24.04.2014

Tek Ekonomi Çok Reçete – Dani Rodrik | Tuğba Başustaoğlu

GİRİŞ
Latin Amerika ülkelerinden bazıları ekonomi alanında birçok reformlar yapmıştır. Bu reformlarla ticaret engelleri ve fiyat kontrolleri kaldırılmış, kamu kuruluşları özelleştirilmiştir. Sıkı maliye politikası uygulanmış, enflasyon yok ve ekonomi her türlü yabancı sermayeye açıktır. Ancak bütün bunlara rağmen ekonomi güçlükle büyüyor, yoksulluk ve eşitsizlik artıyordu. Nerede hata yapılıyordu ? Bütün bunlara rağmen Çin ve Hindistan gibi ülkeler ise hızlı bir ekonomik büyüme gösteriyorlardı. Peki bu ülkelerin doğru yaptıkları şey neydi ? Bu sorulara cevap verebilmek amacıyla Tek Ekonomi Çok Reçete adlı kitap hazırlanmıştır. Bazı ülkeler hızlı büyürken bazı ülkeler güçlükle büyüyor. Bunların nedeni üzerine durmuştur.
Dani Rodrik Tek Ekonomi Çok Reçete adlı kitabında ekonomik büyüme, kurumlar ve küreselleşme konularını ele almıştır. Ekonomik büyüme yoksulluğun azaltılmasında en güçlü araçtır. Yoksulluk en az büyüme gösteren ülkelerde görülür. Çin gösterdiği hızlı büyümeden sonra milyonlarca yurttaşının yoksulluk sınırının üzerine çıkmasını sağlamıştır. Bazı ülkeler uzun yıllar süren durgunluğun ardından hızla büyümeye başlamış, bazıları bir süre büyüme gösterdikten sonra çökmüş, bazıları da kalıcı bir büyüme sağlayamamıştır. Büyüme konusundaki bu farklı deneyimler hızlı küreselleşme döneminde yaşanmıştır.
Dani Rodrik bu kitabı üç bölümde anlatmıştır, ilk olarak ekonomik büyümeyi ele almıştır. Bazı ülkeler hızlı bir büyüme kaydederken bazıları yavaş yada hiç büyüme kaydetmiyor bunların nedenleri üzerine durmuştur. Ayrıca ekonomik büyümeyi ateşlemekle sürdürmenin farklı olduğunu anlatmıştır. İkinci olarak kuramları ele almıştır. Ekonomik refahı sağlayacak, piyasayı destekleyen kurumların tüm boyutlarını incelemektedir. Son olarak ise küreselleşme üzerine durmuştur. Ekonomik küreselleşme ilerletilmek isteniyorsa ya ulus devletten yada demokrasiden vazgeçilmesi gerektiğini vurguluyor. Sonuç olarak küreselleşme yanlılarına göre küreselleşme gelişmekte olan ülke için bir ekonomik kurtuluş kaynağıdır. Küreselleşmekten tam olarak istenilen sonucu almak için ülkelerin Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşların tasarladığı kurallara uyması gerekir.
Makro ekonomik istikrar mali kurallar, merkez bankası bağımsızlığı, uluslar arası finans kurallarına uyma ve çeşitli ‘yapısal reformlar’ gerektirir. Fakat devletler mali, idari, insani ve siyasi kaynaklarının sınırlarıyla kısıtlıdır.
Ekonomik büyüme incelenirken ülkeler üzerindeki etkiler üzerinde durulmuştur. Ülkelerin siyasi, coğrafi durumları göz önüne alınmıştır. Bunlarda ekonomik büyümeyi etkilemektedir.
BÖLÜM 1
EKONOMİK BÜYÜME
1. ELLİ YILLIK BÜYÜME
Gelişmekte olan Dünya’da kişi başına düşen gerçek gelir yılda ortalama 2, 1 oranında artmıştır. Zengin ülkeler 1960 – 2004 yılları arasında %2, 5 gibi çok hızlı bir büyüme kaydederken, gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerle arasındaki ekonomik uçurumu büyük ölçüde kapatmıştır. 1997 – 1998’de ki Asya mali krizine rağmen Güney Kore, Tayland, Malezya gibi ülkeler gelişmiş ülkelerle arasındaki ekonomik uçurumu kapatmıştır.
Çin 1978’den beri %8 büyüme göstermiştir. Hindistan ise büyüme oranını 1980’lerin başından bu yana ikiye katlamış, Güney Asya %1, 1 olan büyüme oranını 3, 3’e çıkarmıştır. Hem Latin Amerika’da ki hem de Aşağı Sahra Afrika’sındaki ülkeler güçlü bir ekonomik büyüme göstermiş fakat daha sonra büyük oranda gerilemiştir. Bunlardan anlaşıldığı üzere büyüme oranı coğrafi ve dönemsel farklılıklar göstermektedir. Ülkelerden bazıları yüksek bazıları düşük bir büyüme kaydetmiştir.
Burada iki görüş ortaya atılmıştır. Bunlardan biri Neoklasik İktisadi Analizin politika alanındaki uygulamaların esnek olmasıdır. Özellikle mülkiyet haklarının korunması, sözleşmelerin uygulanması, uygun teşvikler, sağlam para gibi en temel iktisadi ilkeler özgün politika paketleriyle eşleşmiyor. İyi kurumlar bu en temel ilkeleri etkin biçimde yerine getirebilenlerdir. İkinci görüşse ekonomik büyümeyi canlandırmakla sürdürmenin farklı şeyler olduğudur. Ekonomik büyümenin canlanması genellikle ekonominin kurumsal kapasitesine vergi yükü bindirmesi gerekmeyen sınırlı bir dizi reform gerektirmektedir. Büyümenin sürdürülmesi ise ekonomiyi şoklara karşı dayanıklı kılacak ve üretken dinamizmi koruyacak sağlam bir kurumsal yapı gerektirdiğinden daha zordur. İkisi arasındaki farklılığı göz ardı etmek yararlı olmayan politikaların ortaya çıkmasına neden olmaktadır.
1980’lere kadar kalkınma politikasıyla ilgili bir çok görüş ortaya atılmıştır. 1980’lerin sonuna gelindiğinde görüşler John Williamson’ın Washington Mutabakatı adını verdiği politika ilkesi etrafında toplanmıştır. Orijinal Washington Mutabakatı mali disiplin, rekabetçi döviz kurları, dış ticaretin ve finans sisteminin serbestleştirilmesi, özelleştirme ve kuralsızlaştırmaya odaklıdır. 1990’ların sonuna doğru bu mutabakat genişletilmiştir. Genişletilmiş Washington Mutabakatı yolsuzlukla mücadele ve kurumsal yönetimden, esnek emek piyasaları ve sosyal güven ağlarına kadar uzanmaktadır. Genişletilmesinin bir çok nedeni vardır Örneğin; bürokrasiden emek piyasalarına kadar uzanan, kurumsal dönüşümler yapılmadan piyasa yönelimli politikaların yetersiz kalacağı fark edilmiştir. Yani emek piyasaları katı veya yeterince esnek değilse dış ticaretin serbestleştirilmesi ekonominin kaynaklarının uygun bir şekilde tahsis edilmesini sağlamayacaktır.
Washington Mutabakatını ve 1960-2004 döneminde ülkelerin gösterdiği büyümeleri karşılaştıralım. Önce hızlı büyüme gösteren Doğu Asya ülkelerini ele alalım. 1990’ların başlarından beri yüksek performans göstermiş ve Washington Mutabakatı ilkeleri ile örtüşmektedir. Güney Kore ve Tayvan’ın büyüme politikaları ana akım mutabakatından sapmalar göstermektedir. Her iki ülkede 1980’lere kadar ne dış ticaret ne de finans sistemlerinde kayda değer serbestleştirmelere gitmemiştir. Güney Kore doğrudan yabancı yatırımlara bile izin vermemiştir     .

DOĞU ASYA ÜLKELERİNİN AYKIRILIKLARI
Kurumsal AlanAna Akım İdealiDoğu Asya Modeli
Mülkiyet hakkıÖzel yasal hükümlerle uygulanırÖzel fakat devlet otoritesi zaman zaman ihlal eder
Kurumsal yönetimHissedar denetimi, hissedar hakkı korumaİçeriden denetim
Emek piyasalarıAdemimerkeziyetci kurumsallaşmamış esnek emek piyasasıÖnemli işletmelerde ömür boyu istihdam
Kamu mülkiyetiÜretken sektör söz konusu değilÜretim sektörlerine çok fazla
Uluslararası sermaye akışıİhtiyatlı olmak kaydıyla serbestKısıtlı
Doğu Asya ülkelerinin aykırılıklarına bakarak Güney Kore ve Tayvan’ın kalkınma şansının az olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Aynı zamanda Hindistan politika sistemini yavaş yavaş kuralsızlaştırmış ve çok az özelleştirme yapmış, dış ticaret rejimi 1990’ların sonuna kadar kısıtlı olmayı sürdürmüştür. Çin ise özel mülkiyet hakları rejimini bile benimsememiştir.
Latin Amerika ise yeteri kadar ekonomik büyüme göstermemiştir. Meksika, Arjantin, Brezilya, Peru gibi ülkeler birkaç yıl içinde Doğu Asya ülkelerinin kırk yıl boyunca yaptığından daha fazla serbestleştirme özelleştirme yapmışlardır. Ancak büyümesinin neden düşük olduğunu açıklamak mümkün değildir.
İktisadi ilkelerden kurumsal düzenlemelere geçiş için bir iktisatçının Çin’e reform stratejisi tavsiye edeceğini varsayalım. Neleri ne için tavsiye edecektir ? Tarımda düşük üretkenlik için serbest fiyat uygulaması, üretim teşvikleri oranı özelleştirmeleri ile ortaya çıkan mali gelir kaybı vergi reformu ile finanse edilir. Kentsel bölgelerdeki kamu kuruluşları şirketleşmeli dış ticaret serbestleştirilmeli işsizlere ise gelir desteği sunmak için sosyal güvenlik ağları oluşturulacaktır. İktisatçının işi bittiğinde yaptığı reformlar Washington Mutabakatına çok benzeyecektir. Bu ise mutabakatın akılcı olduğunu göstermektedir. Mutabakat mülkiyet haklarını oluşturmak, piyasa teşviklerine işlerlik kazandırmak ve makro ekonomik istikrarı korumak için gerekli çoğunlukla tamamlayıcı reformlar hakkında sistematik düşünmenin sonucudur. Bu reformları aşağıdaki tablo ile daha ayrıntılı bir şekilde inceleyebiliriz.
Washington Mutabakatı ile Çin’deki karşıtı
SORUNÇÖZÜM
Tarımda düşük üretkenlikSerbest fiyat uygulaması
Üretim teşvikleriArazi özelleştirmeleri
Mali gelir kaybıVergi reformu
Kentlerdeki ücretlerŞirketleşme
TekelDış ticaretin serbestleştirilmesi
Şirket yeniden yapılanmalarıFinans sektörü reformu
İşsizlikSosyal güvenlik ağları
Çin’in yapmış olduğu bu reformları inceleyecek olursak; örneğin Çin tarımı sınırlı bir ölçüde serbestleştirdi. Çiftçilerin devlet sipariş sistemine göre yükümlülüklerini yerine getirdikten sonra artan ürünlerini serbestçe satmalarına izin verildi. Bir başka örnek ise mülkiyet hakları alanından. Çin hükümeti arazileri ve endüstriyel aktifleri özelleştirmektense hane halkı sorumluluğu, kasaba ve köy işletmeleri(KKİ) gibi yeni kurumsal düzenlemeleri uygulamaya soktu. KKİ’lerin resmi mülkiyet hakları özel kişilere veya merkezi hükümete değil yerel yönetimlere verilmiştir. Bu işletmelerin gelirleri doğrudan kendilerine kaldığından yerel yönetimler onların başarılı olabilmesi için çok çaba gösteriyorlardı. Bu deneyimlerden çıkarılacak bazı şeyler vardır. Birincisi Çin standart dışı kurumlara bel bağlamıştır. İkincisi bu kurumlar piyasa yönelimli teşvikler, mülkiyet hakları, makroekonomik istikrar gibi Ortodoks sonuçlar ürettikleri için başarılı olmuşlardır. Üçüncüsü Çin’in büyümesi karşısında daha standart bir dizi kurumsal düzenlemeyle daha iyi şeyler yapacağını söylemek zordur.
Başarılı Doğu Asya ülkelerinin bazıları kalkınma sürecinin başında çok fazla finansal serbestleştirme yapmışlardır. Bu serbestleştirmeler rekabet açısından sakıncalı olduğundan engellenmiştir. Hellman, Murdock ve Stiglitz adlı iktisatçılar mali kısıt terimini icat etmişlerdir. Hellman ve diğerlerine göre asimetrik enformasyonun egemen olduğu yerlerde bankalara önemli miktarda rant yaratmak önemli teşviklere neden olmaktadır. Bu rantlar bankaları borçluları izlemekle iyi iş çıkarmaya ve mevduatları mobilize etme çabalarını yaygınlaştırmaya sevk ediyor. Finansal aracılığın hem kalitesi hem de düzeyi finansal serbestleştirmede olduğundan daha yüksek olabilir.
Bir ekonomide bir reformun yapılması için bazı koşulların yerine getirilmesi gerekmektedir. En basit bir politika tavsiyesinde bile ortaya bir çok fikir çıkmaktadır. Bunların sonucunda mikro ekonomik politikayı, makroekonomik politikayı ve sosyal politikayı ele alan düzenlemeler vardır. Mikro ekonomik politikalar kaynak dağılımında statik ve dinamik etkinliğe ulaşmayı amaçlıyor. Makroekonomik politika, makroekonomik ve finansal istikrarı sağlamayı hedefliyor. Sosyal politikalar ise yoksulluğu azaltmayı ve toplumsal korumayı hedefliyor.
Büyümeyi başlatmak için çok az şey gereklidir. 1979 da Pakistan’ın yaptığı reformlar sorulduğunda buna cevap vermek oldukça zordur. Çünkü fiilen fazla reform yapmamıştır. Yapılan küçük değişiklikler ekonomik faaliyetin artışına neden olmuştur. Bir ülke istikrarlı gelir düzeyinin çok altında bile olduğunda doğru yöndeki mütevazi hamleler önemli ölçüde büyüme artışı yaratabilir. Ancak ülkeler mülkiyet hakları, sağlam para ve ödeme kabiliyeti gibi ilkelere az da olsa bağlı kalmazlarsa hızlı bir büyüme sağlayamazlar. Örneğin Singapur yabancı yatırımlar için cazip bir ülke haline gelmeye karar verince bunu devlet müdahalesini azaltarak değil kamu yatırımlarını artırarak ve vergi teşvikleri uygulayarak yapmıştır. hızlı büyüme gösteren ülkelerde Ortodoks olmayan unsurları bulmak zordur. Hong Kong buna örnek verilebilir. Hong Kong ‘un ekonomiye yönelik tutumu konut piyasası dışında elini tüm alanlardan çekmek olmuştur. Hong Kong’un bu politikası bırakınız yapsınlar politikalarına en yakın olanıdır. Ortodoks olmayan tüm çözümlerin işe yaradığını söylemek doğru değildir. İşe yarayanlar ise bunu kısa süreli olarak yapabilmektedirler.
Ülkelerin hızlı büyümek için yaptıkları politikalar ülkeden ülkeye farklılıklar göstermektedirler. Örneğin Güney Kore ve Tayvan‘ın daha korumacı dış ticaret stratejileri Singapur’un açık dış ticaret politikalarından farklıdır. Hem Tayvan hem de Güney Kore geleneksel olmayan sanayi faaliyetlerini sübvanse etmiştir. Anacak Tayvan bunu vergi teşvikleriyle Güney Kore ise kredi teşvikleriyle yapmıştır.

Ülkelerin başarılı politikaları taklit etme girişimleri genellikle başarısız sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Sovyetler Birliği, Çin’deki hane halkı sorumluluğu sistemine benzeyen sistem uygulamaya çalıştı. Ancak Çin’in elde ettiği yararlı sonuçlara ulaşamamıştır. Başarılı reformlar güçlü ekonomi ilkelerini yerel yetkinlikler , kısıtlar ve fırsatlar etrafında bir araya getirebilenlerdir. Ülkelerin uyguladıkları bu yerel koşullar birbirinden farklı olduğu için yararları da farklıdır. İşin iyi yanı ekonomik büyümeyi canlandırmak için çok fazla reform gerekmemesidir. Kötü yanı ise büyümenin gerçekleşmesi için yapılacak reformları tespit etmenin oldukça zor olmasıdır. Neyin yararlı olacağını anlamak için politika deneyimleri gerekmektedir. Çin reformla ilgili iyi bir örnek sayılabilir. Başarılı reformların öncesinde başarısız deneyimler olmuştur. Şili’de Pinachet’in ilk on yılının tümü başarısız bir ‘küresel monetarizm’ deneyi örnek verilebilir. İktisatçılar verimsiz kaynakları tespit edip uygun dengeleri tanımlayabilir.
Büyümeyi sürdürmek onu ateşlemekten daha zordur ve daha kapsamlı kurumsal reformlar gerektirir. Doğu Asya ülkesi dışında çok az sayıda ülke gelir düzeylerini zengin ülkeler düzeyine istikrarlı bir şekilde yaklaştırmıştır. Easterly , Kremer, Pritchott ve Summers farklı zaman dilimlerinde büyüme performansının farklı olacağını öne sürmüşlerdir. Kısa ve orta vadeli büyüme uzun vadeli başarıyı güvence altına almaz. Uzun vadeli refah için dışsal şoklara karşı dayanıklılık sağlayan kurumların büyümeye başlandığı an geliştirilmesi gerekmektedir. Örneğin gelişmekte olan ülkelerin bazıları 1970’lerin başlarından 1980’lere kadar yaşadıkları büyüme gerilemelerinin nedeni dışsal şoklara ayak uyduramamalarıdır. Bu ülkelerde ticaret hadleri ve faiz oranı şıklarını etkileri kurumların zayıfladığı nedeniyle büyümüştür. Afrika ve Latin Amerika’da 1970’lerde büyümenin durmasının nedeni budur. Gereken makro ekonomik politika , uygulamacı dağıtıma ilişkin mücadeleleri ateşlemiş ve gerçekleştirmelerinin zor olduğu ortaya çıkmıştır.
Büyümenin hızlanması için kurumsal değişimler yapılmalıdır. Uzun vadede zengin ülkeler düzeyine yaklaşmak için daha kapsamlı kurumsal reformların yürürlüğe koyulması zaman alır. Bunlar büyümenin arttırılması için uygun yol olmayabilirler. Kurumsal reformların büyümenin sürdüğü ortamlarda uygulanması durgunluk dönemlerine göre çok daha kolaydır. Bu işe başarılı büyüme stratejilerinin iki uçlu bir çabaya dayandığını göstermektedir. Büyümeyi teşvik etmek için kısa vadeli bir strateji ve büyümenin sürdürülmesi için de orta ve uzun vadeli strateji gerekmektedir.
Düşük bir faaliyet gösteren bir ekonomi için kısa vadede girişimcilerin ülke ekonomisine yatırım yapmaya nasıl teşvik edileceği önemli bir konudur. Girişimciler yatırım yapmaya başladığında birlikte hareket edeceklerdir. Bunu harekete geçirecek iki yaklaşım vardır. Bunlardan biri devletin girişimciliğe dayattığı engellerdir. Devletin bu müdahalesi yüksek düzeyde siyasi belirsizlik ve risk , ikili ekonomik yapılar yaratır ve girişimciliği baskı altında tutar. Devlet bu engelleri kaldırırsa yatırım ve girişimcilik artar. İkinci görüş ise devletin özel sektörün yolundan çekilmenin ötesinde yapması gerekenler vardır. Pozitif özendirmelerle yatırım ve girişimcilik araçlarını çoğaltma yolunu bulmalıdır.
2001 yılında Stern’de kalkınma stratejisi açıklanmıştır. Burada iki yaklaşım ortaya konmuştur. Bunlar yatırım ikliminin oluşturulması ve yoksul halkın yetkili kılınmasıdır. Stern “yatırım iklimini” yatırımla ilişkili getiri ve riskleri etkileyen politikalar, kurumlar ve davranışlarla ilgili hem mevcut hem de beklenen ortam olarak tanımlıyor. Devletin dayattığı engeller makroekonomik istikrarsızlık ve yüksek enflasyon emek piyasalarının işleyişini bozan yüksek kamu ücretleri , büyük vergi yükü ve yolsuzluk örnek verilebilir.

İkinci yaklaşım da devletin dayattığı kısıtlamalara değil, geleneksel olmayan faaliyetler yatırımları ve girişimciliği engelleyen düşük gelirli ortamlara ilişkin piyasa yetersizliklerine odaklanıyor. Buna göre ekonomiler teknoloji ve piyasaların yapısı nedeniyle düşük düzeyde dengeye sıkışıp kalırlar.
Sanayileşmenin “Doğal” Engelleriyle İlgili Bir Sınıflandırma
  1. Öğrenme Dışsallıkları
    1. Yaparak öğrenme
    2. İnsan sermayesi dışsallıkları
    3. Maliyetleri öğrenme
  2. Koordinasyon hataları
    1. İmalatta ücret pirimi
    2. Alt yapı
    3. Uzmanlık gerektiren ara girdiler
    4. Servet dağılımıyla ilgili dolaylı etkiler
Acemoğlu , Aghion ve Zilibatti’ye göre iki tür öğrenme söz konusudur. Birincisi mevcut teknolojilerin benimsenmesi, ikincisi yenilikçi bir tutumla yeni teknolojilerin yaratılması. En önemli öğrenme türü mevcut teknolojilerin benimsenmesidir. Bazı ülkelerin büyük hamle diye adlandırdığı politikalarını geniş kapsamlı almasına gerek yoktur. Güney Kore’nin uyguladığı politikalardan yatırım riskini dolaylı yatırım güvenceleriyle toplumsallaştırılması modern sektöre eş zamanlı girişe neden olduğunda Rodrik’in sisteminde refahı arttırıcı bir politika olarak değerlendirilmektedir. Çünkü ortaya çıkan yatırımlar sonucunda masraflar karşılanır. Her iki sınıflandırmada da modern faaliyetleri çoğaltmanın doğal bir süreç olmadığını ve pozitif teşvikler gerektireceğini göstermektedir. Pozitif teşviklerden biri de reel kurun oldukça büyük ve kalıcı değer kaybetmesidir. Devalüasyonlar ticari faaliyetlerin karlılığını arttırır. Yani kur düşüşü en etkili sanayi politikasını oluşturabilir.
Devletin ve piyasanın yetersizlikleri yönündeki yaklaşımlar uygulanacak politikaların yönünü göstermede yardımcı olabilir. Büyümeyi canlandırmak yerel koşullara bağlıdır. Öncelikle devletin girişimcilik faaliyetlerinin önüne koyduğu engelleri kaldırması gerekmektedir. Ancak bu öğrenmenin dolaylı etkileri ve koordinasyon hataları ekonomik yükselişi engellediğinde işletme araştırmaları, sorular uygun yanıtları ortaya çıkaracak bir titizlikle hazırlanmadığı takdirde muhtemelen aydınlatıcı olmayacaktır.
Yatırım iklimi standart kriterlere göre değerlendirildiğinde oldukça kötü olduğunda bile yapılan müdahaleler dikkat çekici olabilir. Güney Kore’nin yaptığı reformlar girişimcilere düşman olan siyasi liderliğin bulunduğu ortamda gerçekleştirildi. Çin’in KKİ’leri özel mülkiyet haklarının eksikliğine rağmen başarılı oldu. Latin Amerika ise tam tersine yatırımları güvence altına almamıştır. Piyasa yetersizliği yaklaşımının uygulanması için yolsuzluktan uzak bir hükümet gerekmektedir. Örneğin Rusya’nın kitlesel özelleştirme deneyimini ele alalım. Süreç siyasetle bağları olan kişiler tarafından bozulmuştur. Kısaca özetleyecek olursak geleneksel ithal ikameci sanayileşme gelişmekte olan ülkelerde büyümenin hızlanmasına neden olmuştur.
Kaliteli kurumlara sahip olunduğu takdirde gelişmiş ülkelerin yaşam kalitesine ulaşmak daha kolay olacaktır. Bu kurumlar üzerine birçok araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmalar mülkiyet haklarının ve hukukun egemenliğinin korunması üzerine yapılmıştır. Bu kurumlar hem gayri resmi hem de resmi olabilirler. Kurumların görevleri bürokrasi, bağımsız yargı, merkez bankası, mali denetim, siyasi demokrasidir. Yoksul ülkeler için bu kurumlar ekonomik büyüme kaynağı olarak görülmesi doğru birşey değildir. Bundan dolayı demokratik kurumlara ve sivil özgürlüklere önem verilmelidir. Çünkü bu kurumlar toplum yararını ele almaktadır. Ayrıca kurumsal biçim ve işleyiş farklıdır. ABD, Japonya gibi ülkelerin kurumsal biçimlerinin aynı olmasına rağmen işleyişleri farklıdır. Aynı şekilde İsveç ve Almanya’da ki kurumsal düzenlemeler arasında büyük farklılıklar vardır. Bu ülkelerin kurumsal açıdan birbirlerinden farklı olmasının nedenleri vardır. Bunlar eşitlik ve fırsat arasındaki dengeye ilişkin sosyal tercihlerdeki farklılıklar, kurumsal yapıların farklı kısımları arasındaki bütünleyicilikler yön bağımlılığına yol açar, ekonomik kalkınmanın teşvik edilmesi için yapılan kurumsal düzenlemeler hem zengin hem de yoksul ülkeler arasında farklılık gösterebilir.
2. BÜYÜME TANILARI
Bu bölümde büyüme tanılarını belirlemek için gerekli stratejiye ilişkin bir çerçeve ele alınmaktadır. Önce kavramsal çerçeveyi ortaya koyup standart ekonomi modelleriyle bağlantı kuruluyor. Daha sonra çerçeveyi karar ağacı biçiminde şekillendirip gerekli bulguların yapısı incelenmektedir.
Piyasa yetersizlikleri ve çarpıklıklarının çok fazla olduğu bir ekonomi reforma ihtiyaç duyan ekonomidir. Bu çarpıklar devlet tarafından olabileceği gibi piyasaların işleyişinden de kaynaklanabilir. Bunlar kaynakların etkin kullanılmamasına yol açar. Çeşitli reform stratejilerinden bahsedecek olursak:
1. Toptan reform, reform stratejilerinin sonuçlarıyla ilgili belirsizlikleri ortadan kaldırmak için eşzamanlı olarak bütün çarpıklıkları ortadan kaldırmaktır. Toptan reform refahın artmasını güvence altına alır. Bu strateji teknik anlamda doğru, pratikte uygulanması imkansızdır.
2. Elinizden geldiği kadar fazla reform yapın, her reform iyidir. Ne kadar çok reform yapılırsa o kadar iyidir anlayışına dayanır.
3. İkinci kalite reform, buna göre olumlu ikinci etki doğuracak reformlara öncelik verilir. Bu stratejinin zorluğu ise tespit edilip ölçülmesinin zor olmasıdır.
4. Çarpıkların en büyüklerini hedefleyin, ikinci kalite etkileşimler tespit edilemiyor ve çarpıklıkların hepsini ortadan kaldırmak olanaksızsa ekonomideki en büyük çarpıklıkları gidermeye veya azaltmaya çalışılır.
5. En bağlayıcı kısıtlara odaklanın, belirli çarpıklıklara değil ekonomik büyümeyi belirleyenler üzerine odaklanmak gerekir.
Ekonomik büyüme birikimden elde edilen getirilere bunların özel mülkiyete ve birikimin finansman maliyetine bağlıdır. Tanı analizinin birinci aşaması bu üç faktörden hepsinin daha hızlı büyümenin önündeki en büyük engeli oluşturduğunu ortaya çıkarmaktır. Daha sonrada bu kısıtların ardında yatan çarpıklığı ortaya çıkarmaktır. Büyümeyi etkileyen faktörler vardır. Birincisi yüksek maliyetli iç yatırım finansmanıdır. Bu büyümenin düşük olduğu durumdur. İkincisi iç yatırımların özel getirilerinin düşük olmasıdır. Üçüncüsü çoklu çıkmazda aşağıya iniş. Bu analizin yapısı karar ağacı biçimde ortaya konulur. Tespit edildiğinde politika üreticilerinin büyük ilgi göstermesi gereken bir kısıttır.


Bu yaklaşımda Brezilya, El Salvador ve Dominik Cumhuriyetinin büyüme deneyimleri incelenmiştir. Brezilya ve El Salvador’un büyümesi yavaş, Dominik Cumhuriyeti ise hızlı bir büyüme göstermiş ve ardından finansal krize sürüklenmiştir. Brezilya 1980’lerde demokrasiye geçiş yaptı, 1990’ların başında ekonomisinin dışa açmaya başladı, özelleştirmeler ve finansal reform yaptı. 1999’da dalgalı kura geçip ödemeler dengesi fazlası vererek fiyat istikrarını korudu. El Salvador ise iç savaşı bitirdi, başarılı barış antlaşmaları yaptı, fiyatları istikrara kavuşturdu, ekonomisini dışa açtı. Her iki ülkede kısa süre düzelme kaydetti ama büyümeleri son yıllarda yavaşladı.
GSYH Büyüme Oranları
1998 – 20031993 – 20031990 – 20001980 – 2000
Brezilya
1. 4
2. 7
2. 7
2. 7
Dominik Cumhuriyeti
4. 8
5. 1
4. 8
4. 3
El Salvador
2. 6
3. 7
4. 6
1. 5
Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi bir çok politika uygulandığı halde yüksek gelir düzeyine yaklaşılmamıştır. Buna engel olan şey nedir? Büyüme tanıları nedir? Dominik Cumhuriyeti reform yapmaya para krizi ile başladı. Ancak bu ülkenin yaptığı reformlar diğer iki ülkedeki gibi kayda değer olmamıştır. Buna rağmen Dominik Cumhuriyeti hızlı büyüme kaydetti. Bunun nedeni Brezilya ve El Salvador’un kaldırdığı çarpıkların önemli bağlayıcı kısıtlar olmamasıdır. Dominik Cumhuriyeti ise tam tersine bağlayıcı kısıtını bulmuştur.
Reform yapmalarına rağmen Brezilya ve El Salvador’un ekonomik büyümesinin yavaş olması her iki ülkenin de ortak tek özelliğidir. El Salvador kapsamlı reformlar yaptığı halde durgunluk göstermektedir. Her iki ülkede de tasarruf ve yatırım, eğitim seviyesi düşüktür. Tasarrufları inceleyecek olursak:Tasarruflar az ise dış borç ve cari işlem açığı ortaya çıkacaktır. Brezilya ise ödemeler dengesi konusunda ciddi sıkıntılar çekmiştir. Kısacası iç tasarrufların yetersizliği ile hem yabancı tasarrufları ülkeye çekmeye çalışarak hem de iç tasarrufları çok yüksek gerçek oranlarla ödüllendirerek başa çıkmaya çalışıyordu. Yurt dışından fazla borç alındığından dolayı iflasın eşiğine geldiği düşünülmüştür. Dışsal kısıt sıkışık duruma geldiğinde reel faiz oranları yükselmekte, döviz kuru değer kaybetmekte ve büyüme gerilemektedir. Bu büyümenin tasarrufları varlığıyla sınırlı olduğunu göstermektedir.
El Salvador’u incelediğimizde durum çok farklıdır. Ülke geçmişte yurt dışı tasarruflara erişim olanaklarını kullanmamıştır. El Salvador devlet tahvili talebini artırmak için en düşük faiz oranlarını kullanmaktadır. Brezilya, El Salvador’a göre yüksek faiz oranı uygulamaktadır. El Salvador’un büyümesi tasarruf eksikliğinden kaynaklanmamıştır. Bu ülke yatırımın düşük tasarruflarla değil düşük sermaye getirileri ile kısıtlanan bir ülkedir. El Salvador’da tasarruflar düşük olmasına rağmen yatırıma tabi tutulacak kaynakları mobilize edemediği için değil kaynakları kullanabileceği üretken yatırımlar bulamadığı için az yatırım yapmaktadır. Dış borçlanma olanağı bulunmaktadır, mevduat faizleri düşüktür. El Salvador düşük getirili bir ülkedir Brezilya ise yüksek getirili bir ülkedir. Eğitim ise El Salvador’un büyümesine engel olmadığı halde Brezilya’da engel olmaktadır.
El Salvador’da yatırımların düşük olması, toplumsal getiriler yüksek olduğu halde özel getirileri düşük tutan çok sayıda potansiyel vardır. Bunlardan bir tanesi toplumsal getirilerin özel mülkiyete dönüştürülmemesidir. Bunun bir nedeni vardır. Bunlar yüksek vergiler, makro ekonomik dengesizlikler mülkiyet haklarının tanımında ve korunmasındaki yetersizlikler ve belirsizliktir.
Brezilya’nın yetersiz bir iş ortamı, yüksek vergiler, yüksek kamu hizmeti fiyatları, düşük alt yapı arzı, güvencesiz mülkiyet hakları, hukuki yaptırımlar ve bazı en iyi uygulama kıstaslarına göre yetersiz eğitim nedeni ile sıkıntı çekmektedir. Özel getiriler çok yüksek ve yatırımlar konusunda ülkenin iç ve dış tasarrufu mevcut yatırım talebini makul bir faiz oranı finansa etmek için yeterince mobilize edememesi nedeni ile sıkıntı yaşanıyor. Eğer ülke iş ortamını iyileştirmek için bir kampanyaya girişseydi bu yatırımları daha da cazip kılar ve sonuç olarak yatırım talebini arttırırdı. Ayrıca başlanmış projelerin verimliliğini artırabilirdi. Brezilya fonlara erişmek için büyük miktarda bir prim ödediği uluslar arası sermaye piyasalarında genellikle istihkaka bağlanmıştı. Bu piyasalar ülkenin zaten rahatsızlık yaratacak kadar büyük bir miktar borcu olmasından kaygılanmakta ve bu yüzden piyasalar cari işlemlerde olumlu yeniliklerin haberini aldığında, haber ülkenin borçlanma cümbüşüne son vermesi anlamına geldiğinden aktif fiyatları yükselme eğilimine girmektedir. Ülke riskinde ki azalma tam tersine yabancı tasarruflardaki hızlı düşüş ile çakışmış, işin çoğu kısmını yapanın yurt dışı tasarruflara ilişkin talep eğrisi olduğunu göstermiştir. Brezilya bu bağlamda neredeyse Meksika’daki nüfusun iki katına sahip ama ihracatı Meksika’nınkinin yarısından az olan çok kapalı bir ekonomi olagelmiştir. Bu, ülkenin kredi tavanının söz konusu olguyla sınırlanmış olduğu anlamına gelir. Borçlanma kapasitesinin biraz gevşetilmesi yeni kredi tavanına geçişte daha hızlı büyümeye yol açacaktır. Ama bunun altında yatan sorunun görece sağlıklı yatırım talebi ile iç tasarrufların yetersiz düzeye arasındaki çelişki olması gerektiği açıktır. Yüksek vergilendirme ve negatif kamu tasarrufları toplam tasarruflar üzerinde olumsuz etkiler yaratır. Özel sektörde net geliri azaltır ve böylece mobilize edilen kaynaklar kamu tasarruflarını yükseltmekte kullanılmaz. Bu, düşük tasarruf dengesinin ardındaki açıklamanın önemli bir kısmı olabilir. Yüksek vergilendirme ve negatif tasarruflar çok yüksek düzeyde yetkilendirme ve israf olduğunu, yüksek bir devralınan borç düzeyi olduğunu yansıtır. Bu, ülkeyi çok yüksek bir vergi oranı, yüksek kamu hizmeti fiyatları, düşük alt yapı yatırımları ve insan sermayesine düşük destek verilmesi gibi seçenekler arasında seçim yapmak zorunda bırakır. Sermayenin özel getirilerini düşürdükleri için bu seçeneklerin tümü büyüme açısından kötüdür. Fakat getiriler zaten çok yüksektir ve yatırımları kısıtlayan şey kredi olarak kullandırılabilecek fon eksikliğidir. Eğer yüksek vergilendirme ve kamu mallarını azlığı kendi başlarına bağlayıcı kasıt olsalardı, yatırımların özel getirisi düşük olacak ve tasarruflar ile yatırımlar arasındaki denge sermaye getirisinin daha düşük olduğu bir noktada kurulacaktır.
Karayiplerin önemli ihraç ürünü şeker kamışıdır. Avrupa’nın ve ABD’nin şeker korumacılığıyla bu ihraç ürünü kaybedilmiş olduğundan Dominik Cumhuriyetinin şeker kamışına ek olarak altın madenleri vardır. Ancak bu kaynak 1980’ler de tüketildi. Bu yüzden ülkenin kendisine yeniden keşfetmesi gerekiyordu. Ancak ülkenin siyasi ve bürokratik kurumları güvenilmezdi. 1980’ler de yaşanan sıkıntılar ülkenin makro dengelerini tahrip etmiştir. Bunun ardından ödemeler dengesi krizi ortaya çıkmıştır. Kur rejimi tekleştirildi ve dış ticaret kısıtlı bir şekilde serbestleştirmiştir. 2002’ye kadar yüksek büyüme göstermiştir. Bu başarıyı ve şuandaki sorunların nedeni neydi ? Büyümenin üç nedeni vardır. Turizm, maquila ve iş dövizleridir. Dominik Cumhuriyetinde mali denge korundu ve siyasi süreç daha da kurumsallaştı. Finans sistemi ekonomi ile birlikte hızlı büyüdü. Hızlı büyüyen bankalara yeni düzenlemeler getirmek kurumsal ve siyasal açıdan zordur. Bazı bankalar bu düzenlemeleri engelleyebilecek güçleri vardır. 11 Eylül uluslar arası turizm akışı aniden durunca bankacılık sisteminde kriz ortaya çıktı. Bankaların kurtarılması için merkez bankasının iç kredileri genişledi. Dominik Cumhuriyeti yaratılan parayı sterilize etmek için hiç uluslar arası rezervi bulunmuyordu. Bütün bunlar mali işlemleri altüst etti. Merkez bankasının borçlanması bütçe açığını GSYH’nın yüzde 2’ sinden fazla artırdı. Değer kaybı dövizli kamu borçlarının iç kaynak maliyetini yükseltti. Bütün bu olaylardan sonra Dominik Cumhuriyeti’nin ekonomik büyümesi yavaşlamıştır. Sonuç olarak El Salvador, Brezilya ve Dominik Cumhuriyeti tartışmalarının gösterdiği gibi bu koşullardan her biri farklı tanı sinyalleri vermektedir.
3. SENTEZ: BÜYÜME STRATEJİLERİNE PRATİK BİR YAKLAŞIM
Büyüme stratejilerine ilişkin üç yaklaşım vardır. Bunlar büyüme tanıları, politika tasarımı ve reformu kurumsallaştırmadır. Büyüme tanılarında önemli olan reformun en büyük getiriyi nerede sağlayacağı tespit etmektir. Başarılı bir büyüme stratejisi en bağlayıcı kısıtları tanımlayarak başlamaktadır. Politika tasarımında ise temel sorunlar tespit edildikten sonra uygun politika üzerinde düşünmemiz gerekir. Bu yaklaşımın en önemli özelliği bir önceki adında belirlenen kısıtlarla ilgili piyasa yetersizliklerini ve çarpıklıklara odaklanmaktır. Çarpıklığın kaynağına mümkün olduğunca yakın bir politikanın hedeflenmesi gerekir. Son olarak reformu kurumsallaştırmayı ele alalım. Ekonomik büyümenin sürdürülmesi onu canlandırmaktan daha zordur. Sürdürülebilir büyüme nadir görülür. Büyümenin sürdürülmesi için iki şey gerekir. Birincisi üretken dinamizmin korunması gerekir. İkincisi yerli kurumların güçlendirilmesi gerekir. Çin ve Vietnam ekonomilerine kısmi, iki yönlü bir biçimde serbestleştirmişler, mülkiyet reformu yapmamışlar ve kendilerine GATT’tan ve WTO kurullarından korumuşlardır. Hindistan reformları tedricen ve ancak 10 yıl süren güçlü bir ekonomik büyümeden sonra uygulamıştır. Genel kabul gören herhangi bir yapısal reform örgütüne göre bu ekonomiler geri kalmış sayılacaktır. Latin Amerika yalnızca Asya ülkelerine göre değil, kendi tarihsel kriterlerine göre de daha yavaş büyüme kaydetmiştir. Aşağı Sahra Afrika’sındaki reformlar Latin Amerika’da yapılanlardan daha aksak olmuş olabilir, yinede bu bölgenin artık 1970’lerde olduğundan daha fazla fiyat istikrarına sahip, uluslar arası ticarete açık olduğunu ve kamu kuruluşlarına daha az piyasalara daha fazla rol verdiğini çok az kişi inkar edebilir. Afrika’daki başarılar sayıca az kısa ömürlü ve seyrek olmuştur. Çin piyasalara döndü ve Dünya ekonomisiyle bütünleşmeye çalıştı. Hindistan serbestleştirilmelere gitti. Çin serbestleştirme ve dışarı açılmayı sıradan bir biçimde gerçekleştirmedi. Büyüme tanılarında önemli olan reformun en büyük getiriye nerede sağlayacağını veya reform sıçraması karşılığında en büyük sesi nerenin getireceğinin tespit edilmesidir. Başarılı bir büyüme stratejisi ise en bağlayıcı kısıtları tanılayarak başlar. Düşük gelirli bir ekonomide ekonomik faaliyetler üç faktörden en biriyle kısıtlıdır. Ekonomik faaliyetleri finansa etmenin maliyeti çok yüksek olabilir, ekonomik faaliyetlerin toplumsal getirisi çok yüksek olabilir veya getirilerin özel mülkiyete dönüştürebilme olanakları azdır. Mülkiyete dönüştürme sorunları iki durumda ortaya çıkabilir. Olasılıklardan biri politika veya kurumsal ortamla ilgilidir. Vergiler çok yüksek olabilir, mülkiyet hakları yeterince korunmuyor olabilir, yüksek enflasyon makro risk oluşturabilir, emek-sermaye çelişkileri üretim teşviklerini azaltabilir. Temel sorunlar tespit edildikten sonra uygun politika üzerinde düşünmemiz gerekir. Burada geleneksel refah ekonomisi çok değerli hale gelmektedir. Devlet satın alma sistemine son verilmesi, ekinlerin alım satım fiyatları arasındaki fark vergi tabanının bir kısmını oluşturduğundan merkezi hükümet için önemli bir vergi geliri kaynağını yok edecekti. Toprakların özelleştirilmesi sonrasında ciddi yasal ve idari sıkıntılara sebep olacaktır. Tarımda fiyatların serbestleştirilmesi ve toprakların özelleştirilmesi makro istikrarsızlık, kentsel bölgelerde sosyal çekişmeler, yasal ve idari kaos biçiminde maliyetleri de beraberinde getirdiğinden pekte arzu edilen politikalar olmayacaktır. Tasarruf kısıtı hane halkının bir anlamda ileriyi görememesinden veya reel sektördeki yüksek getiri oranını bütünüyle içselleştirilmemesinden kaynaklanır ki buna verilecek birinci kalite yanıt tasarrufları desteklemek olacaktır. Burada önemli olan şudur:İşe birinci kalite politikalarla başlamak gerektiği halde, başarılı ülkelerden alınan ders tedarik teşvikleri, etkin mülkiyet hakları, dünya ekonomisiyle bütünleşme, tasarrufların hareketi gibi arzu edilen hedeflere genellikle geleneksel olmayan biçimler alan çeşitli yollardan ulaşılabileceğidir. Bu ülke turizmde ve maquilalarda yatırımları canlandıran muhtelif sektörel reformlarla büyüme hamlesi yapmayı başarmıştır. Fakat finans piyasalarının düzenlenmesi ve denetlenmesinde ekonomik büyümeye dayanıklılık güç kazandıracak kurumsal yatırımları ihmal etmiştir. Ekonomik büyümenin sürdürülmesi onu canlandırmaktan daha zor olabilir. Büyümenin hızlanmasına sık rastlandığı halde sürdürebilir büyümenin nadir olduğunu anlatır. Bu reformlara göre hane halkı kendi kotasını denetimli fiyatlardan devlete verecek ama artan ürünün tümünü serbest piyasa fiyatlarından satmakta özgür olacaktır. Devlet kotaları marjın altında kaldığı sürece tarımdaki verimlilik artar. Bu düzenlemenin sonradan takdir etmesi daha kolay olan güzelliği, arz teşviklerinin sağlanmasını maliye ve dağıtıma ilişkin sonuçlarıyla ilişkilendirmemesindendir. Bu nedenle daha doğrudan reformların yapılması gerektiğine ilişkin ikinci kalite mayın tarlalarından uzak durmaktadır.
  
4. SONUÇ
Ekonomik büyüme bazı ülkelerde hızlıyken bazılarında yavaştır. Bu, ülkelerin coğrafi, siyasi özelliklerine göre değişmektedir. Ayrıca iki ülke aynı ekonomik reformu uyguladığında bile biri hızlı büyürken diğerinde büyüme meydana gelmemiştir yada çok yavaş büyümüştür. Yerel koşullar, ekonomik ilkeler ülkeden ülkeye değiştiği için değil, bu ilkeler kurumlardan bağımsız oluştuğu ve onların içini doldurmak yerel bilgi gerektirdiği için önemlidir. Ayrıca ekonomik büyüme ülkeleri yoksulluktan kurtarır. Bu bölümde bunlar üzerinde durulmuştur. Ayrıca büyüme tanılarından da bahsedilmiştir. Büyüme tanıları çerçevesinin önemli bir avantajı bütün temel stratejileri kapsaması ve her birinin etkili olabileceği koşulları açığa çıkarmasıdır. Yabancı destek ve iç tasarrufların artırılması aracılığıyla kaynak hareketliliğine odaklanan stratejiler iç getiriler hem yüksek hem de özel mülkiyete dönüştürülebilir olduğunda başarılı olmaktadır. Tanı yaklaşımı büyümeye ilişkin var olan tüm önemli stratejik yaklaşımları kapsamakta ve bunların hangi koşullarda geçerli olduğunu açığa çıkarmaktadır. Bundan dolayı tasarruf kısıtı olan ülkelerde dış yatırımlarda önemli artış işe yarayacaktır. Enformasyon ve koordinasyon eksikliği nedeniyle özel getiriler düşük olduğunda sanayi politikaları faydalı olacaktır. Sanayi politikasını öne çıkartan stratejiler özel getiriler devletin görevlendirme hataları tarafından değil ihmalleri tarafından azaltıldığında uygunudur. El Salvador, Brezilya ve Dominik Cumhuriyeti tartışmalarının gösterdiği gibi, bu koşullardan her biri farklı tanı sinyalleri vermektedir. Tanı yaklaşımı büyümeye ilişkin var olan tüm önemli stratejik yaklaşımları kapsamakta ve bunların hangi koşullarda geçerli olduğunu açığa çıkarmaktadır.
Ayrıca ekonomik büyümeyi sürdürmekle canlandırmanın farklı şeyler olduğu üzerinde durulmuştur. Ekonomik büyüme vergi reformu gerektirmeyen bir dizi reform gerektirir. Sürdürmek ise uzun vadede ekonomiyi şoklara karşı dayanıklı kılacak ve üretken dinamizmi koruyacak sağlam bir kurum temel inşasını gerektirdiğinden birçok açıdan daha zorudur. Büyüme tanısı ekonomik büyümenin ateşlenmesine odaklanmıştır. Tanılar bir karar ağacı etrafında dönmektedir.
Ekonomik büyüme üzerinde birçok görüşler vardır. Bu görüşlerin en önemlisi John Williamson’ın ‘Washington Mutabakatı’dır. Bu görüş açıklanmıştır ve bunu Çin gibi ülkelerin nasıl tasarladığı üzerinde durulmuştur.

BÖLÜM 2
KURUMLAR
1. YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL İÇİN SANAYİ POLİTİKALARI
Bu bölümdeki sanayi politikası lehindeki temel iddialar incelenerek, yapısal değişim isteyen girişimci sayısının az olmasına neden olan piyasa yetersizliklerinin kapsamlı rolüne vurgu yapılmaktadır. Ayrıca sanayi politikası için uygulanan programlar bu bölümde açıklanmaktadır. Bölümün temel amacı, sanayi politikalarına bir yandan israf ve rant arayışı yaratma riskini en aza indirirken, diğer yandan ekonomik büyümeye katkıda bulunma potansiyelini en üst düzeye çıkaracak şekilde uygulanması için bir çerçeve geliştirmektir. Ayrıca bölümün temel iddialarından biri de sanayi politikasının görevinin özel sektörden önemli dışsallıklar ve çözüm yolları konusunda enformasyon temin elde etmek kadar, uygun politikaları uygulamaya sokmaktır. İkinci önemli konu ise gelişmekte olan dünyada yeniliğin arz tarafından değil talep tarafından kısıtlı kalmış olduğudur. Yani düşük gelirli ekonomilerde yeniden yapılanma için gereken yenilikleri kısıtlayan şey reel ekonomideki potansiyel kullanıcıları olan girişimcilerden gelen talep eksikliği nedeniyle baltalanmaktadır. Yenilik talebi, girişimciler, yeni faaliyetlerin düşük karlılık getireceğini düşündükleri için düşüktür.
Son on yıldır sanayi politikaları uygulanmadığı için ihracatı teşvik ve sübvansiyonları ile doğrudan yabancı yatırımlara odaklanılmıştır. Ayrıca buradaki sorun sanayi politikalarını yeniden keşfetmek değil onu daha etkili tarzda yeniden kullanmaktır. Son olarak uluslar arası oyun kuralları altında sanayi politikası uygulamasının uygulanabilir olmayı sürdürüp sürdürmeyeceğidir. Sanayi politikalarına ilişkin geleneksel yaklaşım teknolojik ve diğer dışsallıkları tek tek saymayı ve sonra politik müdahalelerde bu piyasa yetersizliklerini hedeflemeyi içerir.
Yoksul ülkeler zenginleştikçe sektörel üretim ve istihdamın yoğunluğu azalırken çeşitliliğinin artması yayınlanan bir makalede ortaya çıkmıştır. Ülkeler kalkınma süreçlerinin çoğu kısmında çeşitlendirmeye gidiyorlar. Burada önemli bir sorun vardır. Bu ise çeşitlendirmenin neden doğal bir süreç olmadığı ve nasıl kolaylıkla raydan çıkabildiğidir. Enformasyon ve koordinasyon dışsallıkları çeşitlendirmenin doğrudan devlet müdahalesi veya bir başka kamu faaliyeti olmaksızın mümkün olamayacağının düşünülmesine yol açtı. Enformasyon dışsallığı üretken yapının çeşitlendirilmesi bir ekonominin maliyet yapısının keşfini yani karlı olabilecek kadar düşük bir maliyetle hangi yeni faaliyetlerin üretilebileceğinin tespitini gerektirir. Girişimler yani ürünler denemeli ve yurtdışından teknoloji olmalı bunu yerel koşullara adapte etmelidir. Eğer girişimci başarısız olursa bunun sonuçlarına katlanır. Başarılı olursa keşfini diğer üreticilerle paylaşmak zorundadır. Bu tür girişimcilik özel maliyetler ve toplumsal kazanımlar üretir. Keşifler yenilik ve AR-GE’ den farklıdır. Burada söz konusu olan yeni ürün bulmak değil belirli bir malın ülkede düşük maliyetle üretilebileceğini keşfetmektir. Ülkeler çok farklı ürün türlerinde uzmanlaşmışlardır. Örneğin Pakistan futbol topu ihraç ederken, Kore mikrodalga fırın ihraç etmektedir. Bunlar tesadüfi keşif girişimlerinin ve bunları izleyen taklitlerin sonuçlarıdır. İyi bir sanayi politikası ortaya çıkan başarısızlıkların ekonominin kaynaklarını yok etmesini engelleyecek ve sonlandırılmasını sağlayacaktır. Koordinasyon dışsallıkları ise çoğu projeler kar sağlayabilmek için büyük ölçekli yatırımlar yapmaktadırlar. Örneğin Tayvan’daki orkide projesi. Bir orkide serasına yatırım yapmayı düşünen bir yatırımcı yakında elektrik şebekesi olup olmadığını, sulama olanakları, lojistik ve taşımacılık ağının bulunup bulunmadığı gibi faktörleri bilmek ister. Bütün bu hizmetlerin sabit maliyeti yüksektir ve bu hızı talep edecek yeterli sayıda sera olacağına dair güvence vermeden özel şirketlere temin edilmesi mümkün değildir. Bu bir koordinasyon sorunudur. Arama ve üretim yatırımları eş zamanlı yapılmazsa karlı yeni sektörler gelişmeyi başaramayabilirler. Koordinasyon hataları yeni sektörler ölçek ekonomisi sergilediğinde ve girdilerden bazıları ticari mal olmadığında ortaya çıkar. Koordinasyon hataları sübvansiyon gerektirmeyen ve bunları gidermek devlet bütçesine pahalıya mal olmaktadır. Koordinasyon dışsallıkları sübvansiyon gerektiren enformasyon dışsallıklarından farklıdır. Koordinasyon hatalarının mantığı eş zamanlı yatırımlar yapıldığında kar ortaya çıkmaktadır.
Özetle her iki müdahalede sektör yerine faaliyetleri hedef almalıdır. Desteğe ihtiyacı olanlar yerleşik olan değil, ekonomi için yeni olan faaliyetlerdir. Gerçek hayatta bu iki müdahale incelendiğinde yeniden yapılanmak için devlet yardımı gerekmektedir. Bir ihracat başarısının alında sanayi politikaları, kamu Ar-Ge çalışmaları, ihracat teşvikleri ve benzeri müdahaleler vardır. Bu politikaları Doğu Asya ciddi ve bağlantılı bir şekilde yapmıştır. Latin Amerika ise sanayi politikaları çok önemsememiştir.
Sanayi politikaları gereğini girişimcilerin düşük gelirli ekonomileri yeniden yapılandırma ve çeşitlendirme arzusunu zayıflatan iki önemli piyasa yetersizliğiyle ilişkilendirilmiştir. Bunlardan biri, bir ekonominin maliyet yapısını keşfetmek konusundaki enformasyonla ilişkili dolaylı etkilerle, diğer yatırım faaliyetlerinin ölçek ekonomileriyle koordine edilmesiyle ilgili. Sanayi politikalarının uygulanmasını zorlaştıran iki önemli konu vardır. Birincisi kamu sektörü çeşitlendirmeyi engelleyen piyasa yetersizliklerinin yeri ve yapısı hakkında genellikle özel sektör kadar bilgi sahibi olmadığıdır. Bu nedenle politika ortamı kamu görevlilerinin iş dünyasından var olan kısıt ve fırsatlar hakkında sürekli bilgi alabildiği bir ortam olmalıdır. İkincisi, sanayi politikaları yolsuzluklara ve rant arayışlarına açıktır. Özel yatırımcıların yeni faaliyetlere girişmelerine yardımcı olmak için tasarlanan her teşvik sistemi ahlaksız işadamlarıyla kendi çıkarlarını düşünen bürokratlara rant transfer eden bir mekanizmaya dönüşebilir. Bürokratlara çok fazla özerklik verilmesi sayesinde yolsuzlukları en aza indiren bir sistem olur ama bu kez de özel sektörün gerçekten ihtiyaç duyduğu teşvikleri sağlamak zordur. Bürokratların fazlasıyla yerleşik olması ise onların iş dünyasının çıkarlarıyla iç içe geçmesine neden olur. Sanayi politikaları için kurumsal düzenlemeler yapılmasının unsurları vardır.
1. Üst kademede siyasi liderlik: Sanayi politikasının başarısı siyasi desteğin varlığına bağlıdır. Bu destek ise maliye bakanı ve merkez bankası başkanıdır. Bunların güvendiği başka siyasi savunucularda vardır. Bunlar çeşitli amaçlara hizmet eder. Birincisi sanayi politikalarının öne çıkmasını sağlar ve ekonomik sorunun hükümetin en üst kademelerince öğrenilmesini mümkün kılar İkincisi sanayi politikası için görevlendirilmiş bürokrat ve vekiller için koordinasyon denetim ve izleme olanakları sağlar. Üçüncüsü sanayi politikalarının sonuçlarını açıklayacak açık bir siyasi ilke tanımlar.
2. Koordinasyon ve müzakere kurulu\kurulları: Kurumsal tercihler ortamdan ortama değişmesine rağmen bilgi alışverişi yapılabilmesi için koordinasyon veya müzakere kurullarına ihtiyaç duyulur. Bunlar kamudan ve özel sektörden ilgili grupları veya temsilcilerini içermesi gereken organlardır. Bu organları iyi örgütlenmiş grupları ve iş ortaklıklarını içeren tipik zirve örgütlenmelerinin önüne geçmelidir. Bu, hükümetin özel sektörü yeni yatırım girişimleri konusunda teşvik edeceği bir ortam olacaktır.


3. Şeffaflık ve sorumluluk: Teşvik faaliyetleri şeffaf ve sorumlu bir şekilde yürütülmelidir. Müzakere ve koordinasyon kurullarının faaliyetleri yayınlanmalı ve verdikleri kararlar ilan edilmelidir. Yeni faaliyetleri desteklemek için harcanan kamu kaynaklarının hesabı tam olarak tutulmalıdır. Sanayi politikalarının toplum tarafından ekonominin zaten ayrıcalıklı olan kesimlerine tanınan olanaklar gibi değil genel olarak herkes için fırsatları çoğaltmayı hedefleyen büyüme stratejisinin bir parçası olarak görülmesi gerekir.
Sanayi politikalarını şekillendirecek bazı genel ‘tasarım ilkeleri’ vardır. Bunları inceleyecek olursak;
1. Yalnızca yeni faaliyetlere teşvik verilmelidir. Sanayi politikalarının temel amacı ekonomiyi çeşitlendirmek ve karşılaştırmalı üstünlük olanları yaratmaktır. Teşviklerin yerli ekonomi için yeni olan ekonomik faaliyetlere odaklanması gerekir. Yeni terimi hem yerli ekonomi için yeni olan ürünleri hem de mevcut bir ürünün üretilmesinde kullanılacak yeni teknolojileri ifade eder. Yeni uzmanlık alanlarını çoğaltma potansiyeline sahip olan faaliyetler ekonomik büyümeye yol açar.
2. Başarı ve başarısızlığın açık kıstas veya kriterleri olmalıdır. Yeni faaliyetlere yapılan tüm yatırımların beklenen karşılığı vermemesi girişimciliğin doğasıdır. Teşvik çabalarının tümü başarılı olmaz. Başarısızlık ortaya çıktığında ülkeler yaptıkları hataların karşılığını öderler. Örneğin Kore, Tayvan ve Şili’de başarılar hataların karşılığını fazlasıyla ödemiştir. Ancak başarıyı neyin getirdiği bulunmazsa ortaya çıkan başarısızlıklar yerleşiklik kazanabilir. Başarı kriteri hem artış oranı hem de mutlak düzeyi açısından üretkenliğe bağlıdır. Üretkenliğin ölçülmesi zordur. Ancak işletmeci ve teknik danışmanlardan oluşan proje denetçileri başarılı bulgular temin ederler.
3. Yerleşik bir sonlandırma şartı olmalıdır. Kaynakların beklenen karşılığı vermeyen faaliyetlere uzun süre bağlanmasını sağlamanın yollarından biri ödemeyi sona erdirerek desteğe son vermektir.
4. Kamu desteği sektörleri değil, faaliyetleri hedeflemelidir. Bu, desteğin şu veya bu sektöre verilen genel bir destek olmasını önleyip belirli piyasa yetersizliklerini düzeltici bir yapılanmaya kavuşmasını kolaylaştırır.
5. Sübvanse edilen faaliyetlerin dolaylı etkiler ve gösteriş etkileri yaratma yönünde açık bir potansiyele sahip olması gerekir. Başka tamamlayıcı yatırımları çoğaltmadıkça veya gerek enformasyon gerek teknoloji açısından dolaylı etkiler yaratmadıkça bir faaliyete kamu desteği sağlamaya gerek yoktur.
6. Sanayi politikalarını yürütme yetkisi yetkinliğini kanıtlanmış kuruluşlara verilmelidir. Sıfırdan yeni kuruluşlar yaratmak veya kötü performans kaydı olan mevut kuruluşları kullanmak yerine, teşvik faaliyetlerinin yetkin kuruluşlara teslimi tercih edilmelidir. Yetkinliğin bulunduğu kuruluş kullanılan araçların önceden belirlenmesini gerektirebilir. Fakat bu zorunlu bir tavizdir. İdari ve insani kaynaklar kıt olduğunda, birinci kalite araçları kötü kullanmaktansa ikinci kalite araçları etkin bir biçimde kullanmak daha iyidir.
7. Uygulamacı kuruluşlar sonuçlardan açık bir menfaati olan ve en üst düzeyde siyasi yetkiye sahip bir yönetici tarafından izlenmelidir. Etkili sanayi politikaları bunları uygulayan bürokratik vekillerin belirli bir ölçüye kadar özerk olmalarını gerektirir. Teşvik faaliyetlerinin kabine düzeyindeki bir politikacı, ekonomik yeniden yapılandırma gündemini içselleştirmiş ve onun esas sorumluluğunu üstlenen bir başkan tarafından yakından izlenmesi zorunludur.
8. Teşvik faaliyetlerini yürüten kuruluşlar özel sektörle iletişim kanallarını korumalıdır. Özerklik ve yalıtım bürokratların girişimci ve yatırımcılarla ilişkilerinin mesafeli olması anlamına gelmez. Hatta devam eden temaslar ve iletişim kamu görevlilerinin iş dünyasının gerçekleri konusunda doğru bilgiler almasını sağlar.
9. Kaybedenleri seçmek ile sonuçlanacak hatalar yapılacaktır. Teşvik edilen bazı faaliyetler başarısız olmaktadır. Hedef hata yapma olasılığını en aza indirmek olmamalıdır. Çünkü bu hiç keşif yapılmamasına yol açacaktır.
10. Faaliyetlerin kendilerini yenileme kabiliyeti olması gerekir, böylece keşif devam eden bir çevrim haline gelir. Teşvik edilecek tek bir proje olmadığı gibi, üretken keşfin ihtiyaç ve koşullarının da zaman içinde değişmesi mümkündür. Bu durum politikaları uygulayan kuruluşların kendilerini yenileme kapasitesine sahip olmasını gerektirir. Zaman içinde sanayi politikalarının bazı önemli görevlerinin sonlandırılması gerekecek.
Sanayi politikalarının nelere yol açacağına ilişkin daha somut bir anlayış sunmak için bazı örnekler verilmiştir. Birincisi keşfin sübvansiyon maliyetleri. Ekonomik yeniden yapılandırmanın önündeki en önemli engel, yeni ürünlerin karlı bir biçimde üretilebileceğine ilişkin belirsizliktir. Bu belirsizliğin giderilmesi ithal edilen teknolojilerin yerel koşullarda iyi işlemesini sağlamak için üretken çalışmalar yapmanın yanı sıra genel olarak bazı ön yatırımlar gerektirir. Her iki alanda dışsallıklarla dolu olduğundan bunları ekonomik açıdan sübvanse etmek gerekir. İkincisi yüksek riskli finansman için mekanizmaların geliştirilmesidir. İş geliştirme ve keşif daha uzun vadeli ve riskli finansal aracılık biçimleri gerektirirler. Risk finansmanının kurumsal borç piyasaları, sermaye piyasaları veya özel girişim sermaye fonları gibi diğer biçimleri de genel olarak ortada olmayışlarıyla dikkat çekerler. Üçüncü olarak ise koordinasyon dışsallıklarının içselleştirilmesi. Koordinasyon dışsallıkları fazlasıyla faaliyete özgüdür ve önceden somutlaştırılmaları esas olanaksızdır. Örneğin turizmin ihtiyaçları çağrı merkezlerinin ihtiyaçlarından çok farklıdır. Burada ki amaç istenmeyen rant arama davranışlarını sınırlarken koordinasyon fırsatlarını tespit etmektir. Dördüncü kamu ar-ge çalışmaları. Teknoloji gelişmiş ülkelerden hazır bir biçimde alınamaz. Teknoloji transfer etmek kamu tarafından finanse edilen ar-ge çalışmaları gerektirir. Önemli olan bu çabaların özel sektör faaliyetleriyle iyi bütünleşmiş olması ve onların ihtiyaçlarını hedef almasıdır. Beşinci, genel teknik eğitimin desteklenmesi. Mesleki, teknik ve dil becerileri konusunda eğitimin desteklenmesi çok önemlidir. Son olarak ise yurt dışındaki vatandaşlardan yararlanmadır. Gelişmekte olan ülkelerin tümü olmasa da çoğunun gelişmiş ülkelerde büyük sayıda göçmen işçileri bulunuyor. Bu işçiler ülkedeki işçilerden daha vasıflıdır. Çoğu hükümet yurt dışındaki bu işçileri neredeyse yalnızca bir işçi dövizi kaynağı olarak görür.
Sanayi politikaları, modası geçmiş politikalarla birlikte tarihe gömülmüş kabul edilmektedir. Ancak gerçekte sanayi politikaları son yirmi yıldır revaş görmektedir. Eğer sanayi politikasının revaş gördüğü göz önüne alınmazsa nedeni söz konusu politikaların Washington mutabakatı dönemimin ihracat ve yabancı yatırım ayrıcalıklarının bulunması ve savunucularının bunlara sanayi politikaları demek yerine dışarı yönelim stratejileri ve benzer tınıda başka isimler vermesidir. Bir hükümet ne zaman bazı ekonomik faaliyetleri bilerek diğerlerinden daha fazla destek verse sanayi politikaları uyguluyor demektir. İhracat muhtelif farklı yöntemlerle desteklenmiş olmakla birlikte, serbest ihracat bölgeleri kendi lehlerine ayrımcılık uygulanan en belirgin biçimdir. Serbest ihracat bölgesinin bulunmadığı ülke yoktur. Doğrudan yabancı yatırımlara ise sunulan teşvikler daha uygundur. Pratikte dünyadaki tüm ülkelerde yabancı sermayeyi cezp etmekle görevlendirilmiş bir kamu kuruluşu ve yabancı şirketlere yönelik vergi ertelemeleri ve diğer sübvansiyonları içeren programlar vardır. İhracat ve yabancı yatırımlar lehine verilen teşviklerin ardındaki itici güç bu ekonomik faaliyetlerin özellikle pozitif dışsallıklara ve dolaylı etkilere yatkın olduğu inancı olmuştur. İhracatın ve doğrudan yabancı yatırımların teknoloji ve öğrenme üzerinde dolaylı etkiler yaratacağı varsayılmaktadır. Bir süredir ihracatçı şirketlerin esas olarak yurt içi piyasaya satış yapan şirketlerden daha üretken ve teknolojik açıdan daha dinamik olma eğilimi taşımaktadır. Sonuç olarak ihracatın sübvanse edilmesi genel üretken veya teknolojik kapasitenin artırılması konusunda çok az yararlı olabilir. Gelişmekte olan ülkelerdeki sanayi politikalarının en dikkat çeken unsurları serbest ihracat bölgeleri ve doğrudan yabancı yatırımların teşvik edilmesidir. Çoğu ülke farklı türden sanayi politikaları korumuştur. Kredi kolaylıkları ve vergi teşvikleri Latin Amerika’da en az, Asya ve Afrika’ da yavaştır. Sonuç olarak sanayi politikaları ortadan kalkmamaktadır. Çoğu ülkede sıkıntı sanayi politikalarının yeniden tahsis etmekte değil, mevcut olan mekanizmayı daha üretken tarzda yeniden kullanıma sokmaktır. Kısacası ihtiyaç duyulan şey daha fazla sanayi politikası değil, daha iyi sanayi politikalarıdır. Çoğu ülkede sanayi politikalarının alanı daralttırılırsa daha etkili olacaktır.
Bölgesel veya ikili anlaşmalar disiplinlerin alanını genel olarak WTO’da oluşturulanın ötesinde genişletirler. Özellikle ABD gelişmekte olan bir ülkeyle ne zaman bir serbest ticaret anlaşması yapsa yatırım kuralları, fikri mülkiyetin korunması ve sermaye hareketleri alanlarına daha sıkı kısıtlar getirilmesi için baskı yapmıştır. IMF şartları dış ticaret ve sanayi politikalarında politika reçeteleri vermek için çoğunlukla parasal ve mali konuların ötesine geçer. IMF programları dış ticaret ve sanayi politikalarında bir çok detaylı zorunluluğu içermektedir. Tüm uluslar arası disiplinlerin zararlı olduğunu söylemek doğru değildir. Örneğin uluslar arası ticaret anlaşmaları ile uluslar arası finans kural ve standartlarına dahil edilen şeffaflık ilkesi sanayi politikasının unsurlarıyla uyumludur. Dahası bölgesel ticaret anlaşmaları uygun bir biçimde tasarlandıklarında sanayi politikası programları için yararlı birer araçtır. Hem Fas hem de Tunus, AB ile yaptıkları serbest ticaret anlaşmalarıyla sanayi terfi programları oluşturmuşlardır. Ekonomik öncelikler konusunda stratejik bir anlayışa sahip olan hükümetler bu tür uluslararası anlaşmalarda yararlanmakta ve potansiyel kısıtları fırsata dönüştürmektedir. Mevcut uluslar arası disiplinler arasında muhtemelen en önemli olanı ihracat sübvansiyonlarının kullanımını kısıtlayan disiplindir. Birçok ülkede mevcut olan politikalar muhtemelen olduğu şekliyle ihracata karşı fazlasıyla ön yargılıdır. Diğer yandan, ihracata koşullu destek vermek teşviklerin kaybedenlerden çok kazananlarca alınmasını sağladığından değerli bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle ihracat sübvansiyonları performansa dayalı teşvik politikalarına örnektir. Sübvansiyonu yalnızca dünya piyasalarında performans gösterildiği sürece alınır. Uluslararası kuralların etkili olduğu diğer alan fikri mülkiyettir. Uluslararası kuralların amacı farklı düzenleme sistemlerine sahip ülkelere ortak kurallar dayatmak değil, bu farklılıkları kabul etmek ve aralarındaki ara yüzü ters dolaylı etkileri azaltmak için düzenlemeler olmalıdır.
Piyasalar hem hükümetler çok fazla müdahale ettiklerinde hem de yeterince müdahale etmediklerinde işlev bozukluğu yaşarlar. Son yirmi yılın kalkınma politikaları hükümetlerin yetkilendirme hatası yaptığı birinci türden hatalarla doludur. Bu yüzden dış ticaretteki kısıtlamaların, finansal baskının azaltılması ve ortadan kaldırılması için çaba harcanmaktadır. Hükümetlerin yapması gereken politikalar üzerinde durulmamıştır. Çünkü ithal ikameci politikalara fazla önem verildiğinden dolayı tepki oluşmuştur. Sanayi politikalarına karşı geliştirilen iddialar vardır. Bunlar hükümetler kazananları seçemez, gelişmekte olan ülkeler yetkin bürokrasilerden yoksundur, endüstriyel müdahaleler siyasi çekim ve yolsuzluğa yatkındır, sanayi politikalarının işe yaradığına dair pek az kanıt vardır, ihtiyaç duyulan şey sanayi politikaları değil, AR-GE ve fikri mülkiyetin korunması konusunda geniş kapsamlı destektir, uluslar arası kurallar sanayi politikalarına gerek duyulmasını ortadan kaldırmıştır. Bunların pek az doğruluk payı vardır.
Bu bölümde sanayi politikasının daha geniş anlamda bir ekonomik keşif süreci olduğu anlatılmaktadır. Tüm dışsallıkları içselleştirmek için Pigovyen sübvansiyonlarla müdahale edebilen her türlü bilgiye vakıf planlamacılar değil, özel sektör ve kamu arasında bir yanda iş fırsatı ve kısıtları konusunda bilgi almaya yarayan stratejik bir iş birliği sürecidir. Böylesi bir sürecin sonuçlarını önceden belirlemek olanaksızdır. Önemli olan nerede eyleme gerek olduğunu ve ne tür bir eylemin en büyük karşılığı yaratacağını keşfetmektir. Daha da önemlisi yapılacak müdahale alanlarının ortaya çıkarılmasında yardımcı olacak süreci oluşturmaktadır. Bunu anlayan hükümetler yapısal değişimi ve özel sektörle iş birliğini kolaylaştırmanın yollarını arayacaklardır. Gelişmekte olan ülkelerin karşı karşıya olduğu bazı sorunlar vardır. Birincisi sanayi politikalarının üretken sektöre kamu mallarının tedarik edilmesiyle ilgili olduğudur. Kamu malları sağlık ve alt yapı tesisleri, temizlik ve mesleki yetenekleri çoğaltmak için gereken kamu malları olarak görülebilir. İkinci olarak ise bu kamu mallarını etkin bir biçimde tedarik etmek kalkınmayı sağlamak için gereken toplumsal yeteneklerin önemli bir parçasıdır. Bütün bunlar önemli özelliklere sahip kurumların varlığını gerektirir.
2. ÜSTÜN KALİTELİ BÜYÜMEYİ SAĞLAYAN KURUMLAR
Karşılaştırmalı ekonomik büyüme deneyimlerinden çıkarılacak bazı sonuçlar vardır. Bunlardan biri özel girişim ve teşviklere duyulan ihtiyaçtır. Girişimcilerin riskli yeni işlere yatırım yapma ve yeni şeyler deneme konusunda verdikleri kararlar başarılı kalkınmalara neden olmuştur. Yatırım kararlarının, tarım üretiminin ve ihracatın fiyat teşviklerine oldukça duyarlıdır.
Göreli fiyatlar ve neoklasik iktisat analizleri önem kazanmıştır. Makro ekonomik istikrar ve özelleştirmelerin yanı sıra dış ticarette, ürün ve emek piyasalarında yapılan fiyat reformları 1980 reformcularının sloganlarıdır. Neoklasik iktisat ve gelişmekte olan toplumlar karşılaştırıldığında piyasa ekonomilerinin temelleri ortaya çıkmıştır. Uygun kurumların yokluğunda teşvikler işe yaramaz ve istenmeyen sonuçlar ortaya çıkar. Bu anlayışın, örneğin dış ticaret politikası bağlamında rant arayışı tartışmaları veya ortak mülkiyet kaynakları üzerine yapılan tartışmalar gibi özellikleri fark dildi. Fakat piyasaların iyi çalışması için piyasa dışı kurumlarla desteklenmelidir. Reformcuların, kurumları kesin olarak benimsemesinin üç nedendi vardır. Birincisi Rusya’da destekleyici yasal, düzenleyici ve siyasi aygıtların yokluğunda fiyat reformu ve özelleştirmelerin ciddi bir başarısızlığa uğramasıdır. İkincisi Latin Amerika’da ki piyasa yönelimli reformların yavaş ilerlemesinin yarattığı hoşnutsuzluk ve bu reformların sosyal sigorta ve güvenlik ağlarına pek dikkat etmediğinin giderek daha iyi anlaşılmasıdır. Üçüncüsü ise finansal serbestleşmenin, finansal düzenlemelerin önüne geçmesine izin verilmesinin felakete davetiye çıkarmak olduğunu gösteren Asya Finans Krizi’dir.
Bu bölümde piyasaların düzgün çalışmasını sağlayan kurum türleri açıklanıyor. Piyasalar kendi kendilerini yaratamadığından, düzenleyemediğinden, istikrar kazandıramadığından veya meşrulaştıramadığından bu kurumlara ihtiyaç vardır. Kurum oluşturmanın uygun stratejileri konusunda nasıl düşünüldüğünü ortaya koyuyor. Yerel bilginin önemi vurgulanıyor. Yerel bilgileri işlemek ve biriktirmek açısından en etkili sistemlerin katılımcı ve ademimerkeziyetçi siyasi sistemler olduğu savunuluyor. Demokrasi, iyi kurumlar oluşturabilmek için bir üst kurum olarak düşünülmektedir.
Mükemmel piyasaların önemli faaliyetlerini sağlamak için, bir yasa ve mahkeme sistemimiz olması gerekmektedir. Yasalar yazılı olmalı ve yaptırım gücü kullanımıyla desteklenmelidir. Bu bir yasa koyucu ve bir polis gücü demektir. Yasa koyucunun yetkisi dinden, aile bağlarından veya aşırı şiddete başvurmasından kaynaklanabilir. Fakat her durumda bir inanç bir sistemi sunmak ve gelecek isyanı önlemek için bir şiddet tehdidi savunmak zorundadır. Ya da yetkisi halk desteğinin sağladığı meşruiyetten kaynaklanabilir, bu durumda seçmenlerinin ihtiyaçlarına yanıt vermek zorundadır. Her iki durumda da piyasanın dar ihtiyaçlarının çok ötesine geçen bir devlet yapılanmasının başlangıcındayız demektir. Piyasa dışı kurumlar bazen, kamu görevlilerinin özel kazanç için kullanılması gibi toplumsal olarak istenmeyen sonuçlar üretir. Piyasalar kendi kendilerini yaratmadıkları, düzenlemedikleri, istikrara kavuşturmadıkları ve yasaları belirleyemedikleri için kurumlara ihtiyaç duyarlar. Bu kurumları kısaca özetleyecek olursak:
1. Mülkiyet hakları:Batının yükselişinde ve modern ekonomik büyümenin başlamasında en önemli unsur güvenli ve kalıcı mülkiyet haklarının oluşturulmasıdır. Bu yaklaşım, girişimcilerin ürettikleri veya geliştirdikleri varlıkların getirilerini yeterince kontrol edemediklerinde sermaye biriktirme ve yenilik yapma hakkına sahip olmayacakları şeklinde bir düşünceye dayanmaktadır. Resmi mülkiyet hakları, kontrol hakları vermiyorsa çok fazla dikkate almamak gerekiyor. Ayrıca yeterince güçlü kontrol hakları da resmi mülkiyet hakları bulunmadığında bile istenilen sonucu sağlayabilir. 1990’ların çoğu kısmında Rusya’da hissedarlar mülkiyet haklarına sahip olmakla birlikte çoğunlukla işletmeler ve yöneticiler üzerinde etkin bir kontrolden yoksunlardı. Çin’de ki kasaba ve köy işletmeleri mülkiyet haklarına sahip olmamasına rağmen girişimcilik faaliyetlerini teşvik eden kontrol haklarına örnek verilebilir. Güvence altına alınmış kontrol haklarının sağlanması için yasa tek başına yeterli değildir. Kontrol hakları, yasama, özel ve kamusal uygulamalar, adet ve geleneklerin bileşimi tarafından desteklenir. Fikri mülkiyet hakları ABD’de ve çoğu gelişmiş ülkede özenle korunmaktadır. Ancak bu gelişmekte olan ülkede söz konusu değildir.
2. Düzenleyici Kurumlar: Piyasa başarısızlığının nedenlerinden biride katılımcıların hileli veya rekabet karşıtı davranışlarda bulunmalarıdır. Ayrıca eksik enformasyon sübjektif riske ve yanlış seçimlere neden olduğunda başarısız olurlar. İktisatçılar bu başarısızlığın nedenlerini araştırmışlardır. İkinci kalite teoriler, eksik rekabet, ve bir çoğu piyasa yetersizliklerini karşılamak için düzenleme araçları sunmaktadır. Başarılı piyasa ekonomileri düzenleme kurumları tarafından denetlenir. Piyasalar ne kadar serbestse düzenleyici kurumların yükü de o kadar ağırlaşır. Kurumsal düzenlemeler sadece farklı ülkeler arasında değil aynı ülkede bile bazen değişiklik gösterir.
3. Makroekonomik İstikrar Kurumları: Makroekonomik istikrarsızlık konusundaki daha yeni görüşler finans piyasalarına ilişkin istikrarsızlığa vurgu yapmaktadır. Gelişmiş ülkeler istikrarı sağlamak için mali ve parasal kurumlar kurmuşlardır. Bu kurumların en önemlisi merkez bankasıdır.
4. Sosyal Sigorta Kurumları: Halka sağlanan sosyal sigorta programlarının genişlemesi piyasa ekonomilerinin dikkat çekici bir özelliğidir. Sosyal sigorta programları küçük ekonomilerde 2. Dünya Savaşı’ndan sora yaygınlaşmıştır. Sosyal sigorta, sosyal istikrar ve toplumsal uyum sağlayacak bir piyasa ekonomisini meşrulaştırmaktadır. Batı Avrupa ve ABD’de var olan refah devletlerinde artan mali harcamalar çeşitli ekonomik ve sosyal maliyetler ortaya çıkardığından Latin Amerika 1980’lerin borç krizinin ardından sosyal sigorta kurumları oluşturmaya yeterince önem vermemişlerdir. Sonuç olarak ekonomik güvensizlik ve reformlara karşı tepki meydana gelmiştir.
5. Çatışma Yönetimi Kurumları: Toplumlar kendi içlerinde farklılık gösterirler. Finlandiya etnik yapı ve dil açısından homojen bir nüfusa sahiptir. Nijerya ise etnik yapı veya gelir düzeyleri açısından derin ayrılıklar gösterirler. Toplumdaki bölünmeler toplumsal iş birliğini engelleyebilir. Yarar sağlayacak projelerin ortaya çıkmamasına neden olur. Toplumsal çatışma ekonomi açısından tehlikelidir. Sağlıklı toplumlar, koordinasyon hatalarının ortaya çıkma olasılığını azaltan kurumlara sahiptir. Hukukun egemenliği, yargının üstün kalitede oluşu, serbest seçimler ve sosyal sigorta bu tür kurumlara örnek verilebilir.
Piyasa ekonomisi düzenleyici, istikrar ve meşruiyet kazandırıcı işlevleri yerine getiren geniş bir dizi piyasa dışı kuruma dayanır. İyi işleyen her piyasa ekonomisi devlet ile piyasa, bırakınız yapsınlar ile müdahaleciliğin karışımıdır. İyi kurumların ortaya çıkması için gereken bazı kurallar vardır. Bunları kısaca açıklayalım:
1. Kurumsal Çeşitliliği Kabul Etmek: Günümüzde piyasa ile piyasa dışı kurum arasında benzerlik bulunmaktadır. Ülkeler arasında kurumsal düzenlemeler farklıdır. Örneğin İsveç ve Almanya’da kurumsal düzenlemeler arasında oldukça fazla farklılıklar vardır. Günümüzde kurumsal düzelmemek çeşitlilik göstermektedir. 1970’lerde düşük işsizlik oranı, yüksek büyümesi ve gelişen kültürüyle Avrupa taklit edilmesi gereken bir kıtadır. Dış ticaret bilincinin geliştiği 1980’lerde Japonya kalitenin sembolü haline geldi ve 1990’lar Amerika tarzı dinginsiz kapitalizmin on yılı olmuştur. Günümüzde işleyişlerini gözlemlediğimiz kurumsal düzenlemeler oldukça çeşitlidir.
2. Kurum Edinmenin İki Tarzı: İşlevsel kurumların nasıl edinildiğini teknoloji transferlerine benzeterek ele alalım. Bu yeni teknolojiye ‘piyasa ekonomisi’ denildiğini varsayalım. Piyasa ekonomisinin ne tür bir teknoloji olacağını iki olasılık üzerinde değerlendirelim. Birinci olasılık yeni teknolojinin genel amaçlı ve dünya piyasalarında kolaylıkla bulunulabilmesidir. Piyasa ekonomisi fiyat çarpıklıklarının giderilmesi, işletmelerin özelleştirilmesi vb. yollarla inşa edilir. Diğer bir olasılıkta gereken teknolojinin fazlasıyla yerel koşullara özgü ve yüksek derecede örtük olmasıdır. Kurumların genel olarak, aktif katılıma dayanarak, yerel bilgi ve deneyimlerle geliştirilmesi gerekir. Deneyselci yaklaşımları tercih etme ihtiyacı ulaşılabilecek hedefler çok açık değilse ortaya çıkar. Örneğin Çinliler kendileri için ne tür toplum istiyor ve gerçekçi ulaşmayı umuyorlar. Yerel bilgi bu soruların yanıtlanmasında büyük bir önem taşıyor.
3. Bir Üst Kurum Olarak Katılımcı Siyaset: Katılımcı siyasi kurumları yerel bilgileri edinen ve biriktiren ve bu şekilde daha iyi kurumlar oluşturulmasına yardımcı olan üst kurumlar olarak da düşünülebilir. Güney Kore ve Çin gibi demokratik olmayan yönetim biçimleri kurum oluşturmada başarılı olmuşlardır. Demokrasinin iyi kurumların ortaya çıkmasına olduğu söylenebilir. Bunun en güzel örneği Morityus’dur. Morityus bir ada ülkesidir ve 1960’da yoğun bir nüfus patlaması yaşamıştır. Nüfus sorunun çözülmesi gerekiyordu. Ayrıca bu ülke etnik köken ve konuşulan diller açısından da bölünmüş bir toplumdur. Morityus’un ekonomik başarısı serbest ihracat bölgelerinin(SİB) kurulmasına dayanıyordu. Bu ülke esas olarak Çin’de kine benzeyen bir strateji izliyordu. Bu ekonomi stratejisi de katılımı, temsil hakkını ve koalisyon oluşumunu teşvik eden sosyal ve siyasal düzenlemelerce destekleniyordu. Hükümetler toplumsal örgütlenmelerin cesaretini kırmaktan çok teşvik ettiler. Morityus kapsamlı bir serbestleştirme yapmak yerine Çin’deki stratejiyi uygulamıştır. SİB siyasi zorlukları aşmak için iyi bir yönetimdir. Morityus katılımı, müzakere ve uzmanlaşmayı teşvik eden sosyal ve siyasi kurumlar yarattığı için kendi ekonomik kalkınma yolunu bulmuştur.

Sürekli büyümenin başlatılması için yapılacak reformlar demokratik siyasetin kargaşası içerisinde yapılamaz. Doğu Asya ülkeleri otoriter rejimler altınsa geliştikleri halde. Zaire, Uganda veya Haiti gibi çok daha fazlasının ekonomileri kötüye gitmiştir. Ekonomik reformların genellikle otoriter rejimlerle ilişkili olduğu doğru değildir. Çünkü başarılı reformlardan bazıları yeni seçilmiş demokratik hükümetler döneminde uygulamaya sokulmuştur. Örneğin Bolivya ve Arjantin. Demokrasilerin bazı özellikleri vardır. Birincisi demokrasiler daha öngörülebilir uzun vadeli büyüme oranlarına neden olurlar. İkincisi demokrasiler kısa vadeli istikrarı artırırlar. Üçüncüsü olumsuz şoklarla iyi baş ederler. Dördüncüsü daha iyi dağıtım sonuçları elde ederler. Bu sonuçlardan siyasi rejimlerin üstün kaliteli büyüme sağladığı sonucu çıkarılabilir.
Ortalama uzun vadeli büyüme oranları siyasi rejim türüne sistematik biçimde bağlı olma eğilimde değildir. Ayrıca otoriter bir rejimde yaşamak demokraside yaşamaktan daha risklidir. Rodrik’e göre asıl mesele şoklara uyum sağlamanın derinde gizli toplumsal çatışmaları ve zayıf çatışma yönetimi kurumları bulunan ülkelerde daha zordur. Sonuç olarak bu tür ülkeler şokların ardından büyüme oranlarında daha büyük gerilemeler yaşayacaklardır. Şoklara uyum sağlamak toplumsal çatışmaların yönetilmesini gerektirir ve demokratik kurumlar çatışma yönetimi için yararlı kurumlardır. Sorunları daha derinlemesine araştırmak için büyümedeki gerilemeler ile siyasi rejim arasında üç tane ilişi vardır. Bunlar yürütmenin kurumsal bağımsızlık derecesi, yürütmenin fiili bağımsızlık derecesi ve seçkin olmayanların siyasi kurumlara erişim derecesidir. Yürütmenin bağımsızlığı demokrasilerde daha az, seçkin olmayanların katılım yolları daha fazla olma eğilimindedir. Fakat bunların bazı istisnaları vardır. Örneğin ABD yalnızca demokrasi endeksinde değil, yürütmenin kurumsal bağımsızlık derecesinde de en üst sıradır. Kanuni yürütmeleri olan diğer demokrasiler Fransa, Kanada ve Kosta Rika’dır. Güney Afrika ise tersine yetersiz demokrasi ve yetersiz yürütme özerkliğine sahip bir ülke olarak sınıflandırılmıştır. Güney Kore ve Tayland, Asya Finans Krizinden Endonezya’dan daha az etkilenmiştir. Rodrik’e göre bunun üç sebebi vardır. Birincisi iktidarın gözden düşmüş bir dizi politikacıdan yeni bir grup politikacıdan yeni bir grup devlet liderine pürüzsüz bir biçimde transfer edilmesini kolaylaştırdı. İkincisi demokrasi politika üreticilerinin yapmaları gereken politikalar için gerekli mutabakatı oluşturmalarını sağladı. Üçüncüsü ise demokrasi kurumsallaşmış ifade hakkı mekanizmaları sağladığından Kore ve Thai kurumaları etkilenen grupların isyan, protesto gibi yıkıcı faaliyetlerini engellemenin ve toplumun bu gruplara verdiği desteği azaltmıştır.
Emek üretkenliği, gelir düzeyleri ve diğer olası belirleyenler kontrol edildiğinde özellikle siyasi katılımın derecesiyle işçilerin aldıkları ücretler arasında istatistiksel açıdan güçlü ve önemli bir ilişli vardır. Daha yüksek siyasi bir katılıma sahip Hindistan, İsrail, Malta ve Kıbrıs gibi ülkeler üretkenliğe kıyasla daha yüksek ücretlere da sahiptir. Demokrasi endeksinde beklenenden daha düşük değerlere ve ücretlere sahip Suriye, Suudi Arabistan, Türkiye ve Meksika gibi ülkeler yelpazenin diğer ucundadır. Siyasi rejim değişiklikleri işletme artı değerinin işçilere doğru yeniden dağıtımına neden olmaktadır.
3. KURUMLARI DOĞRU ANLAMAK
Yatırımcıların kendilerini mülkiyet hakları konusunda güvendiği hissettiği, hukukun egemenliğinin hüküm sürdüğü, yurttaşların sivil özgürlüklerle siyasi temsil hakkına sahip olduğu gibi özelliklere sahip olunan yerler genellikle zengin ülkelerdir. Bunların bulunmadığı yerler ise yoksul ülkelerdir. Kaliteli kurumlara sahip olan ülkelerde ekonomik refah oldukça fazladır. Kurumlar toplam gelir üzerinde oldukça fazla etkiye sahiptir. Kurumlara ilişkin yeni yaklaşım yolsuzluğu azaltmayı, düzenleyici aygıtı geliştirmeyi, parasal ve mali kurumları bağımsızlaştırmayı, kurumsal yönetimi güçlendirmeyi, yargının işleyişini geliştirmeyi vb. hedefleyen fazlasıyla iddialı bir ‘yönetişim’ programının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu reformların amacı ağırlıklı olarak serbestleştirme, istikrar ve özelleştirmelere dayanan önceki reform dalgasının açıkça görünen etkisizliğini gidermektedir. Bu bölümde bunlar incelenmektedir. Yazara göre bu kurumlar doğru yönü göstermektedir.
Refah ile kurumsal arasında nedensellik ağını çözmek oldukça zordur. Acemoğlu, Johnson ve Robinson ekonometrik bir tanımlamaya ulaşmak için kolonyal tarihten yararlanmayı önermiştir. Üç yüzyıl önce kolonilere yerleşenlerin ölüm oranları hangi ülkelerin iyi kurumlar edindiğini ve hangilerinin edinemediğini belirlemeye yardımcı olabilir ve hangi ülkelerin zenginleşip hangilerinin yoksul kaldığını açıklamaktadır. Yerlilerin yeni yerleşimcilerin direnemedikleri hastalıklara karşı bağışık olması gerçeği yeni yerleşimcilerin ölüm oranlarının yerel sağlık ortamı hakkında mutlaka bir gösterge olmadığını destekleyen bir noktadır. Sömürgelerin bugünkü gelir düzeyleri arasındaki farklılıkların önemli bir kısmının yatırımcının kamulaştırma olasılığına ilişkin algısındaki farklılıklarla açıklanabileceğini bu stratejiyi kullanarak açıklamıştır. Hiç sömürge olamamış farklı ülkeler arasında ortalama gelir düzeylerindeki değişkenlik neredeyse sömürgeleşmiş örnekteki kadar büyüktür. Uygun bir ekonometrik araç bulmak yeterli bir açıklama sunmakla aynı şey değildir. Bu yüzden sömürgeciliğin günümüzdeki zenginlik ve yoksulluğun şekillenmesinde oynadığı rol açısından buna fazla anlam yüklemek doğru olmamaktadır.
Ekonomide coğrafya dışında çok az şey dış etkilere bağlı olduğundan kurumsal kaliteye ilişkin çoğu araç muhtemelen önemli bir coğrafi bileşene sahip olacaktır. Coğrafyanın kamu sağlığı ortamı ve taşımacılık maliyetleri üzerindeki etkisi aracılığıyla güçlü bir bağımsız etki gösterildiği savunulmuştur. Teknolojik gelişme ve yaygınlaşma örüntüleri üzerinde nasıl uzun süreli etkilerde bulunulabileceği gösterilmiştir. 1989 öncesinde Berlin Duvarı’nın iki yanındaki Alman Lander arasında var olan gelir farklılıklarını inceleyelim. Farklılıkların öncelikle özel mülkiyet haklarının korunmasına bağlı olduğu şeklinde bir teori ekleyelim. Ülkenin doğu kısmında Sovyet işgali altında kalma ve Komünist kurumlar edinmiş olma ihtimali daha yüksektir. Bunun nedeni coğrafya değildir. Tarihle etkileşime giren coğrafya yalnızca kurumların oynadığı rolün tanımlanmasında uygun bir dış kaynaklı varyasyon temin etmektedir. Bu bizi kurumların egemenliğini sonucuna ulaştırmaktadır. Kurumsal kalite kontrol edildikten sonra bile doğu batı yönelimi gibi coğrafi belirleyenlere karşı birçok araştırmalar yapılmıştır. Günümüzde bile coğrafyanın önemi konusunda akademisyenler arasında görüş farklılıkları bulunmaktadır.
Mülkiyet haklarının işleyişini ortaya koymak içim karşımıza iki önemli sorun çıkmaktadır. Birinci sorun bu algıların yalnızca kurumsal ortamın fiili işleyişi tarafından değil, ekonomik ekonomik ortamın diğer pek çok başka yönü tarafından da şekillendirilme ihtimalinim olmasıdır. En önemlisi, yatırımcılar ekonomi iyi performans gösterdiğinde nedenselliğin hangi yönde doğru olduğuna bakmaksızın kurumsal kaliteye yüksek puan verme eğilimindedir. Kurumsal kalite ölçümüzün algıya dayalı olması gerçeği , ekonometrik tanımlamaya gereken dikkat gösterildiği sürece, bu ölçünün kullanımından elde edilen çıkarımları gerçekleştirmez. Diğer sorun ise nedensellik uygun bir biçimde kurulsa bile sonuçların bize fiilen ölçülmekte olan kurumsal sonuca yol açan özgün kurallar, yasalar ve kurumsal tasarım hakkında bilgi vermemesidir. Buradan çıkarılacak sonuç ise yatırımcılar mülkiyet haklarının korunduğunu düşündüğünde performansın daha iyi olacağıdır. Rusya ve Çin’i karşılaştıralım. Rusya’da bir yatırımcı ilkesel olarak bağımsız yargı aracılığıyla yürürlülükte tutulan bir özel mülkiyet hakkı rejimiyle tam olarak korunmaktadır. Çin’de ise özel mülkiyet yasal olarak tanınmadığı ve yargı sistemi kesinlikle bağımsız olmadığı için böylesi bir koruma yoktur. Buna rağmen hukukun egemenliği konusunda Çin’e Rusya’dan daha yüksek not verilmiştir. Çin’de Rusya’dan daha iyi korunduklarını hissettikleri gayet açıktır. Önemli olan yatırımcının bu güvenlik nasıl sağlanırsa sağlansın kendisini güvende hissetmesidir.
Yatırımcıların haklarını koruyan resmi bir hukuk sisteminin etkili olabilmesi için yozlaşmamış, bağımsız bir yargının yaptırım gücü gerekir. Bu yüzden, yalnızca yerli yasaları yeniden yazarak mülkiyet haklarını geliştirmenin sağlayacağı yararın belirsiz olması doğaldır. Rusya bu tuzağa yakalanmıştır. Çin bu tuzağa yakalanmamıştır. Çin’de gerçekleşen en büyük özel yatırım patlaması kasaba ve köy işletmelerinde yaşanmıştır. Bunlar sahibi genellikle yerel hükümetler olan şirketlerdir. Özel girişimciler fiilen devlete ortaktı. Mülkiyet haklarının korunması konusunda mahkemelere güvenmenin olanaksız olduğu bir sistemde hükümetin işletmede hak sahibi olmasına izin vermek kamulaştırmadan kaçınmaktan için ikinci kalite bir mekanizma olmuştur. Özel girişimciler hükümetin bu hakları kamulaştırmasını engellediği için değil, karları paylaşan bir hükümetin bu hakları kamulaştırma isteği duymayacağını bildikleri için kendilerini güvende hissettiler. Çin özel mülkiyet hakları bulunmamasına rağmen mülkiyet haklarının geçerli olduğuna ilişkin bir görüntü sağlamı başardı. Rusya deneyimi ise yasal reforma gitme şeklindeki açık alternatifin aynı ölçüde etkili olmayacağını güçlü bir biçimde göstermiştir.
Kalıcı ekonomik yakınlaşmanın sonunda üstün kaliteli kurumlar edinmeyi gerektirdiği doğrudur. Büyümedeki ilk hamleye kurumsal düzenlemelerde küçük değişiklikler yapılarak ulaşılabilir. Diğer bir değişle ekonomik büyümeyi harekete geçirmekle sürdürmeyi birbirinden ayırmamız gerekir. Güçlü kurumlar ekonomik büyümenin başlatılmasından çok sürdürülmesi açısından daha büyük önem taşırlar. Büyüme bir kez harekete geçtiğinde, yüksek büyümeyle kurumsal dönüşümün birbirini beslediği ustaca bir döngüyü korumak kolaylaşır. Büyümeyi harekete geçirmek için uzun bir kurumsal ve yönetişim reformu listesi bulunan standart Washington reçetesinin bize düşündürdüğünden pratikte çok daha kolay. Bu büyüme teorisi açısından şaşırtıcı olmasa gerek. Bir ülke potansiyel istikrarlı gelir düzeyinin çok çok altında olduğunda doğru yöndeki ılımlı hareketler bile büyük bir büyüme sonucunu üretebilirler. Genellikle geniş ve durmadan ilerleyen bir cephede iddialı reformlar gerçekleştirme mecburiyeti altında ezilip paralize olan politika üreticiler için bu cesaret verici bir durumdur. Önemli olan zaman içindeki büyüme tanılarını gerçekleştirmektir.

4. SONUÇ
Bu bölümde sanayi politikasının daha geniş anlamda bir ekonomik keşif süreci olduğu anlatılmıştır. Piyasalar hem hükümetler çok fazla müdahale ettiklerinde hem de yeterince müdahale etmediklerinde işlev bozukluğu yaşarlar. Son yıllarda hükümetler yetkilendirme hataları yapmışlardır. Bu yüzden kuralların, dış ticaretteki kısıtlamaların, finansal baskının ve kamu mülkiyetinin azaltılması veya ortadan kaldırılması için çaba harcanmaktadır. Hükümetlerin görevlerini ihmal etmişlerdir fakat bunun üzerinde durulmamıştır. Çünkü ithal ikameci politikalara fazlasıyla önem verildiği için tepkiler oluşmuştur. Serbestleştirme ve özelleştirmeler beklenen performansı vermemiştir. Bu yüzden yeni stratejiler aranmaya başlanmıştır. Sanayi politikalarına ilişkin birçok politika ortaya atılmıştır. Örneğin hükümetler kazananları seçemez, endüstriyel müdahaleler siyasi çekim ve yolsuzluğa yatkındır, gelişmekte olan ülkeler müdahaleyi etkili kılacak yekin bürokrasilerden yoksundur, ihtiyaç duyulan şey sanayi politikaları değil Ar-Ge ve fikri mülkiyetin korunması konusunda geniş kapsamlı destektir. Bunu anlayan hükümetler sürekli bir biçimde yapısal değişimi ve özel sektörle işbirliğini kolaylaştırmanın yollarını arayacaktır.
Kurumsal reform günümüzün moda deneyimlerinden biri haline gelmiştir. Politika danışmanları ve uluslar arası finans kuruluşları tavsiye ve koşullarını içinde parasal ve mali kurumların, kurumsal yönetimin, finans ve aktif piyasası denetiminin, emek piyasası uygulamalarının, yolsuzluğun, şeffaflığın ve sosyal güvenlik ağlarının da bulunduğu bir dizi kurumsal alana yaymayı cazip buluyorlar. Bu bölümde demokrasilerin çeşitli boyutlarda daha iyi performans gösterdikleri ortaya konulmuştur. Demokrasiler şokların yönetilmesinde ve daha arzu edilir bölüşüm sonuçlarına yol açmaktadırlar. Ayrıca demokrasiler daha iyi kurum inşa edilmesine yardımcı olmaktadır.
Kurumlar toplam gelir üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Kurumlar yoksul bir ülkeye mülkiyet haklarını güçlendirici yönde bir kabiliyet kazandırarak üretken kapasitede kalıcı bir artış sağlamaktadır. Kurumlar yolsuzluğu azaltmayı, ülkenin kalkınmasını ve gelirin artmasını, refahın artmasını sağlamaktadırlar. Sömürgeciliğin ülkeleri nasıl etkilediği anlatılmıştır. Kurumlar üzerinde coğrafyanın etkisi üzerinde durulmuştur. Enformasyon ve koordinasyon dışsallıklarının etkileri anlatılmıştır. Sanayi politikalarının gereğini girişimcilerin düşük gelirli ekonomileri yeniden yapılandırma ve çeşitlendirme arzusunu zayıflatan bu piyasa yetersizlikleriyle ilişkilendirmiştir. Gelişmekte olan ülkelerdeki sanayi politikalarının en dikkat çeken unsurları serbest ihracat bölgeleri ve doğrudan yabancı yatırımların teşvik edilmesidir. Sonuç olarak ihtiyaç duyulan şey daha fazla sanayi politikası değil, daha iyi sanayi politikalarıdır. Piyasaların faaliyetlerini sağlamak için yasa ve mahkeme sistemi olmalıdır. Yasalar yazılı olmalı ve yaptırım gücü kullanımıyla desteklenmelidir. Bu bir yasa koyucu ve polis gücü demektir. Piyasalar kendi kendilerini yaratmadıkları, düzenlemedikleri, istikrara kavuşturmadıkları ve yasaları belirleyemedikleri için kurumlara ihtiyaç duyarlar. bunlar mülkiyet hakları, düzenleyici kurumlar, makroekonomik istikrar kurumları, sosyal sigorta kurumları ve çatışma yönetimi kurumlarıdır. Kısaca bu kurumlar anlatılmıştır bu bölümde. İyi işleyen her piyasa ekonomisi devlet ile piyasa, bırakınız yapsınlar ile müdahaleciliğin karışımıdır.
Ekonomik reformlar otoriter rejimlerle ilişkilendirmek doğru değildir. Çünkü en başarılı reformlardan bazıları yeni seçilmiş demokratik hükümetler döneminde uygulamaya sokulmuştur. Örneğin Bolivya, Arjantin. Demokratik kurumlar çatışma yönetimi için yararlı kurumlardır.

BÖLÜM 3
KÜRESELLEŞME
1. EKONOMİK KÜRESELLEŞME YÖNETİMİ
 Karma ekonomi yirmi birinci yüzyılda öne çıkmıştır. On dokuzuncu yüzyılda kapitalizm serbest bırakılmış ve piyasa temelli ekonomilerin kurumsal temellerini oluşturarak onun üretkenliğini artıran ise yirminci yüzyıl olmuştur. Küreselleşme ticari ve finansal entegrasyonun artması anlamındadır. Küreselleşme karma ekonomiler için hem bir fırsat hem de zorluklar ortaya çıkarmaktadır. Olumlu yanı iş bölümüne ve uzmanlaşma aracılığıyla daha fazla refah ortaya çıkmaktadır. B u da modern teknolojiye ve ucuz sermaye mallarına ulaşım olanağı sunduğundan gelişmekte olan ülkeler açısından önemlidir. Olumsuz yanı ise küreselleşme ulus devletlerin düzenleyici ve yeniden dağıtımı sağlayıcı kurumları oluşturma kabiliyetini ortadan kaldırır ve bunu güçlü ulusal kurumların değerini artırarak yapar.
Günümüzde, mallar, hizmetler ve aktifler ulusal sınırlar arasında hiçbir engel olmadan dolaşır. Ekonomik küreselleşme tam olarak küresel değildir. Çünkü sınırlamalar vardır. Resmi gümrük duvarları, dil veya kültüre ilişkin farklılıklar, kur belirsizliği gibi ekonomik engeller bulunmasa bile ulusal sınırlar ticaret üzerinde engeller ortaya çıkarır. Ticari mallarda uluslar arası fiyat arbitrajı çok yavaş gerçekleşme eğilimdedir. Gelişmiş sanayi ülkelerindeki yatırımlar genellikle anayurt eğilimi göstermektedir. Yani yatırımcılar aktiflerini kendi ülkelerine yatırırlar. Dış ticaret ve sermaye akışına ilişkin engeller azaltıldığı halde, uluslar arası mal, hizmet ve sermaye piyasaları tam entegrasyon durumunda olacakları kadar yoğun değiller.
Ulusal sınırlar, siyasal ve yasal nüfuzun sınırlarını çizmektedir. Bu tür sınırlar piyasaları taşımacılık maliyetleri veya sınır vergilerinin yaptığına benzer parçalara ayırmaktadır. Bunun nedeni farklı ulusal nüfuz alanları arasındaki alışverişlerin siyasi ve yasal sistemlerdeki kopukluğun getirdiği işlem maliyetine neden olmasıdır. İşlem maliyetinin ortaya çıkması sözleşmelerinin uygulatılmasıyla ilgilidir. Sözleşmeler örtükse sözleşmenin devamlılığı ya etkileşimin tekrarlanmasını ya da diğer tarafın zorlamasını gerektirir. Bu zorlamanın ulusal sınırların ötesinde sonuç vermesi çok zordur. Yerel anlamda bu sözleşmeler sosyal ağlara yerleşmişlerdir. Sözleşmeler ne açık ne de örtüktür. Sadece eksiklikler vardır. Bu eksiklikler yaslalar, normlar ve gelenekler yoluyla ortadan kaldırılabilir. Uluslararası hukuk eksik sözleşmelere karşı en iyi koruma sağlayabilir. İşlem maliyetlerinin bir diğer örneği ise farklı ulusal para rejimlerinin dış ticareti sınırlamasıdır. Ayı para birimlerini paylaşan ülkeler, farklı para birimlerini paylaşan ülkeler arasında dış ticaret daha fazladır.
Açık ekonomilerdeki makroekonomik sonuçlardan biri ülkelerin bağımsız para politikaları, sabit döviz kurları ve açık sermaye hareketlerini eş zamanlı sürdüremez. Buna ‘açık ekonomilerdeki üçlü çıkmaz’ denir. Buna göre hükümet sabit döviz kurları ve sermaye hareketliliğini serse parasal özerklikten vazgeçmek zorundadır. Eğer parasal özerklik ve sermaye hareketliliğini istiyorsa yola dalgalı döviz kurlarıyla devam eder. Eğer sabit döviz kurlarını parasal özerklikle birleştirmek istiyorsak sermaye hareketliliğini kısıtlaması gerekir. Birde genişletilmiş üçlü çıkmaz vardır. Bunlar ekonomik bütünleşme, ulus devlet veya kitle siyasetidir. Ulus devler, bağımsız yasa çıkarma ve uygulama yetkisine sahip kendi toprakları ve nüfuz alanı olan oluşumlardır. Kitle siyaseti ise oy hakkının sınırsız olduğu, yüksek siyasi mobilizasyon derecesine sahip ve siyasi kurumların mobilize olmuş gruplara cevap verebildiği siyasi sistemlerdir. Uluslar arası ekonomik bütünleşme istiyorsak ya ulus devletle ya da kitle siyasetiyle yola devam edilir. Eğer yüksek düzeyde katılımcı siyasi rejimler istiyorsak ulus devlet ile uluslar arası ekonomik bütünleşme arsında tercih yapılır.
Bütün bunları daha iyi anlamak için çok iyi bir biçimde bütünleşmiş dünya ekonomisi olduğunu varsayalım. Böyle bir dünyada küresel ölçekte federalizmin kurulması mantıklı olacaktır. Küresel federalizm nüfuz alanlarını piyasayla uyumlaştıracak ve sınır etkilerini ortadan kaldıracaktır. Avrupa Birliği federal bir sistem olma yönünde ilerlemektedir. Kürsel federalizmden başka diğer yol ulus devlet sistemini büyük ölçüde korumak fakat ulusal nüfuz alanlarının ve bunları arasındaki farklılıkların ekonomik işlemlerin yolunu tıkamamasını sağlamaktır. Ulus devletlerin başlıca hedefi uluslar arası piyasalara cazip görünmektir. Bunun için ulusal nüfuz alanları uluslar arası ticaret ve sermaye hareketlerini kolaylaştıracak şekilde hareket etmektedirler. Örneğin vergi politikalarının ekonomik bütünleşmeyi engelleme düzeyi en aza indirilecektir.
Günümüzde hükümetler sıkı para, küçük devlet, düşük vergiler, esnek emek yasaları, özelleştirme gibi dış ticaret ile sermaye girişlerini teşvik edeceğini düşündükleri politikalar izlemektedirler. Bu politikalara Thomas Friedman ‘altın deli gömleği’ demiştir. Bu politikayı uygulayan ülkelerin ekonomisi büyür ve politikaları daralır. Ülkelerde iktidar ve muhalefet partileri arasında herhangi bir gerçek farklılık bulmanın giderek zorlaşmasının nedeni budur. Arjantin, altın deli göleğini uygulamıştır. Arjantin pezonun değerini ABD dolarıyla ilişkilendirmiştir. Bunun sonucunda sermaye girişleri arttı ve ekonomi büyük oranda genişledi. Fakat daha sonra Arjantin 1995’te Meksika Pezosu krizi, 1997-1998 Asya Krizi ve en büyük zararı veren Ocak 1999 Brezilya devalüasyonu gibi bir dizi dış şokla sarsıldı. Ekonomik büyüme 1999’da negatife döndü ve yatırımcılar yaptıklarının geri ödenmesi konusunda kaygılanmaya başladı. Piyasalar Arjantin’in borçlarını ödeyemez hale gelmesinden duyulan korku nedeniyle muazzam bir faiz primi talep ediyorlardı. Yüksek faiz oranları nedeniyle ödeme güçlüğü tehdidi ortaya çıkabilirdi. Arjantin yetkilileri borçlarını ödeyebilmek için kamu çalışanları, emekliler, belediyeler, mevduat sahipleri gibi tüm yerli alacaklılarıyla olan sözleşmelerini feshetmek istiyorlardı. Piyasaların giderek daha kuşkucu hale gelmesinin nedeni Arjantin meclisinin, belediyelerinin ve sıradan insanların bu tür politikalara uzun süre tahammül edemeyecek olmasıdır. Ve piyasalar haklı çıktı ve para kurulu sistemi çöktü.
Küresel federalizmle, altın deli gömleğinin karşıtlığı: küresel federalizmde siyasetin daralmasına gerek olmayacak, siyaset küresel düzeye yerleşecektir. Bretton Woods ise uluslar arası finans alanında ülkelerin sermaye hareketleri üzerindeki kısıtları korumalarına izin verilmiştir. GATT görüşleri sırasında etkileyici miktarda etkileyici miktarda ticari serbestleştirme gerçekleştirilmiştir. Tarım ve tekstil dışında. 1980’ler de terk edildi. İletişim ve taşımacılıktaki teknolojik gelişmeler küreselleşmeyi kolaylaştırarak eski rejimin temellerini zayıflattı. Uluslararası ticaret anlaşmaları ulusal sınırları aşmaya başladı. Örneğin iç politikaya bırakılmış olan anti tekelci veya sağlık politikaları artık uluslar arası ticaret konusu olmuştur.
İzleyen kısımda biri kısa vadeden orta vadeye kadar, diğeri uzun vadede uygun olacak iki farklı yol önerilmiştir. Birinci yol Bretton Woods uzlaşmasının yeniden yaratılmasını içeriyor. Buna göre ulus devletin merkezde durmaya devam etmesini kabullenecek ve bu yüzden uluslar arası kural ve standartları yerleşik dışarıda kalma planlarıyla birleştirilmiştir. Uzun vadedeki yol ise küresel federalizm yoludur.
Dünya Ticaret Örgütü’nün İhtiyati Önlemler Anlaşması’nı düşünelim. Bu anlaşma ithalattaki bir artışın ardından, fakat çok zorlu koşullar altında, bir üye devletin geçici dış ticaret kısıtları getirmesine izin vermektedir. Çekilme hakkı tanınması kuralsızlık veya kuralların sık sık çiğnenmesi gibi alternatiflere göre genel olarak daha iyi sonuçlar verir. Devletler ne zaman bazı egemenlik alanlarından vazgeçip uluslar arası örgütleri yetkilendirmeyi tercih edeceklerdir?Oyun teorisi açısından bunun bir yanıtı vardır. Bu ise iş birliğinin uzun vadeli yararları çekilmenin kısa vadeli yararlarından ağır basmaktadır. Nash dengesinin iki ülke arasında işbirliği yapıldığını düşünelim. Söz konusu politika eylemi ise gümrük vergileri olsun. Her iki ülkede de düşük gümrük vergili dengeyi tercih edecektir. İşbirliğinin belirli koşular altında sonsuza kadar tekrarlanarak sürdürülebileceğini biliyoruz. İşbirliğinin sürdürülmesi için çekilmenin kısa vadeli yararlarının az ıskonto oranının düşük ve işbirliğinin gelecekteki yararlarının çok olması gerekir. Fakat bir de koşular değiştiğinde ne olduğuna bakarsak. Dış ticaret hacmi yüksek olduğunda, kısa vadeli fırsatçılığın yararları da yüksek olur. Koşullar değişip serbest ticaret yerli sosyal veya siyasal hedeflerle uyumsuz hale geldiğinde sistemin çekilmelere izin vermesi onları kural ihlali addetmesinden iyidir. Bu şekilde düşünmek fesih şartlarını sürdürülebilir uluslar arası anlaşmaların ayrılmaz bir parçası haline getirmektedir.
Ulusal tercihler farklı olduğunda görülen etkili bir kalıcı çekilme durumu da söz konusudur. Örneğin tüm ülkelerin aynı çevre standartlarına veya vergi düzenlemelerine sahip olması için hiçbir gerekçe yoktur. Ancak, farklı ülkeler üzerinde dolaylı etkilere neden olacağı için herkesin her konuda serbest olması da pek optimal görünmemektedir. Bazı ülkeler daha az zorlayıcı emek standartları veya sermayeye daha düşük vergi uygulamak suretiyle dış ticaret ve sermaye akışlarını kendi yönlerine çevirebilirler.
WTO ve GATT ülkelerin ithalat artışlarına karşı geçici gümrük vergileri uygulamalarına izin veren açık ihtiyati önlem planları içermektedir. Anti-damping prosedürlerinden yararlanmak ciddi ölçüde daha kolay olduğundan bu ihtiyati önlemler çok fazla kullanılmamıştır. GATT ticari olmayan ve dış politikayla ilgili gerekçeler söz konusu olduğundan belirli koşullar altında kalıcı çekilmelere de izin vermektedir. GATT gevşeme veya tarım, tekstil ve seçilmiş sanayi ürünleri alanlarında disiplin dayatılmaması gerektiğini anlaşılmıştır. Dış ticaret alanında şu andaki İhtiyati Önlemler Anlaşması’nın alanının emek standartları, çevre veya insan hakları gibi kaygılardan doğan daha geniş bir dizi duruma uygun olarak genişletilmesi düşünülebilir. Böylesine genişletilmiş bir fesih şartı mekanizmasının amacı ülkelere, iyi belirlenmiş olasılıklar doğrultusunda ve çok taraflı olarak kabul edilen prosedürlere tabi bir biçimde dış ticaretle çelişen iç zorunlulukları yerine getirmeleri için daha geniş bir soluklanma alanı bırakmak olacaktır.
Uluslar arası finans alanlarında benzer mekanizmalar üzerinde düşünmemiz gerekir. Son finans krizlerinin ardından uluslar arası kuruluşlar ülkelerin uygulanmasını bekledikleri korkunç bir kural ve standartlar listesi hazırladılar. Bunlar mali şeffaflık, para ve finans politikaları, bankacılığın denetlenmesi, veri dağıtımı, kurumsal yönetim ve yapılanma ve muhasebe standartlarını içeriyor. Bu kurallar çoğunlukla gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarıyla uyumsuz olabilir.
Uzun vadede bir küresel federalizm dünyası düşünülebilir. Bunu bazı gerekçelere dayandırırız. Birincisi devam eden teknolojik ilerleme hem uluslararası ekonomik bütünleşmeyi teşvik edecek hem de küresel yönetimin önündeki bazı geleneksel engelleri kaldıracaktır. İkincisi büyük boyutlardaki küresel savaşlar veya doğal afetler azalınca dünya nüfusunun önemli bir kısmının sürekli bütünleşen bir dünyanın verebileceği güzel şeylerden vazgeçmek isteyebileceğini düşünmek zordur. Üçüncüsü zor elde edilen yurttaşlık hakları da kolaylıkla vazgeçilebilecek şeyler değildir ve bu siyasetçilerin seçmenlerinin arzuları karşısında sorumluluklarını sürdürme konusunda baskı altında tutacaktır.
Emek savunucuları ve çevreciler uluslar arası emek ve çevre kurallarından yararlanacak, çok uluslu şirketler küresel muhasebe standartlarıyla çalışabilecektir. Yatırımcılar ortak bildirim, iflas ve finans düzenlemelerinden yararlanacaktır. Küresel bir mali otorite kamu mallarını temin edecek ve küresel bir son başvuru mercii finans sisteminin istikrarını sağlayacaktır.
Bazı şeyler ters gidebilir. Bunlardan biri devam eden finansal krizlerin ulusal seçmenleri bunaltıp, mutsuz bir biçimde de olsa uzun vadede kendi istekleriyle altın deli gömleğini giymek zorunda bırakmasıdır. Bir başkası da hükümetlerin ekonomik bütünleşmenin getirdiği dağıtım ve yönetim zorluklarıyla başa çıkmak için korumacılığa başvurmalarıdır. Yakın vadede bu senaryoların hiçbiri küresel federalizmden daha muhtemel görülmemelidir. Fakat daha uzun vadeli bir ufuk daha fazla iyimserliğe neden olmaktadır. Genellikle kaynaklara ve idari yeteneklere büyük yatırımlar yapılmasını şart koşmaktadırlar.
2. KALKINMAYI GERÇEK ANLAMDA ÖNEMSEMEYEN KÜRESEL DIŞ TİCARET YÖNETİMİ
Dünya ticaret örgütünün görevlerinden bahsedelim. Yaşam standartlarını yükseltmek, tam istihdam sağlamak ve reel gelirlerle fiili talebin büyük ve istikrarlı biçimde artan bir hacimde tutulmasını güvence altına almak ve dünya kaynaklarının sürdürülebilir kalkınma hedefi doğrultusunda optimal kullanımına izin verecek şekilde mal ve hizmet üretimi ve ticaretinin yaygınlaştırılması, çevrenin korunup gözetilmesine çalışılması ve bu yöndeki araçların ekonomik kalkınmanın farklı düzeylerindeki ihtiyaç ve kaygılara uygun bir tarzda çoğaltılması. WTO’yu şekillendirenler Yaşam standartlarının yükseltilmesine ve sürdürülebilir kalkınmaya öncelik vermişlerdir. Dış ticaretin yaygınlaşmasında kendi başına bir amaç olmaktan çok bu amaca yönelik bir araç olarak görülmüştür.
G7 başkentlerinde ve çok taraflı kredi kuruluşlarında egemen olan görüş küresel ekonomiyle bütünleşmenin ekonomik büyümenin temel belirleyenlerinden biri olduğu şeklindedir. Başarılı bütünleşme ise hem gelişmiş sanayi ülkelerindeki piyasalara gelişimin artmasına hem de ekonomide açıklığı hayata geçirmek ve büyümeyi teşvik etmek için ülkede bir dizi kurumsal reform yapılmasını gerektirmektedir. Buna ‘aydınlatılmış standart görüş’ denilmektedir:Bütünleşmenin yalnızca gümrük vergilerini ve dış ticaretteki vergi dışı engelleri kaldırmaktan ibaret olmadığı bilindiğinden aydınlatılmış ve egemen geleneksel anlayışı temsil ettiği için standart.
Ekonomik kalkınmanın birde alternatif değerlendirmesi vardır. Bu, dış ticaretin ve dış ticaret politikalarının merkez alınmasını sorgulayan ve bunun yerine çoklukla Ortodoks görüşe karşı çıkan iç kurumsal yeniliklerin önemli rolüne vurgu yapan bir değerlendirmedir. Bu görüşe göre, yüksek ekonomik büyümeye geçiş nadiren yurt dışından ithal edilen ozalit kopyalar aracılığıyla ateşlenir. Ekonomiyi açmak başlangıçta pek de önemli bir faktör sayılmaz. Tersine, başlangıçtaki reformlar geleneksel olmayan kurumsal yeniliklerle Ortodoks reçeteden alınan kimi unsurların bileşimi olma eğilimdedir. Bu bileşimler ülkeye özgü olma eğilimindedir, başarıyla uygulanmaları yerel bilgi ve deneyim gerektirir. Yerli yatırımcıları hedef alır ve yerel kurumsal gerçekliklere göre hazırlanırlar.
Bu alternatif görüşe göre, kalkınma dostu bir uluslar arası ticaret rejimi yalnızca yoksul ülkelerin gelişmiş sanayi ülkelerinin piyasalarına erişimini geliştirmeye odaklanmaz. WTO artık farklı ülkelerdeki ekonomik politika ve uygulamaların uyumu için bir araç işlevi görmeyecek farklı ulusal pratikler ve kurumlar arasındaki ara yüzü yöneten bir örgüt olarak hizmet edecektir.
Bölümün en önemli iddialarından biri gelişmekte olan ülkelerin piyasa erişimindeki özgün asimetriler konusundaki yakınmalara odaklanarak kendilerini aldattıklarıdır. Mağduriyetlerinin bu şekilde ortaya konulması gelişmekte olan ülkelere sınırla yararlar sağlayan piyasa erişimi tutumunun kabul edildiğini göstermektedir. WTO gündeminin en tepesinde kutsal bir yere koyulan kalkınma yönündeki değişimler için baskılar yaparak çok daha iyi bir hizmet alabilirler ve bu şekilde hem piyasa erişimleri daha iyi bir bileşimle çoğalır hem de uygun kalkınma stratejileri izlemek için bir manevra alanı kazanırlar.
A ve B adında iki ülkeyi ele alacak olursak A ülkesi dış ticareti devlet eliyle yürütüyor ithalat tekerlerini koruyor , tarım ve sanayi ürünlerini ithalatında sayısal kısıtlar ve yüksek gümrük vergisi oranlarını sürdürüyor ve WTO üyesi değil. Bir WTO üyesi olan B ülkesi ithalat vergilerini maksimum %15 indirmiş ve tüm sayısal kısıtları kaldırmıştır. Bu iki ekonomiden biri yıllık % 8 i aşan GSYH artışları yaşamış, yoksulluğu ciddi bir biçimde azaltmış, Dış ticaretinin iki haneli oranlara çıkarmış ve büyük miktarlarda yabancı sermayeyi ülkeye çekmiştir. Diğer ekonomi durgunlaşmış, sosyal göstergeleri kötüleşmiş ve dış ticaret ve yabancı yatırım akışı itibariyle dünya ekonomisi ve bütünleşme konusunda çok az ilerleme kaydetmiştir.
A ülkesi 1980’lerin ortasına kadar Çin tarzı bir aşamacılık ve iki hatlı bir reform programı uygulayan Vietnam’dır. Vietnam yalnız yüksek büyüme ve yoksulluğu azaltma oranlarına ulaşarak değil, aynı zamanda dış ticaretteki yüksek engellere rağmen dünya ekonomisiyle hızla bütünleşerek olağanüstü bir başarı göstermiştir. B ülkesi ise Haiti’dir. Ülke 1994-1995’te dış ticarette kapsamlı bir serbestleştirmeye gitmesine rağmen hiç mesafe kaydedememiştir. Ve bu iki ülkenin çelişen deneyimleri iki önemli noktayı öne çıkarıyor. Birincisi kalkınma konusundan kararlı ve stratejisi reforma ilişkin aydınlatılmış standart görüşten çok uzak olsa dahi tutarlı bir büyüme stratejisinin arkasında duran bir liderlik dış ticaretin serbestleştirilmesinden çok daha değerlidir. İkincisi dünya ekonomisiyle bütünleşmek başarılı bir büyüme stratejisinin ön koşulu değil sonucudur. Korunan Vietnam dünya ekonomisiyle açık Haiti’ye göre çok daha hızlı biçimde bütünleşiyor, çünkü Vietnam büyürken Haiti büyümüyor.
Dünya bankasındaki tipik bir uygulama gelişmekte olan ülkeleri dış ticaret hacimlerindeki artış oranlarına dayanarak ‘küreselleşmeciler’ ve ‘küreselleşmeci olmayanlar’ şeklindekiler sınıflandırmasını içeriyor. Ardından analist küreselleşmecilerin daha hızlı gelir artışı, daha büyük yoksulluk azalması ve kötüleşen gelir dağılımı yaşayıp yaşamadıklarını soruyor. Yanıt evet, evet ya da hayır olma eğilimindedir. Ancak Vietnam ve Haiti örneklerinin gösterdikleri üzere fazlasıyla yanıltıcı bir uygulamadır. Dış ticaret hacimleri aralarında en önemlisi ekonominin genel performansı olan birçok farklı şeyin sonucudur. Hükümetlerin dorudan kontrol ettikleri şeyler değildir. Hükümetlerin kontrol edebileceği şey dış ticaret politikalarıdır: Gümrük ve gümrük harici engellerin düzeyi, WTO’ya üyelik sözleşmelere bağlı kalma vb.
Ülkelerden elde edilen bulgular kolayca özetlenebilir. Mevcut araştırmalar bir ülkenin ve gümrük ve gümrük dışı kısıtlarının ortalama düzeyi ile müteakip ekonomik büyüme oranı arasında hiçbir sistematik ilişki göstermemektedir.
Açık dış ticaret politikalarıyla ekonomik büyüme arasında güçlü bir pozitif ilişkinin bulunmaması dış ticaretin serbestleştirilmesinin daha yüksek büyümeyi teşvik ettiğine ilişkin çok rastlanan görüş açısından şaşırtıcı görülebilir.

Aslında dış ticaretle büyüme arasında genel, belirsiz bir ilişkinin varlığından kuşkulanmak için sebepler mevcuttur. İlişki muhtemelen çok sayıda ülke ve dışsal niteliğe bağlıdır. Günümüzdeki gelişmiş ülkelerin neredeyse tümünün büyümeye gümrük bariyerlere ardında başlamış ve korumayı daha sonra azaltmış olmaları kesinlikle buna işarettir.
Hiçbir ülke uluslararası ticaret ve uzun vadeli sermaye akışlarına sırtını dönerek başarıyla kalkınamamıştır. Dış ticaretinin milli hasılası içindeki payı artmaksızın uzun süre büyüyebilen çok az sayıda ülke bulunmaktadır. Pratikte gelişmekte olan ülkelerde dış ticaretle büyümeyi ilişkilendiren en zorlayıcı mekanizma ithal edilen sermaye mallarının ülkede imal edilenlerden önemli ölçüde ucuz olma eğilimi taşımasıdır.
Fakat hiçbir ülkenin yalnızca kendisini dış ticaret ve yatırımlara açarak kalkınmadığı da doğrudur. Başarılı vakalardaki ustalık ise, yerli girişimcileri canlandırmak için dünya piyasalarının sunduğu fırsatlarla iç yatırım ve kurum inşa etme stratejisini birleştirmek olmuştur. Doğu Asya, Çin. 1980’lerin başından bu yana Hindistan gibi çarpıcı vakaların neredeyse tümü ithalat ve dış yatırımlara kısmi ve aşamalı bir açılma içermektedir.
Son dönemde olağanüstü iyi performans göstermiş olan açıklığın nedenleri başardığına ilişkin örnekler olarak sık sık gösterilen iki muazzam ülke oldukları için Çin ve Hindistan’ın deneyimleri özellikle dikkat çekicidir. Hem Çin hem de Hindistan’da dış ticarete ilişkin esas reformlar büyümeleri hızlandıktan yaklaşık on yıl sonra yapılmıştır. Dahası , bu ülkelerin dış ticaret kısıtları dünyadaki en yüksek olanlar arasında kalmıştır.
Zengin ülkelerin yüksek ithalat duvarlarına sahip olduğu bir dünya gelişmekte olan ülkeler için şu anda içinde yaşadığımız dünyaya göre çok daha az cazip olacaktır. Açık olmayan ise, gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülke piyasalarındaki serbestleştirmeden çok fazla şey kazanacaklarına kesin gözüyle bakmalarıdır. Dünya ekonomisi bugün daha önce hiç olmadığı kadar açıktır ve Doha görüşmeleri asla canlandırılması bile böyle olamaya devam edecektir. Kalkınma beklentileri yurtdışı piyasalara erişimlerindeki kısıtlar nedeniyle ciddi biçimde engellenmiş herhangi bir yoksul ülke bulmak zor olacaktır.
Tarımdaki küresel serbestleştirmenin büyük kısmı Doha toplantısıyla mümkün kılınmıştır. ABD ve Avrupa Birliği’nde tarıma sağlanan desteğin milyonlarca yoksul çiftçinin geçim kapısını kapattığı ve onların yavaş yavaş yok olmasının dünyadaki yoksulluğu önemli ölçüde arttıracağı şekkindeki iddialar sık sık duyulmaktadır. Gerçekte ise zengin ülkelerde tarımın serbestleştirilmesinin küresel etkisi görece az ve büyük ölçüde eşitsiz olacaktır. Bazılarının tarım reformundan büyük kazançları esas olarak bizzat zengin ülkelerdeki tüketiciler ve vergi mükellefleridir.
Bütünleşmeci gündemdeki kurumsal reformların çoğu akla bütünüyle yatkın reformlardır. Fakat gerçek dünyada mali kaynaklar, idari yetenekler ve siyasi sermaye kıttır ve bunların nasıl kullanılacağı konusunda tercihlerde bulunmak gerekir.
Dünya ekonomisine katılma kuralları yalnızca kalkınmanın önceliklerine çok az duyarlılık göstermekle kalmıyorlar, akla uygun iktisat ilkeleriyle çoğunlukla bütünüyle alakasızlardır. Dünya piyasaları bir teknoloji ve sermaye kaynağıdır; gelişmekte olan dünyanın bu fırsatlardan yararlanmaması akılsız olacaktır. Bütünleşmeci gündemin olumsuz yanlarından en maliyetli olanı bu doğrultudaki ciddi fikir ve çabaları dışlamasıdır.

Sanayileşmiş ülkelerin piyasalarına erişim kalkınma açısından önemlidir. Fakat Ortodoks anlayışa aykırı kurumsal yenilikleri deneme özerkliği de önemlidir. Eski GATT sisteminde uluslar arası dış ticaret rejimi gümrük vergileri ve vergi dışı engellerin çok ötesine geçmemişti, gelişmekte olan ülkeler hüküm süren disiplinlerden fiilen muaftır. Eski GATT çizgisinde bir şeyler dünyanın en yoksul ekonomileri açısından hala ulaşılabilir durumdadır. Orta gelirli ve diğer gelişmekte olan ülkeler söz konusu olduğunda gelişmiş sanayi ülkelerinin benzeri bir düzenlemeyi kabul etmeye istekli olacağını düşünmek gerçekçi olmayacaktır. Gelişmekte olan ülkelerden yapılan ithalatın gelişmiş sanayi ülkelerinde yarattığı siyasi muhalefetin miktarı söz konusu olan ticaretin hacmiyle zaten oransızdır. İtirazlardan bazıları meşru bir esasa sahiptir ve gelişmekte olan ülkelerin bunu anlaması ve kabul etmesi önemlidir. Gelişmekte olan ülkelerin makul bir dizi küresel kurala bağlı olarak farklı kurumsal uygulamalar benimseme hakkına sahip olduğu ölçüde sanayileşmiş ülkelerde emek ve çevre standartları ve sanayi örgütlenmesi gibi alanlarda kendi toplumsal düzenlemelerini koruma hakkına sahip olacaklardır.
Doha kalkınma toplantısı tarım reformuna odaklandığı ve büyük ölçüde piyasa erişimi zihniyetine dayandığı için bu hedef açısından fazlasıyla yetersizdir. Hatta güncel dış ticaret görüşmelerinin anlaşılmaz taraflarından biri gelişmekte olan ülkelerin tarımın serbestleştirilmesini merkezine alan bir gündemi bir kalkınma toplantısıymış gibi kabul ederek kendilerini kandırmalarıdır.
Dış ticaret görüşmelerinde zihniyet değiştirilip gerçek bir kalkınmacı zihniyete geçiş muhtelif önemli avantajlara sahip olacak. Birincisi ve en açık olanı bu daha kalkınma dostu bir uluslararası ekonomik ortam sağlayacak. Ülkeler dış ticareti kendi başına bir amaç olarak görmek yerine dış ticareti bir kalkınma aracı olarak görecekler. İkincisi, WTO’yu kurumsal çeşitliliği yöneten bir kurum olarak görmek , gelişmekte olan ülkeleri şuandaki pazarlıklarına ilişkin çözülmesi olanaksız durumdan çıkaracaktır. Üçüncü avantaj bu zihniyet değişikliğinin dış ticaret sisteminin içinde olduğu çıkmazdan kurtulma olanağı sağlamasıdır. Bunlar gelişmekte olan hükümetleri ve kuzeydeki sivil toplum örgütleridir. Hükümetler dış ticaret kurallarındaki asimetriden yakınırken STÖ’ler sistemi şeffaflık, hesap verme, insan hakları ve çevrenin korunması gibi temel değerleri yeterince dikkate almamakla suçlamaktadırlar.
3. KİMİN İÇİN KÜRESELLEŞME?
Küreselleşme dünya çapında             ürünleri, becerileri ve kaynakları olanlara az olmakla birlikte iyi haberler getirmiştir. Fakat bu dünya yoksulları içinde geçerli midir? Küreselleşme tartışmalarının odaklandığı temel soru budur. Küreselleşme karşıtı protestocular karşıtı protestocular dünya ticaret müzakerelerini engellemek veya IMF toplantılarını kesintiye uğratmakta yalnızca sınırlı bir başarı elde etmiş olabilirler fakat tartışmanın içeriğini geriye dönülmez bir biçimde değiştirdiler.
1990’lar dünyanın gelişmekte olan çoğu ülkesi açısından hüsran ve hayal kırıklığıyla geçen bir on yıl olmuştur. Küreselleştirmecilere karşı yapılan eleştiriler karşısında iki karşı iddia ortaya konmuştur. Bunlardan biri küresel yokluğun fiilen azaldığıdır. İkinci karşı iddia ise en hızlı büyümeyi ve yoksulluğu en fazla azaltmayı başaran ülkelerin kesinlikle dünya ekonomisiyle en büyük bütünleşmeyi gerçekleştiren olduğudur. Bu yüzden küreselleşmenin yoksulluğu azaltmaktaki başarısını nasıl yorumladığımız son on yıl veya yirmi yılda başarılı olan az sayıdaki ülkenin özellikle de Çin’in deneyiminden ne anladığımıza önemli ölüde bağlıdır. Fakat Çin deneyimine daha yakından baktığımızda onun küreselleşmenin hiç de mükemmel bir temsilcisi olmadığı görülür. Çin’in ekonomi politikaları Küreselleşmeyi şekillendiren koydukları oyun kurallarının neredeyse hepsini ihlal etmiştir. Çin hakkındaki en çarpıcı gerçek bu kuralları görmezden gelmesine rağmen ve aslında bu sayede dünya ekonomisiyle bütünleşmiş olmasıdır. Eğer bugün Çin böylesine şaşırtıcı bir başarı sergilemek yerine başarısız olsaydı WTO ve Dünya Bankası görevlileri bu kendi dünya görüşleriyle açıklamak konusunda bugün olduğundan daha az sıkıntı çekerlerdi.
Fakat dış ticaret kurallarıyla kalkınma gereksinimleri arasındaki kopukluk hiçbir yerde uluslar arası emek hareketleri alanında olduğu kadar büyük değildir. Bu serbestleştirici eğilim yoksul ülkelerin satacak en fazla şeylerinin bulunduğu bir piyasaya yani emek gücü hizmetleri piyasasına hiç dokunmamıştır.

4. SONUÇ
Bu bölüm ekonomik küreselleşme yönetimiyle ilgili bir düşünce çerçevesi sunmaktadır. Ekonomik bütünleşmeye hiç de yakın olmadığımızı ve kalan mesafeyi almanın ya nüfuz alanlarımızın genişlemesini ya da siyasetimizin daralmasını gerektirmeyi öne sürmüştür. Siyasetin ve nüfuz alanlarının uzun vadede gerçekten bütünleşmiş bir küresel ekonomi yaklaşımıyla örtüşecek şekilde genişleyeceği tasavvur edilmiştir. Fakat kısa vadede daha gerçekçi çözümlere ihtiyaç var ve iddialarımızı daha düşük düzeyde tutmak gerekmektedir.
Küreselleşmenim kurallarını yoksul ülkeler açısından daha dostane hale getirmek çok fazla çalışmayı gerektirecektir. Gelişmiş ülkelerin liderleri ülkelerindeki özel çıkar gruplarının savundukları politikaları gelişmekte olan dünyadaki yoksulların ihtiyaçlarına yanıt verecekmiş gibi göstermekten vazgeçmek zorunda kalacaktır.
Ekonomik küreselleşme ilerletilmek isteniyorsa ya ulus devletten ya da demokrasiden vazgeçilmesi gerekiyor. Eğer ulus devlet korunmak isteniyorsa ya derin ekonomik bütünleşmeden ya da kitlesel demokrasiden vazgeçilmelidir. Ve eğer demokrasiyi derinleştirmek istiyorsak ya ulus devletten ya da derin bütünleşmeden vazgeçilmesi gerekiyor.
Küreselleşme gelişmekte olan ülkeler için bir ekonomik kurtuluş kaynağıdır 

KAYNAKÇA
RODRİK, Dani:”Tek Ekonomi Çok Reçete”, Efil Yayınevi, 2009.

Halit Uzan

Merhaba, sitenin yetkilisi benim.


EmojiEmoji