihdamını teşvik etmek için sosyal güvenlik prim indirimi işsizlik sigortası fonundan karşılanacaktır.
  • İşsizliğin azaltılması yatırımların istihdam odaklı arttırılması amacıyla sigorta primleri işveren hissesinden 5 puanlık indirim yapılacaktır.
  • Sosyal güvenlik prim borçlarına yeniden yapılandırma imkânının getirilmesi uygulamaları yer almaktadır.
Tüm bu politikalar eşliğinde Türkiye’de 2009 yılsonu itibariyle işsizlik oranı %14 olarak gerçekleşmiştir. Özü itibariyle istihdam yaratıcı olmayan, sadece istihdamın Dünya ekonomik konjonktürünün olumsuzluğundan etkilenmesini en az seviyeye indirmek için uygulanan aktif istihdam politikaları da işsizlik oranının düşmesinde etkili olamamıştır.

SONUÇ VE ÖNERİLER
Bir ekonomide, boş işlerle iş arayanlar arasındaki enformasyon ağı ne kadar gelişmiş olursa iş bulmak o kadar az zaman alır ve dolayısıyla geçici işsizlik oranı da o oranda düşük olur. Bu enformasyon ağını oluşturulmasında ve işçi ile işvereni yani emek arz ve talebini karşı karşıya getirmede; özel istihdam bürolarına ve özellikle de Türkiye İş Kurumuna çok büyük görevler düşmektedir.
İşgücü piyasasının sorunlarının bilinmesini ve sürekli izlenebilir olmasını sağlayan iyi bir veri sistem tabanının olması gerekmektedir. Öncelikle istihdam politikalarının oluşturulabilmesi için işgücü piyasasının güvenilir, sağlıklı, gerçekçi ve yeterli verilerle donanması gereklidir.
Türkiye, istihdamın sektörel dağılımında tarım sektörü ağırlıklı bir yapıdadır. Sanayileşme istenilen düzeye ulaşamamıştır. Türkiye istihdam yapısındaki bu bozukluğu ve gerçeği göz önüne alarak nüfusu tarımdan çekip sanayiye ve verimli hizmet alanlarına kaydırmak gerekmektedir. Bunların dışında, gerekli büyük sanayi kollarına da yer verilmelidir. Sanayi kesimine yapılacak yatırımlar, sanayi kadar ticaret ve hizmet sektöründe de ek istihdam alanları yaratacaktır.
Türkiye işgücü verimliliği açısından da hiç de iç açıcı bir konumda değildir. Bugün Lüksemburg’da çalışan bir kişi, ülkemizdeki bir çalışandan 8 kat daha fazla üretim yapmaktadır. Bu oran Almanya için yaklaşık 7, ABD için 6, Yunanistan için ise 3 kattır. İşgücü verimliliğini yükseltmeden çalışanların yaşam standardını yükseltmek mümkün değildir. Bu nedenle işgücü verimliliğini arttırmak, işgücünün makine ve teçhizatla donatmak, teknolojik gelişmeleri yakından takip etmek zorunludur.
İstihdamdaki çarpık yapının ve yapısal bozulmanın önlenmesi, işsizliğin aşağı çekilmesi için bütün kesimler (işçi-işveren sendikaları, hükümet, meslek odaları) sorunun çözümü için ortak sorumluluk içinde olmalıdırlar. İstihdamın arttırılarak işsizliğin önlenmesinde, işçi, işveren ve hükümet temsilcileri arasındaki üçlü diyaloga önem verilmelidir.
Türkiye bir yandan artık istikrarı yakalayıp bu uzun soluklu sürece kendini alıştırmalı, diğer yandan da iş bulma olanaklarını geliştirmede karşılaşılan güçlükleri gidermeye daha fazla akıl yormalıdır. Bu zamana kadar istihdam sorunumuzu devletin sorumluluğunda görmeye alışık bir toplum olarak, bu düşünce ve davranış değişikliğini gerçekleştirmemiz kolay olmayacaktır. Çünkü her şeyi devletten bekleyen anlayış ülke insanının girişimci olma ruhunu büyük ölçüde törpülemiştir. Gençlere yönelik girişimcilik eğitimleri verilmeli ve bu eğitimlerin sonuçları yakından takip edilerek verimliliği ölçülmelidir.
İşsizliği azaltmak ve ekonomik verimi arttırmak için, 21.yüzyılın ihtiyaç duyacağı değerlere sahip, teknik ve idari eğitimini görmüş, rekabete açık, düşünen, üreten, paylaşan insan modelinin oluşturulmasında politikanın ortaya konularak mutlaka uygulanması gerekir. Bu yapılırken istihdamı engelleyen tüm unsurların da göz önünde tutulması gerekir.
Türkiye’de işsizlik siyasi iktidar için çok önemli bir sorun olduğu için iktidarda kalmanın yolu olarak işsizliğin azaltılması pek çok hükümet için kaçınılmaz bir hedef olarak algılanmıştır. Türkiye bütün dünyada var olan ve var olacak istihdam sorununun çözümünü, hükümetler değil, devlet politikası haline getirerek bundan taviz vermeden uygulamalıdır. İstihdam politikalarının hedefi yalnızca işsizliği azaltmak değil, işgücünü en kısa sürede eğitim düzeyine, vasıf ve yeteneğine uygun ve devamlı işlerde çalıştırabilmektir. İstihdam sorununun temelinde, işgücüne vasıf kazandırılması olduğuna göre, uzun dönemli plan ve programlarda bu doğrultuda tedbirler alınmalı, işgücü talebine uygun, işgücü arzını sağlayan mesleki eğitim politikaları oluşturulmalıdır.
Dünyadaki gelişmeler göz önünde tutulduğunda küreselleşme sürecinde rekabet, ticaret ve yatırımların değişmesi sonucu ekonomi politikalarının değiştiği görülmektedir. Ekonomi politikalarındaki bu değişim istihdam politikası üzerinde de belirleyici olmaktadır. Bu bağlamda, aktif istihdam politikaları işsizliğin, uzun süreli işsizliğin ve sosyal dışlanmanın önlenmesinde pozitif etkiler yaratabilecektir. Özellikle kadınlar, gençler ve uzun süreli işsiz olanlara yönelik aktif istihdam programları bu kesimlerin işsizlik oranlarının düşürülmesinde etkili olabilecektir.
İşsizlik sorunu ile mücadelede en etkin ve bilinen yöntem ekonomik büyümenin sağlanmasıdır. Ekonomide üretim kapasitesi ve yatırımlar arttıkça istihdam alanları da genişleyecek ve işsizlik sorunu azalacaktır. Ancak ekonomik büyüme işgücü piyasasının bu sorununu tek başına çözmekte yeterli olamaz. Ekonomik büyümenin yansıra, işsizliğin türüne göre ve bu sorundan en fazla etkilenen gruplara yönelik bazı istihdam politikalarına da gereksinim duyulmaktadır.
Kamunun emek piyasalarına yönelik düzenlemeleri olarak da nitelendirilen aktif istihdam politikalarının temel amacı, emek piyasalarındaki istenmeyen dengesizlikleri gidererek dengeyi sağlamaktır. Aktif istihdam politikaları geniş anlamıyla aynı zamanda eşitliği ve sosyal güvenliği sağlamak amaçlarına da yönelik olduğundan, refah devletinin de önemli bir unsuru olarak nitelendirilebilir. Refah devleti sosyal hastalıklara çare aradığından; marjinalleşme, uzun süreli işsizlik, ayırım gibi yapısal engelleri ortadan kaldırmayı amaçlar. Aktif istihdam politikaları bu çabanın köşe taşını oluşturur.
Aktif İstihdam Politikaları; gerek ABD gerekse AB ülkelerinde işsizlikle mücadelede uzun zamandır başvurulan ve popülaritesi artan bir yöntemdir. İşsizlik oranlarındaki kalıcı yükselmeler ve işsizlikle mücadelede Keynesyen politikalara duyulan güvenin zayıflaması aktif istihdam politikalarına duyulan ilgiyi arttırmış, bazı Avrupa ülkeleri GSYİH’lerinin önemli bir kısmını bu amaçla harcamaya başlamışlardır. Ayrıca OECD ve Avrupa Komisyonu gibi kurumların bu politikalara önemli vurgularda bulunmaları da politikaların popülaritesini arttırmıştır. İşsizlikle mücadelede politikaların pasiften aktife kaydırılması OECD çalışma bakanlarının çeşitli zamanlarda yaptıkları toplantıların ana gündemini oluşturmanın yanı sıra, AB’nin 1994 yılı Aralık ayında Essen’de yaptığı zirvenin şekillenmesinde de etkili olmuştur.
Son dönemde belirli bir aşama gösteren ve yeniden yapılanma çalışmaları içinde bulunan Türkiye’nin tek kamu istihdam kurumu olan Türkiye İş Kurumu, zaman geçirilmeden çağdaş kimliğine kavuşmalı, batı istihdam kurumları gibi çağdaş hizmetler sunabilmeli ve işgücü piyasasında daha etkin ve daha fonksiyonel bir hale gelmelidir





KAYNAKÇA
AYDIN, Noyan: Türkiye’de İşsizlik Olgusu Ve Çözümüne İlişkin Politikaların Etkinliği, doktora tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Ekonometri Anabilim Dalı, İstanbul, 2012.
BEKİROĞLU, Cemil: Türkiye’de İşsizlik Sorununun Çözümlenmesinde Uygulanan Ekonomi Politikalarının Analizi, Yüksek Lisans Tezi,Kadir Has Üniversitesi sosyal Bilimler Enstitüsü Finans Bankacılık Yüksek Lisans Programı, İstanbul, 2010.
BİÇERLİ, Mustafa K. : İşsizlikle Mücadelede Aktif İstihdam Politikaları, Eskişehir, Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Yayınları, No.84, 2004.
ERTUĞRUL, Yasin: Türkiye’de İşsizlik Sigortasından Yararlananların İşe Giriş Süreçlerini Etkileyen Faktörler: Yalova İli Örneği, Yüksek Lisans Tezi, Yalova Üniversitesi Sosyal Bölümler Enstitüsü,Haziran, 2012.
KARABULUT, Alpaslan: Türkiye’deki İşsizliği Önlemede Aktif İstihdam Politikalarının Rolü Ve Etkinliği, Uzmanlık Tezi, Çalışma Ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Türkiye İş Kurumu Genel Müdürlüğü, Ankara, 2007.
İNTERNET KAYNAKLARI
TÜSİAD, (2004), Türkiye’de İşgücü Piyasasının Kurumsal Yapısı ve İşsizlik, Yayın No: TÜSİAD-T/2004-11/381, İstanbul.
TÜİK Haber Bülteni; (2011), Hane halkı İşgücü Araştırması www.tuik.gov.tr 20.03.2011.
Merkez Bankası M.K. K * % : 2002–2007 dönemi yüzde artış
Türkiye İstatistik Kurumu, 1923-2008 İstatistiki Göstergeler, s.165 http://www.tuik.gov.tr/yillik/Ist_gostergeler.pdf
http://tuikapp.tuik.gov.tr/isgucuapp/isgucu.zul
http://www.tuik.gov.tr/isgucu/IsgucuRapor.do

Halit Uzan

Merhaba, sitenin yetkilisi benim.


EmojiEmoji