23.04.2014

Yenilik Patent ve Argenin İktisadi Büyümeye Katkıları | Sibel Özsoy



BİRİNCİ BÖLÜM

1.AR-GE YENİLİK PATENT

1.1.            Arge

1.1.1.      Argenin Tanımı  

AR-GE; işletmelerde yeni ürün ve üretim süreçlerinin ortaya çıkarılmasına yönelik sistemli ve yaratıcı çalışmalardır. Ar-ge bilim ve teknolojinin gelişmesini sağlayacak yeni bilgileri elde etmek veya mevcut bilgilerle yeni malzeme, ürün ve araçlar üretmek, yazılım üretimi dâhil olmak üzere yeni sistem, süreç ve hizmetler oluşturmak veya mevcut olanları geliştirmek amacı ile yapılan düzenli çalışmalardır(Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, 2004). Ar-ge, ürün ve süreç yeniliğine veya artan bilimsel bilgiye yönelik organize edilmiş çabalardır. İnsanlık uzun bir süre tesadüflere bağlı olarak, yakın bir geçmişten beri de sistemli çalışmalar sonucunda bugünkü medeniyet düzeyine ulaşabilmiştir.Bugün, artık hiçbir ulusal ekonomi ve hatta işletme gelişmesini tesadüflere bırakamayacak duruma gelmiştir. Bu yüzden ülkeler ve işletmeler mâli olanakları ölçüsünde araştırma ve geliştirme fonksiyonuna gereken önemi vermek zorundadırlar.Yenilikçi firmalar verimliliklerini, ürün kalitelerini ve pazar paylarını artırmak amacıyla ar-ge faaliyetlerinde bulunmalarına bağlı olarak monopol gücü kazanıp, aşırı kâr elde etmektedirler. Rakip firmaların da benzer egilimlere yönelmeleri sonucunda aşırı kârlar ortadan kalkmakta ve piyasa mekanizmasının etkinliği artmaktadır (Demir vd., 2006: 30). Özellikle piyasa ekonomisinin hakim olduğu bir ülkede ar-ge faaliyetleri temel olarak kâr güdüsü, piyasaya serbest giriş ve araştırma maliyetleri gibi unsurlar tarafından belirlenmektedir. Kaynak dağılımında etkinliğin sağlanması bakımından önem taşıyan bu unsurlar toplumsal kazanç ve kayıpların belirlenmesinde önemli bir rol oynamaktadırlar. Söz konusu bu iki faktör, piyasa şartlarının ar-ge faaliyetlerine ne ölçüde kaynak ayırıp ayırmayacağını belirlemektedir. Optimal üretim ölçeklerinin elde edilmesi ve kaynak dağılımında etkinliğin sağlanması bakımından ar-ge faaliyetleri sosyal fayda düzeyini artırırken, sahip olunan kıt kaynakların artan ölçüde basarı şansı kesin olmayan teknik yeniliklere yönlendirilmesi sonucunda sosyal maliyetler ortaya çıkmaktadır (Stokey, 1995: 469).


1.1.2.      Ar-ge’nin Önemi
     Teknik ve ekonomik yönden hızla değişen, dinamik bir çevre içerisinde faaliyet gösteren işletmelerin varlıklarını sürdürebilmeleri ve amaçlarını gerçekleştirebilmeleri, kendilerinin de devamlı bir değişme içerisinde bulunmalarını gerektirir. Bu bağlamda işletmeler, bütün yeniliklerin kaynağı haline gelmiş planlı ve sistematik araştırma-geliştirme faaliyetlerinde bulunmak yoluyla değişim faaliyetlerini yürütebilirler. İşletmelerin mevcut sorunlara çözüm yolları bulmalarının gerekliliği yanında, yeni üretim yöntemleri ve mamuller bulmak, mevcut mamul ve üretim yöntemlerini geliştirmek ve büyümek ihtiyacı içinde oldukları dikkate alınırsa, işletme açısından araştırma-geliştirme fonksiyonunun önemi daha da kolay anlaşılabilir.Tüketicilerin istek ve ihtiyaçlarını karşılayabilmek için yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve uygulanması, teknoloji ile yakından ilgili faaliyetler olan araştırma ve geliştirmenin üstlenmiş olduğu bir görevdir. Teknolojik bilgi, ar-ge çalışmalarının bir sonucu olarak ortaya çıkmakta, tüm ekonomiye yayılmakta ve paylaşılmakta ve bunun sonucunda da ekonomik büyüme gerçekleşmektedir.(Ekren,2000) Araştırma-geliştirme çalışmaları, günümüzün sert ve acımasız rekabet ortamı içinde işletmelerin adeta bir varoluş mücadelesidir.(Avcı,2004)

1.1.3.Argenin Amaçları

Ar-ge fonksiyonunun temel amacı sürekli değişen bir çevrede faaliyette bulunan işletmelerin, bu değişimlere ayak uydurmalarını sağlamak, gelişme ve büyümelerine yardım etmek ve bunun sonucunda canlılıklarının sürekliliğini sağlamaktır. Bu temel amaca bağlı olarak Ar-ge fonksiyonunun diğer bazı amaçları da aşağıdaki gibi sıralanabilir:
-Yeni ürün ve süreçleri geliştirmek
-Mevcut ürün ve malzemeler için yeni kullanım alanları bulmak,
-Yeni üretim teknikleri bulmak veya mevcut üretim tekniklerini geliştirmek,
-Rakip işletmelerin gelişmelerine ayak uydurarak rekabet gücünü korumak,
-İşletmede verimliliği artırmak,
-Üretim maliyetlerinin düşürülmesini sağlamak,
-İşveren-işçi ilişkilerinin iyileştirilmesini sağlamak,
-Yönetime doğru ve gerekli bilgilerin zamanında ulaşmasını sağlayacak
yönetim bilişim sisteminin kurulmasını sağlamaktır.

1.1.4 .Geliştirmenin  Tanımı
İşletmelerde geliştirme fonksiyonu; temel ve uygulamalı araştırma sonuçlarının her tür faydalı madde, araç, mamul, sistem ve üretim yöntemleri ortaya çıkarmak veya mevcut olanları geliştirmek amacıyla kullanılmasını ifade eder. Geliştirmenin, temel ve uygulamalı araştırma sonuçlarının faydalı olacak tarzda kullanılmasına olanak sağlaması nedeniyle bir bakıma araştırma ve üretim safhaları arasında önemli bir köprü işlevi gördüğü söylenebilir(Tuncer, 1974).Geliştirme aşamasının temel özelliği bu aşamada deneylerin yoğun olmasıdır. Geliştirme, araştırma ile ortaya çıkarılan durum ve ilkelerin, ekonomik bir şekilde uygulanmasını sağlayacak metotların geliştirilmesi ile ilgili çalışmalara dayanmaktadır.(Barutçugil, 1984)



1.2              YENİLİK

1.2.1 Yeniliğin Tanımı

      Yenilik, işletmelerin rekabet üstünlüğü elde etmesinde, karlarının ve nakit akışlarının artmasında, sektörde rakiplerin önünde yer almasında belirleyici bir yol, güçlü bir rekabet silahıdır. Yenilik, bir birey ya da başka bir uygulayıcı birim tarafından yeni kabul edilen bir düşünce, uygulama veya nesne olarak tanımlanabilir.(Tekin,2003) Yenilik, değişim, yaratıcılık, gelişme ve risk alma kavramları ile bütünleşmiş uzun dönemli bir performans göstergesidir(Akal,2003).Yenilik, eskiden bir dâhinin bir buluş yapması ya da akıllı birinin bir fikri alıp ticari bir faydaya dönüştürmesi olarak görülmekteydi. Ancak bugünün iş dünyasında yenilik, bir kerelik değil tekrarlanabilir, sistemleştirilebilir ve şirketlerin yapısına yerleştirilebilir bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır.(Özgenç,2006) Yenilik bir bilim veya teknoloji değil bir değerdir. Yenilik örgüt dışını hesaba katmaksızın örgüt içinde meydana gelen olaylar değildir. Yeniliğin ölçümü çevre üzerindeki etkinliği vasıtasıyla mümkündür. Bu nedenlerdir ki işletmede yenilik daima pazar odaklıdır. Yani örgüt içinde girişilen bir faaliyet ticari hale gelebildiği oranda başarılıdır ve yenilikçidir. Drucker’a göre yenilikçiliğin tetikleyicisi girişimcilik ruhudur. Gerek yeni pazarların oluşumu olsun gerek yeni mamul üretimi olsun her biri girişimcilik ruhunun sonucunda oluşan yeniliklerdir (Durna,2002). Davis ve Devinney farklı bir tanımla yeniliği, yeni ya da mevcut bir problemi/ihtiyacı gidermek için yeni ya da farklı bir çözüm yolu olarak tanımlamaktadır. Davis ve Devinney bu tanımın yeni ürünler, yeni üretim süreçleri, yeni malzemeler ve kaynaklar, yeni pazarlar ve yeni organizasyon biçimleri gibi geleneksel yenilik tanımlarının çoğunu kapsadığını ifade etmektedir. (Güleş;Bülbül,2004)Yenilik, yeni teknik bilginin kullanılması ve ek değer olarak kaynaklara ve/veya üretimin maliyet ve değeri arasındaki farkın büyümesine aktarılması süreciyle de ilgilidir.(Porter,2000)Yenilikçilik faaliyetleri ile işletmeler; yapı, süreç, mal ve hizmetlerinde yaptıkları yeniliklerle maliyetlerin azaltılması, kalitenin yükseltilmesi daha incelikli tüketici istek ve ihtiyaçlarının karşılanması gibi çeşitli avantajları, büyüme ve genişleme aracı olarak kullanmaktadırlar. Bu durum da dolayısıyla ulusal ekonomiye katkıda bulunmaktadır.(Eğe,2002) Günümüzün hızla değişen rekabet ortamında ayakta kalabilmek için şirketlerin ürünlerini, hizmetlerini ve üretim yöntemlerini sürekli olarak değiştirme ve yenileme işlemi genel olarak tek bir kavram altında “inovasyon” olarak adlandırılır. İnovasyon, Latince bir sözcük olan “innovatus” tan türemiştir. “Toplumsal, kültürel ve idari ortamda yeni yöntemlerin kullanılmaya başlanması” anlamındadır. Türkçede “yenilik”, “yenileme” gibi sözcüklerle karşılanmaya çalışılsa da, anlamı tek bir sözcükle ifade edilemeyecek kadar geniştir.Yenilik kavramı ile sıklıkla aynı anlamda kullanılan icat, buluş, değişim, teknoloji, risk gibi kavramlar ise yenilikten temelde farklı anlam içermelerine rağmen yeniliğin kaynakları şeklinde açıklanabilirler.

1.2.2.Yeniliğin Stratejik Önemi

İnsanların yaşamını sürdürebilmesi için yetecek minimum ihtiyaçlar karşılansa bile insanoğlu hep daha az çaba sarfedip, daha rahat bir hayat sürmeyi istemiştir. İnsanların bu istek ve ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla, yeni ürün veya süreç yeniliği kavramları ortaya çıkmıştır. Sürdürülebilir büyüme aracı olarak görülen yenilik, işletmelere yaratıcı, enerjik bir çalışma ortamı ve insanlara yeni iş fırsatları sağlamaktadır. Bunun yanında taleplerin daha iyi karşılanmasını sağlayan yenilik, müşteri bağlılığını ve memnuniyetini arttırıcı bir rol oynamaktadır. Bir işletme yeniliklere ne kadar kapalıysa, zamanın ve çevrenin gerektirdiği koşullara uymakta güçlük çekecek, değişim ve adaptasyon yeteneği az olacak ve dolayısıyla, gelişme ve yaşama gücünü önemli ölçüde yitirecektir. Böylece, yenilik yapma bir işletmenin yeni gereksinimlere ve çevresel koşullara uyabilmesinin en önemli kıstası olmaktadır.
Günümüzde yaşanan teknolojik gelişmeler ve artan rekabet sonucu, yenilik yapmak işletmelerin hayatta kalması için zorunluluk haline gelmiştir. Yenilik, ürünleri çeşitlendirmek ve işletme alanlarını genişletmek ya da mevcut ürün hatlarını büyütmek ve korumak için kullanılabilir(Durna,2003).Belli sahalarda faaliyet gösteren işletmeler için amaç, ihtiyaçlara daha iyi uyan, daha çok kazanç getiren ve daha ucuza mal edilebilen üretimde bulunmaktır. Bu amaç için harcanan çabalar, devamlı bir yenilik sürecinin doğmasını gerektirir.(Eren,1982)Yenilikçilik, bir ülkede sürdürülebilir büyümenin, toplumsal refahın ve istihdamın sağlanması için tek çözümdür. Yenilik, işletmenin içinde bulunduğu sektörde rekabet üstünlüğü sağlaması için önemli bir araç olarak görülmektedir. Yenilik faaliyetleri gerek ülkeler arası, gerekse işletmeler arası rekabette bir ürünü müşteri isteklerine göre üretme ve sunma, bu üretimi ve sunuşu ekonomik bir şekilde gerçekleştirmenin yanı sıra yeni ürün üretip pazara sürmek de işletmeler için önemli bir avantaj sağlamaktadır.(Demirkıran) Günümüzde rekabetçi üstünlük elde edebilmek için işletmelerin kendilerini tamamen farklı bir biçimde yeniden tanımlaması, temel stratejilerini yeniden yaratması, içinde bulunduğu sektörü yeniden keşfetmesi yani rakiplerinden farklı olabilme ve ürün ve hizmetlerinde fark yaratabilme yeteneğine sahip olması gerekir.(Aktan;Vural, 2004) Uzun vadede bir işletmeyi değerli kılan şey yenilikçi olmaktır.(Gundlıng,2002)

1.2.3.Yeniliğin Türleri

    Yeniliğin tanımında olduğu gibi yenilik çeşitlerinin sınıflandırılmasında da farklılıklar göze çarpmaktadır. Genel olarak yazarların ve araştırmacıların buluştukları ortak ayrımlardan bazıları aşağıda kısaca açıklanmıştır.

a.Ürün-Süreç Yeniliği
Ürün yeniliği; mevcut özellikleri veya öngörülen kullanımlarına göre yeni ya da önemli derecede iyileştirilmiş bir mal veya hizmetin ortaya konulmasıdır(Tübitak, 2005). Süreç yeniliği ise; yeni veya önemli derecede iyileştirilmiş bir üretim veya teslim yönteminin gerçekleştirilmesidir. Bu yenilik, teknikler, teçhizat ve/veya yazılımlarda önemli değişiklikler içermektedir.



b.Radikal-Kademeli Yenilik
Radikal yenilikler, daha çok yeni bir ürün ve/veya pazarın oluşma aşamasında karşımıza çıkmaktadır. Radikal yenilikler, yüksek maliyet ve risk oranı taşıdığı için karar aşamasında işletmelerin çok dikkatli olmalarını gerektirmektedir. Bu yüksek riskin ise getirisi sektörde ilk olmanın avantajıyla elde edilen yüksek kârlılık oranlarıdır. Kademeli yenilikler ise daha çok mevcut ürün ya da süreçte kalite, maliyet, zaman ve verimlilik gibi unsurların
geliştirilmesi amacını gütmektedir.

c.Organizasyonel-Pazarlama Yeniliği
Organizasyonel yenilik; işletmenin ticari uygulamalarında, işyeri organizasyonunda veya dış ilişkilerinde yeni bir organizasyonel yöntem uygulamasıdır.(Antonıolı vd.,2004) Pazarlama yeniliği; ürün tasarımı veya ambalajlaması, ürün konumlandırması, ürün tanıtımı veya fiyatlandırmasında önemli değişiklikleri kapsayan yeni bir pazarlama yöntemidir.

1.3.Patent
1.3.1.Patentin Tanımı
 Sahibi tarafindan yeni icad edilmiş veya yeni bulunmuş, tarım dâhil sanayinin herhangi bir alanında uygulanabilir olan ve günümüzdeki sistem ve teçhizatlardan daha avantajlı olan her ürün, sistem, üretim usulü için alınacak bir koruma belgesidir.
Patentli bir buluş, sahibinin mülkiyeti haline gelir. Başkalarına lisans verilebilir, devir edilebilir, üzerinden kazanç sağlanır. Buluş sahibinin buluş konusunu, ürününü belirli bir süre üretme, kullanma, satma veya ithal etme hakkı kazanır. Patent alınmasının kişiye sağladığı yararlar dışında ülkemizin gelişmesine katkıda bulunması, teknolojik gelişmelerin sağlanması, insanların buluş yapmaya özendirilmesi gibi sonsuz katkıları vardır. Patentli bir buluş; tıpkı işle ilgili alınıp, satılabilen, kiralanıp, kiraya verilebilen diğer mallar gibi buluş sahibinin mülkiyeti haline gelir. Patentler alındıkları ülkeler için hak sahipliği doğurur. Türkiye'de alınmış bir patent, sadece Türkiye içinde sahibine hak sağlamaktadır ve patentli ürünleri başkalarının Türkiye'ye ithal etmesi durumunda, hak sahibine ithali durdurma hakkı verir.
1.3.2. Patentin Önemi
Kurulan yeni bir firma, üretilen yeni bir ürün için gerekli olan isim, marka en başta gelen şeylerden birtanesidir. Markasını her hangi bir ticari kurula tescil ettiren firmaların markaları Türk Patent Enstitüsünce tescil edilmedikçe marka tescil edilmiş sayılmaz ve marka bir başka kişi marka tescili alarak sermaye harcanılan ve emek verilen ürün veya işletme adının kaybedilmesine neden olabilir. Tescil edilmemiş markalar kötü amaçlı kişiler tarafından tescil edilebilir.
Bir ülkede verilmiş olan patent sayısının yüksekliği, o ülkenin gelişmişliğinin bir göstergesidir. Dünya geneline bakıldığında ise ülkemizin patent konusunda çok gerilerde kaldığı görülmektedir. Dünyada teknolojik çığır açan buluşların büyük bir kısmı patentle korunurken, ülkemizdeki büyük şirketlerin bile çok sınırlı sayıda patenti bulunmakta, bazılarının şu ana kadar hiçbir başvuru yapmadığını görmekteyiz. Oysa patent bilincinin yerleştiği ülkeler, patentleri lisans anlaşmalarından dahi çok büyük gelir elde etmektedirler. Ülkemizde ise sadece birkaç şirketimiz kendi bünyesinde patent bilincini oluşturmaya başlamış ve son yıllarda atağa geçmiştir. 
Patentler ticarileştirildiklerinde, yani sahibine maddi kazanç sağladığı, ülke için katma değer oluşturduğu takdirde değerlidirler. Bir ülkenin ekonomik kalkınmasının altında ülkenin ürettiği katma değer yattığına göre, buluşların da müşterilerce ihtiyaç duyulan, maddi getiri sağlayacak konularda yapılması önemli bir avantajdır. Bu nedenle patent sisteminin sadece buluş sahibini korumak yönü yoktur. Ülkedeki teknolojik gelişmenin de hızlandırılması amacıyla patentin bilgi işlevi de bulunmaktadır.Patent konusunda çok geri kalmış olmamızın sebebi patentin ne demek olduğunun ve ne gibi haklar sağladığının bilincinde olmamamızdır. İnsanlarımızın çoğu patentin yeni bir şey icat etmek olduğunu düşünmektedirler. Bir sistem ya da ürün üzerinde yaptıkları geliştirmelerin ve yeniliklerin patent belgesi alabilmek için yeterli olmadığını zannetmektedirler. Örneğin; bir yeni bir mekanizma kurulurken kullanılacak olan elemanların başkaları tarafından icat edildiği ve bunların kullanılmasının patent almaya engel olduğu düşüncesi ile çokça karşılaşılmaktadır. Bunun başlıca sebebi ile bilinçsizliktir. Bu düşünceden dolayı patentlenebilecek buluşlar koruma altına alınmadığı için, buluş sahibi hakkını koruyamamakta ve taklitçilik kavramı ortaya çıkmaktadır. Buluş sahibinin yapmış olduğu arge çalışmaları, buluşun kendisine ait olduğunu ispatlayamadığı ve taklitçilerle başa çıkamadığı için maddi manevi tüm emekleri boşa gitmektedir.
Bir diğer sorun da Patent bilinci henüz yerleşmediği ve getirilerin boyutu tahmin edilemediği için, patent alım sürecinde ortaya çıkan maliyetlerden kaçınılması, bundan dolayı da başvuru yapılmamasıdır. Başta bu düşünce sebebiyle ülkemizde yapılan başvuru sayısı dünya geneline bakıldığında çok geri kalmaktadır. 
Ülkemizde patent bilincini aşılamak, KOBİ’leri desteklemek, yerli üreticilerimizi buluş yapmaya özendirmek için patent haricinde faydalı model ile koruma sistemi kurulmuştur. Faydalı model sisteminde; bir sistem, teçhizat ya da ürün üzerinde avantaj sağlayacak küçük geliştirmeler dahi faydalı model ile korunmaktadır. Sadece kimyasal ürünler, üretim usulleri ve bu usuller sonucunda elde edilen ürünler faydalı model korumasından yararlanamamaktadır. 
Maliyetler açısından bakıldığında da faydalı model daha düşük maliyetlidir, fakat daha kısıtlı koruma sağlamaktadır. Patent ise araştırmaya tabi tutularak verilen bir belge olduğu için maliyetleri faydalı modele göre daha yüksektir. Patent başvurusu sayısının maliyetlerden dolayı kısıtlı kaldığı da düşünülerek, başvuru sayısını arttırmak için KOSGEB ve TÜBİTAK tarafından buluşçulara destek verilmektedir. Maalesef ki, destek miktarlarda sınırlıdır.

Patentle ilgili teşvikler ve bilincin oluşturulması için yapılan çalışmalar daha da arttırılmalıdır. Devletimiz ve en etkili iletişim aracı olan medya da ülkemiz ve geleceğimiz için bu kadar önemli olan patent bilincini insanlarımıza aşılamak için çalışmalıdır. Ülkemiz, yabancı patentlere ve lisans anlaşmalarına bağlı kalarak ekonomik faaliyetlerini sürdürmeye mahkûm edilmemelidir.












                                                       İKİNCİ BÖLÜM

2.ARGE YENİLİK PATENT İLİŞKİSİ
2.1.Arge Harcamaları

Gelişmekte olan ülkelerin küresel ortamda rekabetçi konumlarını sürdürebilmeleri ve güçlendirebilmeleri, büyümelerini verimlilik artışlarına dayandırmalarına ve yeni mukayeseli üstünlük alanları yaratabilmelerine bağlıdır. Bu doğrultuda, yenilikçiliğe önem verilmesi, bilim ve teknoloji kapasitesinin artırılması, beşeri sermayenin geliştirilmesi, bilgi ve iletişim teknolojilerinin etkin biçimde kullanılabilmesi büyük önem taşımaktadır (DPT, 2006). Bu çerçevede yenilikçiliğe giden yol Ar-ge’ye verilen önemden geçmektedir.Türkiye’de Ar-ge harcamaları 2002 yılından itibaren sürekli olarak artış göstermiştir. Bu artış en fazla 2006-2007 yılları arasında olup, artış miktarı 1.770 milyon TL’dir. Ülkemizde Ar-ge harcamaları 2009 yılında, 2002 yılına oranla 3 kata yakın bir artış göstermiş ve 2009 yılında 8.492 milyon TL’ye ulaşmıştır. 2002-2009 yılları arasında Türkiye’de Ar-ge harcamalarının GSYİH içindeki payında düzenli bir artış meydana gelmiştir. Bununla birlikte ülkemizde Ar-ge harcamaları geçtiğimiz yıllarda belirgin artışlar kaydetse de yeterli seviyeye ulaşamamıştır. Gelinen noktada Avrupa Birliği Ar-ge harcama oranının çok altında olduğumuz görülmektedir. TÜİK verilerine göre 2009 yılı itibarıyla Ar-Ge harcamalarının GSYİH içindeki payı %0,85 iken, 27 ortaklı AB’de bu oran ortalama %2,01 olarak tahmin edilmektedir.
Eurostat verilerine bakıldığında ise Türkiye’de kamu eliyle yapılan Ar-ge harcamalarının kişi başına düşen avro cinsinden değerinin çok düşük olduğu ve AB ülkelerinin oldukça gerisinde kaldığı görülmektedir. Bu veriler ışığında Türkiye’de yükseköğretim kurumları ön plana çıkarken, AB ülkelerinde ise özel sektörün inisiyatif aldığı gözlenmektedir. İstanbul’da bulunan kamu kurumlarının nitelikli personel istihdamı bakımından sahip olduğu avantajları kullanarak Ar-ge harcamalarına daha fazla katkı yapmaları beklenmelidir. Ar-ge harcamaları şu  şekilde sıralanmaktadır;

2.1.1 Finans Kaynağına Göre Ar-ge Harcamaları

Türkiye’de Ar-ge harcamaları kamu sektörü, özel sektör ve yükseköğretim sektörü tarafından finanse edilmektedir. Ar-ge fonlamaları içinde finans kaynakları olan kamu ve özel sektör paylarına bakıldığında; 2008 yılında Türkiye %31,6 olan kamu sektörünün Ar-Ge fonlamasındaki payı ile AB ülkelerinin gerisinde kalmakla birlikte, 2003-2007 döneminde AB ülkelerinin üzerinde yer almıştır. 2008 yılında ülkemizde Ar-ge fonlamasında özel sektörün payı %47,3 olup, AB ülkelerinden düşüktür. 2008 yılında Türkiye’de Ar-ge fonlamasında yükseköğretim sektörünün payının %16,2 olduğu ve bu oranın %0,9 olduğu AB ülkelerini geride bıraktığı görülmektedir. 2009 yılı yükseköğretim sektörü tarafından gerçekleştirilen Ar-ge harcamaları oranı %47,4 ile en büyük paya sahip olup, bunu %40 ile özel kesim ve %12,6 ile kamu kesimi takip etmektedir. 2004-2008 yılları arasında yükseköğretim sektörü Ar-ge harcamaları oranında sürekli bir azalış görülürken, özel sektör Ar-ge harcamalarında sürekli bir artış görülmektedir. 2008 yılından 2009 yılına ise yükseköğretim ve kamu sektörü Ar-ge harcamaları oranında artış meydana gelirken, özel sektör Ar-ge harcamalarında bir azalma görülmektedir.
                                 


2.1.2 Sektör Performansına Göre Ar-ge Harcamaları

2009 yılı yükseköğretim sektörü tarafından gerçekleştirilen Ar-ge harcamaları oranı %47,4 ile en büyük paya sahip olup, bunu %40 ile özel kesim ve %12,6 ile kamu kesimi takip
etmektedir. 2004-2008 yılları arasında yükseköğretim sektörü Ar-ge harcamaları oranında sürekli bir azalış görülürken, özel sektör Ar-ge harcamalarında sürekli bir artış
görülmektedir. 2008 yılından 2009 yılına ise yükseköğretim ve kamu sektörü Ar-ge harcamaları oranında artış meydana gelirken, özel sektör Ar-ge harcamalarında bir azalma görülmektedir.

2.2.Ar-ge Yenilik İlişkisi

Ar-ge, parayı bilgiye dönüştürmek iken; yenilik, bilgiyi paraya dönüştürmektir
İnovasyon, yeni veya iyileştirilmiş ürün, hizmet veya üretim yöntemi geliştirmek ve bunu ticari gelir elde edecek hâle getirmek için yürütülen tüm süreçleri kapsar. Yeni veya iyileştirilmiş ürün, hizmet veya üretim yöntemi geliştirme, yeni düşüncelerden doğar. İnovasyon sürekliliği olan bir faaliyettir. Bu nedenle, ortaya atılan, geliştirilerek işler hâle getirilen ve sonuçta işletmeye rekabet gücü kazandıracak şekilde pazarlanan bu fikirlerin ve sonuçlarının tekrar tekrar değerlendirilmesi ve yeni getiriler için yaygınlaştırılarak kullanılması gerekir. Bu sayede doğacak yeni fikirler, yeni inovasyon faaliyetlerini doğurur. Araştırma-geliştirme (AR-GE), inovasyon için gereken en önemli faaliyetlerden biridir. Ancak girişimsel inovasyon yoksa diğer bir deyişle ARGE’ yi yapanların girişimcilik niteliği yoksa değer yaratılamaz; Ar-ge sonuçları inovasyona dönüştürülemez. Dolayısıyla, pekçok farklı faaliyet alanlarında yürütülen inovasyon çalışmaları sadece “teknolojik inovasyon”u değil, “organizasyonel inovasyon” ve “pazarlama inovasyonu”nu da kapsar.

2.2.1.Ar-Ge ve Yenilik Stratejileri
İşletmelerin küresel rekabet ortamında faaliyetlerini başarı ile sürdürebilmeleri ve mevcut-potansiyel rakipleri karşısında stratejik bir konumlandırma yapabilmeleri için takip etmeleri gereken bazı stratejiler vardır. Aşağıda bunlardan bazıları kısaca açıklanacaktır.

2.2.1.1Saldırgan yenilik Stratejisi

“Saldırgan” bir yenilik stratejisi yeni ürünlerin ortaya çıkarılması konusunda
rakiplerinin önüne geçerek teknoloji liderliğini ve piyasa liderliğini ele geçirmek anlamına gelmektedir.(Freeman; Soete,2003) Belirli ve tek bir teknolojik buluştan yararlanmak amacıyla kurulan küçük işletmeler dışında tüm saldırgan strateji izleyen işletmeler yoğun bir şekilde işletme içinde Ar-ge çalışmaları yapmaktadırlar.Ancak saldırgan strateji izleyen işletmelerin sadece çok güçlü teknik imkânlara ve Ar-ge departmanına sahip olması yetmez. Aynı zamanda bu yapıdaki işletmelerde enformasyonun çok güçlü olması, insan kaynaklarının ve üst düzey
yönetimin yeniliklere ve risk almaya açık olmaları, işletme içi ilişkilerin ve iletişimin iyi düzeyde olması, örgütsel yapının esnek ve öğrenen bir nitelik taşıması çok önemlidir.(Sarıhan,1998)



2.2.1.2 Savunmaya Yönelik Stratejisi

Bu stratejiyi izleyen bir işletme, için bir teknolojik yenilik yapma yerine mevcut bir teknolojiyi daha ileriye götürme ve ondan tam anlamıyla yararlanma stratejisi daha fazla önem taşımaktadır. Savunmacı bir strateji Ar-ge’nin olmadığı anlamına gelmez. Savunmacı bir strateji en az saldırgan bir strateji kadar araştırma yoğun olabilir. Fark, yeniliklerin niteliğinde ve zamanlamasındadır. Savunmacı yenilikçiler pazar liderliği beklentisi içinde olmasalar da teknolojik değişim dalgasının etkisiyle geride kalmak da istemezler.
İlk yeniliği gerçekleştirerek ortaya çıkacak yüksek maliyetlerin altına girmeyi istemeyebilir ve erken yenilik yapanların karşılaşabilecekleri sorunlardan ve pazarın yeni yapılanma sürecinden yararlanabileceklerini düşünebilirler.

2.2.1.3 Taklitçi Strateji

Taklitçi işletmelerin “sıçramak” hatta “oyunun içinde kalmak” gibi bir isteği yoktur. Yerleşik teknolojilerin liderlerini geriden hatta çoğu zaman uzaktan izlemek ona yetmektedir. Taklitçi işletmeler düşük işgücü, malzeme, enerji ve yatırım maliyetleriyle çalışmayı tercih eden Ar-ge’ye fazla kaynak ayırmayan işletmelerdir. Bu stratejileri izleyen işletmelerin başarısı üretim maliyetlerinin diğerlerine göre daha az olmasına bağlıdır.


2.2.1.4.Bağımlı Strateji

Bağımlı yenilik stratejisi izleyen işletmeler, teknolojik yenilik açısından güçlü
bir işletmenin uydusu ve alt kuruluşu gibi çalışırlar. Müşterilerden bir talep gelirse pazara sundukları ürünün temel özelliklerinde ve hizmette bir değişiklik yaparlar.(Porter) Bağımlı işletmeler genellikle ürün tasarımında ve Ar-ge çalışmalarında tamamen büyük işletmeye bağlı olan sermaye yoğun işletmelerdir.
2.2.1.5 Geleneksel Strateji

Bağımlı işletme ile geleneksel stratejiyi izleyen işletme arasındaki en önemli fark ürünün niteliğinden kaynaklanmaktadır. Bağımlı işletmenin ürününde tasarım ve ürün spesifikasyonlarının dışarıdan gelmesine bağlı olarak önemli değişimler ortaya çıkabilmektedir. Oysa geleneksel strateji izleyen işletme pazarda herhangi bir değişiklik talebi ve rekabet koşullarında bu yönde belirgin bir uyarıcı olmaması nedeniyle herhangi bir değişiklik yapma gereği duymamaktadır. Ayrıca bu işletmeler bir ürün yeniliği yapabilecek bilimsel ve teknik yeteneklere sahip değildir. Bu işletmeler geliştirilen yeni bir teknikten çok “moda” anlamında bazı tasarım değişiklikleri yapabilmektedirler.

2.2.1.6 Fırsatları İzleme Stratejisi

Bu stratejiyi uygulayan işletmeler, tıpkı bir askeri stratejide olduğu gibi rakiplerinin zayıf yönlerini ararlar. Çoğu kez bir işletmenin diğer bir işletmeyle aynı yenilikle doğrudan rekabet etmesi çok güç olabilmektedir. Bu yüzden, rakip işletmenin zayıf yönlerini analiz ederek, bu işletmeyle aynı teknolojik yeniliği kullanıp, rakibinin zayıf yönlerinde üstünlük sağlamak ve pazar payını büyütmek mümkündür.

2.2.1.7 Elde Etme Stratejisi

Elde etme stratejisi, belirli bir teknolojik yenilikle ilgili bilginin, iş görenler tarafından işletmede uygulanması sonucu yeniliğin yapılmasıdır. Böylece başka bir işletmede yapılan AR-GE yatırımları sonucu üretilen teknolojik yenilikten oldukça düşük bir maliyetle yararlanma imkânı doğmaktadır.
Teknolojik ilerlemelerin ve küreselleşmenin ortaya çıkardığı yapı, işletmeleri yoğun ve dinamik bir rekabet ortamında faaliyetlerini sürdürmeye zorlamaktadır. Böyle bir ortamda yenilik, birçok ulus ve işletme için rekabet üstünlüğü elde etmenin temel kaynağını oluşturmaktadır. Küresel ekonominin kuralları, bir işletmenin rekabetçi pazar koşullarında ayakta kalabilmesi için ya yenilikleri yakından takip ederek organizasyonel yapılarına uygun biçimde adapte etmeyi ya da yeniliklerin bizzat kendileri tarafından geliştirilmesini
zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda, bir işletmenin yenilik odaklı stratejilere sahip olması, hem rekabet gücünü artırmasında hem de varlığını koruma ve sürdürülebilirliğini sağlaması konusunda önemli katkılar sağlayacaktır. Yenilikçiliğin en önemli aracı ise Ar-ge çalışmalarıdır. İşletmelerin yürüttüğü yenilik odaklı faaliyetler; Ar-ge yatırımları ile
artmaktadır. Ar-ge yoğun işletmeler genellikle geliştirilmiş başarı oranı elde ederler.(Panne vd., 2003) Diğer sektörler dünyadaki krizlerden etkilenip gelirleri ani düşüşler gösterebilirken, Ar-ge krizlerden etkilenmeyip aksine kriz zamanlarında daha çok getiri sağlayan bir faaliyet alanı olmuştur. Ar-ge’nin verimsiz bir yatırım olduğu, harcanan kaynağın boşa gideceği düşüncesi yanlıştır. Ar-ge  yatırımlarına harcanan paradan, orta-uzun vadede (2-10 yıl arası) çok daha fazlasının geri döndüğü bilinmektedir. Günümüzde ancak yenilikçi işletmelerin rekabetüstü olabildiği bir yapıda, işletmelerin Ar-ge yatırımlarına gereken
önemi vererek inovasyon faaliyetlerini artırmaları başarı için anahtar unsur konumundadır.

2.3.Ar-Ge’den Patente Uzanan Süreç

Bilgi günümüz ekomisinde toplumların rekabet güçlerini ve gelişmişlik düzeylerini belirleyen en önemli faktördür.Bilginin yaratıcılıkla harmanlaması sonucu ortaya çıkan buluşlar ise gelişmiş ülke ekonomilerinin en büyük gelir kaynaklarından biri olmasının yanı sıra sürdürülmekte olan rekabetin de hammaddesidir.Bu nedenle bilgi, toplumlar için vazgeçilmez bir kaynaktır ve yaşamın en önemli gerçeğidir.Karşılaşılan teknik problemlere, teknik çözümler bulmak amacıyla yapılan uzun süreçli Ar-ge faaliyetleri neticesinde ortaya çıkan yeniliğin, dolayısıyla buluşun öneminin ve değerinin artması kuşkusuz beraberinde buluşun korunmasına verilen önemin artması demektir. Yaratıcı fikir. Ar-ge, yenilik ve patent şeklinde bir düzen söz konusu olmalıdır.

 Patent koruması, buluş sahibine buluşu üzerinde belirli bir süre kanuni tekel hakkı sağlamakta ve izni olmadan başkalarının buluşu üzerinden yararlanmasını engelleme yetkisi vermektedir.Özellikle kriz dönemlerinde daha da artan taklitçiliği önlemenin yolu yine etkin bir patent korumasından geçmektedir.Bu doğrultuda etkin bit patent koruması sağlamak için patentin “istemler” dediğimiz kısmı kaleme alınırken ulusal ve uluslararası mevzuatlar çerçevesinde bazı metinsel kurallara uyulması önem arz etmektedir.
Sonuç olarak yapılan Ar-ge faaliyetlerinde harcanan zihinsel ve fiziksel emeğin boşa gitmemesi için elde edilen yeniliğe patent koruması sağlanması gerekmektedir. Etkin bir patent koruması elde etmek için ise başvurunun hazırlanması aşamasında sağlıklı bir süreç izlenmesi açısından kaleme alınan istemlerin koruma kapsamının çok iyi bir şekilde belirlenmesi, ulusal ve uluslararası mevzuatlar gereği bazı metinsel kuralların göz önünde bulundurulması son derece önemlidir.Öyle ki, istemlerde yapılabilecek küçük bir hata bile başvurunun reddine yol açabilmektedir.

                                                                                                     











                                                  ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

3.ARGE PATENT VE YENİLİĞİN BÜYÜMEYE ETKİLERİ

3.1.Ar-ge Tabanlı İçsel Büyüme Modelleri

    Ekonomik refahın yaratılmasının temel kaynağı olan iktisadi büyüme hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler için önemini hala korumaktadır. Günümüz bilgi çağı ekonomisinde İktisadi büyümenin temel belirleyicisi teknoloji üretebilmek ve mevcut teknolojileri üretim faaliyetlerinde kullanabilmek becerisi geliştirmeye bağlı hale gelmiştir. İktisat düşüncesinde teknolojinin iktisadi büyüme üzerindeki etkisinin araştırılması politik iktisat geleneğine kadar gitmektedir. Hem Adam Smith hem de Karl Marks icatları ve yenilikleri; sermaye birikimi, ölçek ekonomileri ve genişleyen piyasalarla ilişkilendirerek, kapitalist ekonomilerin büyümesinde en dinamik unsurlar saymışlardır. (Freman ve Soete,2003 :363) Büyüme literatürüne son yıllara kadar hakim olan Solowcu Neoklasik model iktisadi büyümenin kaynağını teknoloji olarak ele alırken teknolojinin bizahati kendisini model içinde açıklama becerisini gösterememiştir.Diğer taraftan bu modeller ülkeler arasındaki gelir farklılıklarını açıklamada başarısız kalmışlardır. 1980’lerin ikinci yarısından itibaren geliştirilen “İçsel Büyüme Teorileri” (endogenous growth theories) neoklasik analitik araçları kullanarak Solowcu yaklaşımın bir kara kutu olarak ele aldığı teknolojik gelişmeyi modelde içsel olarak açıklama başarısını göstermişlerdir. Özellikle içsel büyüme teorileri içinde yer alan Ar-ge  tabanlı büyüme modellerinde teknolojik gelişmeyi doğuran faktör olarak firmaların kendi bünyelerinde yaptıkları Ar-ge faaliyetleri gösterilmektedir. Neoklasik iktisadın Pareto optimal dünyasından uzaklaşan, yeni büyüme teorileri teknolojik değişmenin gerçek çerçevesini açıklama yönünde önemli mesafeler almış olmakla birlikte,bu modellerin hemen hepsinin neoklasik üretim fonksiyonu ile analize başlamaları nedeniyle neoklasik iktisattan bir kopuş olarak değil, teknolojik gelişmeyi içsel açıklamaya yönelik çabaların sonucu olarak neoklasik varsayımları gevşeten ,neoklasik bir restorasyon olarak düşünülmelidir.Teknolojik gelişmenin gerçek dünyasını ortaya koyan,teknolojik gelişmeyi kara bir kutu olmaktan çıkartarak mikro,mezo ve makro düzeyde açıklayan teorik yaklaşım evrimci iktisat geleneği içinde oluşturulmuştur.Bu nedenle teknolojik gelişme ile iktisadi büyüme arasındaki ilişkinin araştırılmasında evrimci iktisadi büyüme modelleri de mutlaka dikkate alınmalıdır.Özellikle gelişmiş ülkeleri yakalamak için caba harcayan gelişmekte olan ülkelerin ,bu yakalama sürecinde teknolojik gelişmenin önemini ve rolünü açıklayan ve bu yakalama sürecinin politika çerçevesini belirleyen evrimci yaklaşıma büyük önem vermeleri gerekmektedir.
Her iki yaklaşımda iktisadi büyümenin belirleyicisi olarak Ar-ge etkinliği sonucu olarak ortaya çıkan endüstriyel inovasyonlara odaklanmaktadır. Yeni neoklasik büyüme teorisi büyüme iktisadına egemen olmakla birlikte 1980’li yılların başından itibaren evrim düşüncesi büyüme iktisadında giderek daha fazla ilgi çekmektedir. AK modeli, beşeri sermaye modeli gibi yeni büyüme modellerinden farklı olarak, Ar-ge tabanlı büyüme modelleri, büyüme sürecinde inovasyonlara odaklanmaktadır. Bu çalışmada başlıca neoklasik Ar-ge tabanlı büyüme modelleri incelenecektir. Buna ek olarak, evrimci büyüme modelleri de çalışmada ele alınacaktır. Evrimci büyüme modellerinin başlangıcı olarak kabul edilen Nelson ve Winter modeli, ileri teknikler için araştırma yapan firmaların davranışsal modelleri içren bir mikroekonomik temele sahip bir modeldir. Neoklasik ve evrimci modeller özellikle Ar-ge ile ilgili teknoloji politikası sorunlarının analizine olanak sağlamaktadır. Geç sanayileşen ülkeler gelişmiş ülkeleri yakalamak ve uzun dönemli büyümelerini sürdürebilmek için teknolojik yeteneklerini geliştirmeye çalışmaktadırlar. Bu yakalama süreci teknolojik öğrenmeyi ve Ar-ge etkinliğini zorunlu kılmaktadır. Sonuç olarak, devlet özellikle geç sanayileşen ülkelerde teknoloji politikası aygıtlarını kullanarak teknolojik düzeyin yükseltilmesi hususunda daha fazla rol oynamalıdır.

3.1.1.Yatay Yeniliğe Dayalı Bir Ar-Ge Modeli: Romer (1990) Modeli

Romer modelinin merkezinde Ar-ge faaliyetleri yer almakta ve Ar-ge sektöründe istihdam edilen beşeri sermaye ve aynı sektör tarafından üretilen yeni ürün ya da üretim teknikleri bu modelin genel çerçevesini oluşturmaktadır. Uzun dönemde sürekli bir büyüme oranının yakalanması, ekonomi tarafından Ar-ge sektörüne aktarılan bilim adamı, araştırmacı, teknik elamanlar gibi nitelikli işgücünün miktarına bağlıdır. Bir ekonomide beşeri sermayeyi oluşturan bu girdiler ne kadar çoksa ve ekonomi bu kaynakları ne ölçüde Ar-ge sektörüne tahsis ederek yeni bilgi ve teknolojilerin geliştirilmesini gerçekleştiriyorsa, bu ekonomide büyüme o ölçüde yüksek olacaktır. Bu tür içsel büyüme teorilerinde, kar amaçlı Ar-ge yatırımları yoluyla elde edilen yeni fikirler ve bunun sonucunda oluşan bilgi birikimi önemli rol oynamaktadır (Romer 1990: S71). Romer, modelini üç dayanak noktası üzerine inşa etmiştir. Birincisi, ekonomik büyümenin merkezinde teknolojik gelişme yatmaktadır. İkinci dayanak noktası, teknolojik gelişme, piyasa teşvikleri tarafından uyarılan firmaların almış oldukları bilinçli kararlar ile gerçekleşir. Üçüncü ve en önemli dayanak noktası ise, bilginin bir üretim faktörü olarak üretimde kullanılması ile diğer üretim faktörlerinin kullanılması arasında çok önemli farklar olmasıdır. Üretilmesinde katlanılan bir seferliğe mahsus maliyet dışında bilgi, üretimde ne ölçüde kullanılırsa kullanılsın üretim maliyetlerinde bir artışa neden olmaz. Bu durum modelde teknolojinin temel özelliğini tanımlamaktadır. Modelin en önemli özelliği, mal farklılaştırması ve ülkeler arası ticaret yoluyla oluşan piyasa büyüklüğündeki artışın, gelir ve servet etkisi yanında büyüme etkisi de yaratmasıdır. Daha geniş bir piyasa daha fazla araştırma ve daha hızlı bir büyümeye neden olur. Romer modelinde piyasa büyüklüğünün ölçütü nüfus değil beşeri sermaye stokudur. Dört temel girdinin olduğu varsayılan model, bu varsayımlar altında şu şekilde çalışmaktadır. Modelde kullanılan girdiler fiziksel sermaye, iş gücü, beşeri sermaye ve teknolojik seviye indeksidir. Teknolojik seviye indeksi (A) sınırsızca büyüyebilme imkanına sahiptir ve yeni keşfedilen dayanıklı mallar ile birlikte artmaktadır. Ayrıca ekonomide üç sektör olduğu varsayılmıştır. Ar-Ge sektörü, yeni bilgi üretebilmek için mevcut bilgi stokunu ve beşeri sermayeyi kullanmaktadır. Ara malı sektörü, Ar-ge sektörü tarafından üretilen yeni bilgi ve tasarımları kullanmak suretiyle nihai mal sektöründe kullanılabilecek dayanıklı üretim girdilerini üretmektedir. Nihai mal sektörü, ara malı sektörü tarafından üretilen dayanıklı üretim girdilerini, beşeri sermayeyi ve iş gücünü kullanarak nihai mal üretmektedir. Model, nüfus ve iş gücü arzının sabit olduğu varsayılmaktadır.

3.1.2.Romer Modelinin Modifiye Edilmesi: Yarı İçsel Bir Büyüme
Modeli Olarak Jones Modeli

Romer modelinde uzun dönem durağan büyüme hızı Ar-ge sektöründe istihdam edilen beşeri sermaye seviyesi ile orantılı olmaktadır. Bu etki bir çeşit ölçek etkisi yaratmaktadır. Jones 1995 yılında yayınladığı iki çalışmasında ölçek etkilerini elimine eden bir model önermiştir. Jones, ölçek etkileri elimine edildiğinde Ar-ge tabanlı içsel büyüme modellerinden beklenen büyüme etkilerinin ortadan kalktığı veya azaldığını ileri sürmektedir (Jones 1995a; 1995b). Jones, ölçek etkisinin birinci nesil Ar-ge bazlı büyüme modellerinin yapısında bulunması nedeniyle ampirik olarak sorunlu olduğunu söylemektedir(Jones 1995a: 777; Kortum 1997: 1393). Jones çalışmasında, İkinci Dünya Savaşından sonraki dönem boyunca toplam istihdam içerisindeki bilim adamı ve mühendis sayılarında önemli bir artış olduğunu söylemektedir. Bununla birlikte milli gelir ve Toplam Faktör Verimliliği (TFV) büyüme oranları durağan kalmış ya da en azından bir artış söz konusu olmamıştır.(Jones 2005; Li 2000).
Jones’un ulaştığı bir diğer önemli sonuç ise politika etkinsizliği bulguları ile ilgilidir. Ölçek etkisi modelden dışlandığında kişi başına gelirin büyüme oranı, işgücü büyüme oranı ile orantılıdır. Bir yandan büyümenin içsel olduğu söylenebilir çünkü büyüme, özel firmaların piyasa teşvikleri sonucunda bilinçli Ar-ge kararlarının bir ürünüdür. Öte yandan dışsaldır çünkü kamu politikaları yoluyla dengeli gelişme çizgisini kontrol etmek olası değildir.(Jones 1997: 45-4).

3.1.3.Grossman ve Helpman’nın Ürün Çeşitliliğindeki Artış ve
Bilginin Kamusal Mal Olmasına Dayalı Modeli

       Grossman ve Helpman’ın teknolojik yeniliklere dayalı büyüme modeli, büyümeyi dış ticaret ve dışa açıklık ile ilişkilendirmektedir. Ar-ge yatırımlarına yeterli kaynak ayıramayan az gelişmiş ülkeler, dışa açıklık oranlarını artırmak suretiyle ihtiyaç duydukları teknolojileri gelişmiş ülkelerden teknoloji transferleri yaparak sağlayabileceklerdir. Bununla birlikte teknoloji transferi kendiliğinden gerçekleşmeyecektir. Bunun olabilmesi için, az gelişmiş ülkelerin teknoloji transferlerine yönelik teşvikleri ve çok uluslu şirketlere
sağladıkları kolaylıklar önemli bir rol oynamaktadır (Grossman ve Helpman 1991: 43).
Grossman ve Helpman’a göre, ister Ar-ge sektörüne yeterli kaynak ayıran gelişmiş ülkeler için olsun, isterse az gelişmiş ülkeler için olsun, korumacı yaklaşımlar ülkelerin büyüme performansı üzerinde olumsuz etki yapmaktadır. Gelişmiş ülkelerde korumacı politikaların uygulanması durumunda, harcamalar Ar-ge sektöründen tüketim mallarına kayacak ve bu durum kaynakların bilgi üretilmesinde kullanılmasını engelleyeceğinden uzun dönem büyüme oranlarının düşmesine sebep olacaktır. Bu şekilde imalat sanayinde koruyucu politikalar uygulanması sonucunda, ekonomideki nitelikli işgücü, imalat sanayine kayacak ve bunun sonucunda da ekonomik büyümenin motoru olan teknolojik yeniliklerde azalma meydana gelecektir (Grossman ve Helpman 1994: 39; Demir ve diğerleri 2005: 184).
Groosman ve Helpman teknolojik yeniliklere dayalı büyüme modelini iki başlık altında incelemektedirler. Bunlardan birincisi ürün çeşitliliğindeki artış sonucu meydana gelen teknolojik yeniliklerin büyüme etkileri, ikincisi ise kamusal nitelikli bilgi ve büyüme etkileridir. Ürün çeşitliliğindeki artışa dayanan modelde firmalar tekelci rantlar elde etmektedirler (Eaton ve Kortum 2006: 13).



       Ar-ge yatırımları sonucunda yeni ürün geliştirerek tekelci rantlar elde eden firmaların yanı sıra rekabete konu olmayan ve dolayısıyla tüm firmalar tarafından kullanılabilen mallar da söz konusudur. Bilginin kamusal mal olma niteliği büyük ölçüde Romer’in 1990 modeline dayanmaktadır.Modelin varsayımları şu şekildedir; yeni malların geliştirilme potansiyeli sınırsızdır ve yeniliklerin yapılabilmesi için gerekli kaynaklar sabittir. Bilgi üretim sektöründe ölçeğe göre azalan getiriler söz konusu değildir.Üretilen ürünler fiyatlanırken ücret oranlarının bir fonksiyonu olacak şekilde fiyatlanmaktadır. Ücret oranları ise serbest giriş koşulu tarafından belirlenmektedir.Piyasada ne kadar firmanın faaliyet göstereceği firmaların kar beklentileri tarafından belirlenmektedir. Statik denge durumunda fiyatlar ve kaynak dağılımı, ürün çeşit miktarı ve firmaların değerinin sabit olması varsayımı altında çözümlenmektedir (Arnold 2005: 3).Grossman ve Helpman’nın bilginin kamusal mal olduğu varsayımına dayalı ikinci modeli, Romer (1990) modelini endüstriyel Ar-Ge kazançlarını içerecek şekilde genişletmiştir. Buna göre, Ar-ge faaliyetlerinin iki farklı
ürünü söz konusudur. Birincisi, her bir Ar-ge projesi, yeni bir ürün için tasarım geliştirir. Bu yeni tasarım, tasarımcısına tekel karı şeklinde bir gelir getirmektedir. İkinci olarak, her bir Ar-Ge projesi mevcut genel bilgi sermayesi stokuna ( n K ) bir katkı sağlamaktadır. Bu sermaye stoku, gelecek nesillerin kullanabileceği fikirler ve yöntemler kümesi ile tasvir edilmektedir. Teknolojik yeniliklerin hızlanması, ekonomide beşeri sermayenin ne ölçüde geniş olduğu, Ar-ge faaliyetlerindeki etkinlik oranı, hane halkının tüketimini zamanlar arasında tahsis ederken bugünkü tüketimini gelecek dönemlere ertelemesindeki isteklilik ve farklılaştırılmış ürün çeşitliliği tarafından belirlenmektedir. İşgücü arzı şeklindeki kaynakların genişliği her bir sektörde istihdam edilen emek miktarının artmasına neden olmakta, bu da yenilik üretim sektörünün kullanabileceği işgücü miktarını arttırarak yeni
teknolojilerin üretilmesini sağlamaktadır.

3.1.4.Evrimci Büyüme Modelleri:

a.Schumpeter’in İktisadi Büyümeye Bakışı:

Schumpeter “Theory of Economic Development “ adlı kitabında kapitalist ekonominin büyüme dinamiklerini teknolojik gelişmeleri merkeze koyan,neoklasik iktisadın denge merkezli analizinden uzak bir tarzda incelemiştir. Almanca ilk baskısı 1911 yılında yapılan bu çalışma Schumpeter’in kapitalizmin gelişme dinamiklerine ve teknolojiye bakış açısının çatısını oluşturmaktadır. Schumpeter evrim terimini kullanmamakla birlikte kapitalist ekonominin gelişme dinamiklerini evrimci, gelişmeci bir teorik çerçevede ele almıştır.
Schumpeter, günümüzde evrimci iktisatçıların kullandığı temel analitik kavramları neoklasik iktisat karşısında kendi gelişme teorisini inşa ederken kullanmıştır. Dosi’ye (1990) göre Schumpeter’in yaklaşımının neoklasik iktisada göre temelde üç ayırt edici noktası vardır.
1. Kapitalizmi çözümlerken çıkış noktasının denge değil, değişim olması.
2. Sosyal kurumların doğduğu, geliştiği ve yok olduğu tarihsel zamana dayanması.
3. Rasyonel kararlara bağlı olarak ençoklaştırma faaliyetleri peşinde koşan iktisadi ajana karşı duyulan şüphe.
Schumpeter neoklasik kararlı durağan durum denge yaklaşımının tersine, kapitalist sistemi denge dışı bir evrimsel süreç çerçevesinde incelemiştir. Schumpeter’in bu değişim dinamiğinin temelinde kapitalist gelişmeye içsel olan inovasyon vardır. İnovasyon mevcut kaynakların yeni bileşimler olarak sunulması biçiminde tanımlanmaktadır (Schumpeter, 1934: 66). Ekonomik değişmenin kaynağı olan beş temel inovasyon biçimi vardır.
1. Yeni tüketim maddeleri: Ürün inovasyonu olarak nitelendirilen yeni ürünlerin geliştirilmesi.
2. Yeni üretim metotları: Süreç inovasyonu olarak nitelendirilen üretimde yeni tekniklerin kullanılması.
3. Yeni pazarlar: Yeni pazarların veya yeni pazarlama olanaklarının gelişmesi.
4. Yeni hammadde kaynakları. : Yeni kaynakların kullanıma girmesi.
5. Yeni endüstriyel örgütlenmeler: Örgütsel inovasyon olarak nitelendirilen, iş yapma biçimindeki değişmeler.

İnovasyonları gerçekleştirenler girişimcilerdir. Girişimci, yeni ürünler peşinde koşan, firmanın yönetiminde yeni arayışlar içinde olan, yeni piyasalar keşfeden bir kişidir. Girişimcinin rolü, bir buluşu ya da genel olarak hiç kullanılmamış bir teknik olanağı kullanarak üretim sistemini yenilemesi ve düzeltmesidir.(Schumpeter, 1942:202) Schumpeter’in girişimcileri belirli bir sınıftan gelmezler onlar yetenekli bir azınlığı oluştururlar .(Heilbroner, 2003: 266) Bu elit insan tipi kendi içinde de yetenek farklılıkları gösterir. Teknolojik gelişimi sağlayan ajanların içinde farklılaşması teknolojik çeşitliliğin ve evrimci gelişimin motorunu oluşturmaktadır. Girişimciyi harekete geçiren güdü ise kardır. Kar inovasyon yapmanın getirisidir ve girişimciler tarafından elde edilir. İnovasyonun ortaya çıkmasında banka kredisi merkezi bir rol oynar. Yaratıcı girişimcinin yanında risk üstlenici banker de ekonomik gelişmenin en önemli öğesidir.(Hanusch ve Pyka, 2007: 282) Girişimci ile banker arasında kopmaz bir birliktelik vardır. Schumpeter’e göre kapitalist bir ekonominin içsel değişim dinamikleri inovasyon (neden) , girişimci (özne) ve banka kredisi (araç) olmaktadır.(Gürkan, 2007:254) Schumpeter kapitalist ekonomiyi, bitmek bilmeyen bir “yaratıcı yıkım” süreci olarak tanımlamaktadır. Kapitalist sistemdeki her firma yeni bir tasarım, maliyet azaltıcı çaba, yeni bir ürün, yeni girdilerin bulunması, yeni üretim yöntemlerinin geliştirilmesi yollarıyla piyasa payını artırmaya ve hâkim konuma geçmeye çalışır. Ancak her yaratıcılık, kendisinden önceki tekelci gücü de yıkmaktadır. 
b. Neo-Schumpeterci Teknoekonomik Paradigma Yaklaşımı:

   Bu yaklaşım, teknolojik gelişmeyi Schumpeter’in ele aldığı biçimde inceleyen ve 1965 yılında İngiltere’deki Sussex Üniversitesi bünyesinde kurulan “Science Policy Research Unit” (SPRU) bünyesinde çalışan Freeman, Soete, Dosi ,Perez gibi iktisatçılar tarafından geliştirilmiştir. İnovasyon konusunda disiplinler arası çalışmaların öncüsü konumundaki kurumun yöneticisi olarak Freeman, inovasyonun toplumsal, tarihsel, kurumsal ve evrimsel doğasının anlaşılmasında ufuk açıcı katkılar yaparak evrimci iktisat geleneğinin oluşmasında öncü olmuştur. Neo-Schumpeterci teori, ya da teknoekonomik paradigma yaklaşımı Kondratiev’in uzun dalgalar teorisini, Schumpeter’in ekonomik gelişme teorisi ile birleştiren ve kapitalist gelişme sürecinde teknolojik değişime ağırlık veren bir teoridir. (Taymaz, 1993: 14) Schumpetere göre her uzun dalga bir yandan o dönemdeki teknolojik yenilik farklılıklarından ve bir yandan da savaşlar, altın madenlerinin keşfi ya da kıtlık gibi tarihi olayların farklılığından dolayı benzersizdir. Ancak bu uzun dönemli dalgalanmaların açıklanmasında en önemli öğe kapitalist büyümenin motoru, girişimci karlarının kaynağı inovasyonlardır.(Freeman ve Soete, 2003:22) Teknoekonomik paradigma ifadesi, anlam olarak, teknik açıdan gerçekleştirilebilir bir dizi yenilik arasından ekonomik seçim yapma sürecini içerir. Gerçekte yeni bir paradigmanın belirgin hale gelmesi nispeten uzun bir zaman(birkaç on yıl) alır; bunun bütün sisteme yayılmasıysa daha uzun sürer. Bu yayılım, teknolojik, ekonomik ve siyasi güçler arasında, kurumsal yeniliklerin (ya da kurumsal yenilenmelerin) son derece önem kazandığı karmaşık bir etkileşim sürecini içerir”. (Freeman, 1990:3) Teknoekonomik paradigma değişmelerinin anlaşılmasında temel çözümleme düzeyi Schumpeter’in de vurguladığı inovasyonlar olmaktadır. Teknolojik sistemlerindeki inovasyonlardan kaynaklanan bazı değişmeler, yarattıkları sonuçlar bakımından o denli uzun erimlidirler ki, bunların, bütün ekonominin işleyişi üzerinde büyük etkileri olur. Bu değişimler Schumpeter’ in “ekonomik gelişmede uzun çevrimler” kuramının ana eksenini oluşturan “yaratıcı yıkım fırtınaları (creative gales of destruction)” olarak adlandırdığı olguyu oluşturur. Bu yaratıcı yıkım fırtınalarının arkasında yatan temel güç belli tarihsel dönmede yoğunlaşan inovasyonlardır. İnovasyonlar dört başlık altında ele alınmaktadır.(Freeman ve Perez, 1988:45-47)
1. Artımsal (incremental) İnovasyonlar: Sanayi ve hizmetlerde görülen endüstriler arasında, ülkeden ülkeye farklı oranlarda gerçekleşen az çok süreklilik arz eden küçük teknolojik değişikliklerdir. Ar-Ge çalışmalarının sonucu değil daha çok, yaparak öğrenme süreçleri, üretim sürecine katılan mühendislik faaliyetlerinin iyileşmesine bağlı olarak orta çıkan ya da kullanıcıların önerileri ve etkileri ile oluşan inovasyonlardır.
2. Radikal İnovasyonlar: Ar-Ge faaliyetlerinin sonucu ortaya çıkan, sürekli bir nitelik göstermeyen, sektörler arasında eşitsiz olarak gerçekleşen önemli ve etkili teknolojik değişmelerdir. Radikal inovasyonlar örneğin naylon gibi, önemli yapısal değişmeler yaratsalar da ekonominin bütünü üzerindeki etkileri göreli olarak küçük ve yerel olmaktadır.
3. Teknolojik Sistem Değişmeleri: Ekonomideki farklı sektörleri etkileyen yeni sektörlerin oluşmasına neden olan köklü teknolojik değişmelerdir. Bir ya da birkaç firmadan fazlasını etkileyen örgütsel inovasyonları da kapsayacak biçimde radikal ve artımsal inovasyonların birleşiminden kaynaklanır. Sentetik madde inovasyonları, petrokimya inovasyonları, içten yanmalı motor inovasyonları bu tür değişimlere örnek olarak verilebilir.
4. Teknoekonomik Paradigma Değişmeleri: (Teknolojik Devrimler): Bazı teknolojik sistem değişmeleri ekonominin bütün davranışı üzerinde büyük etkilerde bulunur. Bu tür değişmeler radikal ve artımsal inovasyonların kümelenmesi ve bunun sonucu olarak birçok teknolojik sistemin birlikte ortaya çıkmasıyla meydana gelirler. Teknolojik devrimlerin karakteristik özelliği yalnızca bazı ürün, hizmet ya da sektörler üzerinde değil ekonominin tüm branşları üzerindeki yaygın etkisidir.

    Teknolojik devrimler; ya da yaratıcı yıkım fırtınaları sosyal yapı üzerinde de önemli değişmeler meydana getirirler. Bu değişmelerin ekonominin bütününe yayılması için üretimin örgütlenme tarzında da köklü dönüşümler gerçekleşmelidir. “ Böylesi teknolojik devrimler, hem eski hem de yeni ürünler için hızla değişen üretim işlevlerinin ortaya çıkmasına neden olur. Emek ya da sermayede ne kadar tasarruf sağlanacağı başta tam olarak kestirilemez; ama ürün ve üretim yöntemi tasarımlarında yeni teknolojinin uygulanmasıyla elde edilen genel ekonomik ve teknik yarar gittikçe artarak iyice görünür hale gelir ve giderek uygulamada, yeni pratik kurallar yerleşir. Paradigmadaki böylesi değişimler potansiyel üretkenlikte önemli bir atılım yapabilmeyi olanaklı kılar; ama başlangıçta bu atılım, yalnızca, önde gelen birkaç sektörde gerçekleşir. Başka sektörlerde, böylesi kazanımlar, genellikle, uzun vadeli örgütsel ve toplumsal değişimler olmadan gerçekleştirilemez”. (Freeman, 1990:4) Yeni ekonomik paradigmanın eski paradigmaya üstünlük sağlayabilmesi için yeni paradigmaya özgü bir grup anahtar girdi olarak tanımlanabilecek faktöre sahip olması gerekmektedir. Bu faktörler şu koşullara sahip olmalıdırlar: (Freeman ve Perez, 1988:48)
1. Düşük ve hızla azalan üretim maliyetleri.
2. Uzun dönmede sınırsız gibi gözüken arz olanakları.
3. Ekonominin bütününde,birçok ürün ve süreçte kullanım potansiyeli.
Yeni teknoekonomik paradigma egemen olduktan sonra yeni bir yörünge altında gelişir. Teknolojik çeşitlilik teknolojik devrim sonucu hızla artsa da sektörler arasında yeni doğan teknolojilere dayalı olarak ortaya çıkacak üretkenlik artışının bir sınırı vardır. Yeni teknolojik paradigmanın olanakları tüketildikçe sektörler birer birer büyüme sınırına gelecek karlar düşecek ve üretkenlik artış hızı yavaşlayacaktır.(Taymaz 1993:15) Mevcut paradigmanın üretkenliğini kaybetmesi ekonomiyi yeni bir paradigma arayışına itecek ve sistem teknolojik yeni bir ardışık teknolojik paradigmaya geçiş yapacaktır.
Neo-Schumpeterci teori evrimci iktisada önemli iki katkı yapmıştır: Birincisi, Schumpeter’in çalışmalarının merkezi olan inovasyona sistemik bir yaklaşım tarzı geliştirmiş ve bunu tarihsel süreçlere uygulamıştır; böylelikle teknolojik sistemlerin oluşma dinamiklerin daha iyi anlaşılmasına olanak sağlamıştır. İkinci olarak, teknolojik gelişme dinamiklerinin sosyal, örgütsel ve kurumsal bağını araştırmaya yönelik ilk ciddi girişimin sonuçlarını içeren bir alanyazını yaratmıştır.

Nelson ve Winter Modeli:

Nelson ve Winter’ in geliştirdiği evrimci firma modelinde,(Nelson ve Winter ,1982) firmalar örgütsel hafızaları olan rutinlere göre davranan, içinde bulundukları durumu devam ettirme eğiliminde olan yapılardır. Bu değişim sürecinde belirleyici olan firmanın daha etkin bir konuma geçme arzusudur. Firmaların önemli bir kısmı yaptıkları işle yetinirken, bazıları daha
etkin sonuçlar doğuracak rutinler arama işine girişirler. Bu arama süreci önemli ölçüde belirsizlik içerdiğinden, daha etkin olan rutinlerin geliştirilebilmesi için bir garanti mevcut değildir. Yeni rutin eski rutine göre firmanın büyümesine olanak tanıyacak şekilde daha etkinse uygulamaya konulacaktır. Yeni rutinler ya firma bünyesinde yapılacak araştırma ve geliştirme faaliyetine bağlı olarak ortaya çıkacak inovasyon sonucu oluşur ya da firma, endüstri içinde yenilikçi olan bir firmayı taklit ederek onun rutinini kendinde uygulamaya koyar. Ancak bilginin aktarılabilmesinin sınırlı doğası nedeniyle firma taklitçiliğinin firmaya sağlayacağı gelişme dinamiklerinin sınırları mevcuttur. Bu nedenle firma büyüyebilmek için kendisi yenilikçi olmalıdır.
Firmanın yenilikçi olmasına neden olan rutinler, firmanın inovasyon yeteneğini artıracaktır. Endüstri içinde piyasa payı artan firma hızla büyümeye devam edecektir. Büyüyen firmanın rutini piyasa mekanizmasının yarattığı doğal seçilim süreci sonucu endüstri rutin havuzunda artacaktır. Diğer firmalar bu piyasa rekabeti sonucu, ya arama faaliyeti sonucu yenilikçi hale gelecekler, ya yenilikçi firmayı taklit etmeye çalışacaklar ya da piyasa dışına itileceklerdir. Yenilikçi firma için inovasyonun başarıya ulaşması yaşamsal önem taşımaktadır. Çünkü firmanın giriştiği Ar-Ge faaliyetlerinin finansmanı firmanın elde edeceği kârdan sağlanmaktadır.
Nelson ve Winter modelinde makro ekonomik dinamiklerin temelinde rekabet ve teknolojik değişmenin ortaya çıkarttığı mikro ekonomik etkiler bulunmaktadır. Bu model birçok evrimci modelin ortaya çıkmasında öncü bir rol oynamıştır. Bu modeller üç ana başlık altında toplanabilir. (Llerena ve Lorentz ,2003:14)

1. İçerilmemiş Teknolojik Gelişme Modelleri: Chiaromente ve Dosi 1993, Dosi ve Fabiani 1994
2. İçerilmiş Teknolojik Gelişme Modelleri: Silverberg ve Verspargen 1994, Silverberg ve Lehnert 1994
3. Teknolojik Açık Yaklaşımı: Fagerberg 1987,1988

Evrimci modellerin ortak vurgu yaptıkları nokta ,teknolojik değişimin kaynağının yatırımlara bağlı ortaya çıkan Ar-Ge süreci olduğudur.Bu yatırımlar Ar-Ge sürecinin başarısını doğrudan etkilemektedir.Bu modellerdeki teknolojik değişme Post Keynesci iktisatçı Kaldor tarafından geliştirilen teknik ilerleme fonksiyonunun stokastik versiyonu
olarak ele alınabilir (Verspagen,1999) .Evrimci büyüme modellerinin üç temel özelliği bulunmaktadır.
1. Büyüme süreci teknolojik gelişme sürecinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Teknolojik gelişme sürecinde artan getiriler ve piyasa mekanizmasına dayalı seçilim süreci etkin bir rol oynamaktadır.

2. Metodolojik düzeyde neoklasik iktisadın mekanikten borç aldığı denge merkezli analiz red edilmektedir. İktisadi büyüme sürecinin gerçek tarihsel zamanda meydana gelen, kurumsal değişmeleri içeren tersinmez doğasına vurgu öne çıkmaktadır.

3. Makro ekonomik gelişmenin altında firmaların yatırım ve rekabete dayalı sınırlı rasyonalite temelli kararları olduğu gerçeğinin kabul edilmesi.

 Gelişmekte Olan Ülkeler İçin Politika Önerileri: Yakınsama versus Yakalama:

Solowcu neoklasik büyüme modelinin ülkeler arasındaki gelir farklılıklarına yönelik temel önermesi;uzun dönemde ülkelerin kişi başına düşen milli gelir seviyelerinin birbirlerine yaklaşacağı dolayısıyla gelişmişlik farklarının kendiliğinden ortadan kalkacağı şeklindedir.
Bu öngörüye “yakınsama hipotezi” (convergence hypothesis) olarak adlandırılmaktadır. Neoklasik büyüme modeline göre, sermayenin azalan verimlilikle çalışması, ülkelerarasında bir yakınsamaya yol açacaktır. Yakınsama hipotezinde gelişmiş ülkelerden sermayenin getirisinin yüksek olduğu gelişmekte olan ülkelere doğru bir sermaye akışının olduğu ima edilmektedir. Hipoteze göre sermayenin işgücünden daha hızlı arttığı bir ekonomide teknoloji dışsal ve sabitken faiz hadlerinin düşeceği ve fakir ülkelerin zengin ülkelerden daha hızlı büyüyüp onları önünde sonunda yakalayacağı öngörülmektedir. Diğer bir ifadeyle, gelişmiş ve gelişmekte olan bir ülkede aynı düzeydeki bir yatırımın başlangıçta faktör donanımlarının farklı olmasından dolayı gelişmekte olan ülkedeki hasılayı daha fazla arttıracağı, büyümeyi hızlandıracağı ve ülkelerin birbirlerine yaklaşacağı beklenmektedir. Ancak 1980’li yılların ortalarındaki ilk çalışmalar, tüm ülkeleri kapsayan bir yakınsama sürecinin gerçekleşmediğini ortaya koyunca, yeni içsel büyüme modellerinin belirmesinde bir neden ortaya çıkmış oldu.
Günümüzde yakınsama tartışmaları basitçe ülkelerarası yakınsama kavramının ötesine geçmiş, büyüme literatürüne yeni yakınsama biçimleri katılmıştır. Koşullu yakınsama olarak ortaya konan bu yaklaşıma göre yakınsama benzer başlangıç koşullarına sahip yapısal ve teknolojik düzeyleri arasında benzerlik bulunan ülke grupları arasında gerçekleşecektir. Robert Barro, daha çok yatırım yapan ülkeler daha hızlı büyürken, daha büyük yatırımların büyüme üzerindeki etkisinin geçici gibi göründüğünü, daha yüksek yatırım yapanların bir durağan duruma daha yüksek büyüme oranıyla değil, kişi başına daha yüksek bir gelirle ulaşacaklarını göstermiştir. Bu durum, Neo-klasik teorinin öngördüğü gibidir. Barro, bu sonuçtan şartlı yakınlaşma olarak bahsetmektedir. Yani ülkeler yatırımın GSYİH içindeki payına şartlı olarak durağan duruma yakınlaşmaktadır. Düzeyler, aynı zamanda, GSYİH’deki kamu harcamaları ve beşerî sermayeye yatırım oranı gibi diğer değişkenlere de bağlıdır.
Yakınsama hipotezinden farklı olarak “yetişme” (catching up) süreci analizi geri kalmış ülkelerin öncü teknolojiye sahip ülkeleri taklit ederek hızlı bir büyüme patikasına girecekleri aksiyomuna dayanmaktadır. Yakalama yaklaşımı fiziki ve beşeri sermaye yatırımları yanında sosyal ve kurumsal faktörlere de vurgu yapmaktadır (Fagerberg ,1995) Yetişme teorilerinin öncü modelleri Gerschenkron, Abromovitz teorisyenler tarafından tarihsel iktisadi analiz temelinde geliştirilmiştir. Avrupa kıtası içindeki sanayileşme tecrübelerine odaklanan bu yaklaşımlar, arkadan gelen ülkelerin öncü ülkelere göre sahip oldukları bazı üstünlüklere vurgu yapmaktadırlar. Teknoloji merkezli, evrimci iktisat teorisinden kaynaklanan Neo-Schumpeteryan olarak adlandırılan modeller teknolojik açık, öğrenme modelleri, inovasyon sistemi gibi kavramlar çerçevesinde çözümlemeler getirmektedirler. Bu ikinci nesil modeller Asya ülkelerin kalkınma tecrübelerin odaklanmaktadırlar
Gerschenkron’un geç endüstrileşme yaklaşımı Almanya ve Rusya’nın sanayileşme tecrübelerini incelemekte ve bu ülkelerin sanayi devriminin öncüsü olan İngiltere’yi yakamla süreçlerini analiz etmektedir. Gerschenkron, Rostow tarafından geliştirilen doğrusal aşamalı ve her ülke için aynı olan büyüme ve gelişme patikasını reddetmektedir. İngiltere’ de gerçekleşen sanayileşme geri kalmış ülkelerde ancak bazı ikame edici kurumların varlığı ile başarılabilmektedir. Bu ikame edici kurumlar Almanya da bankalar, Rusya da ise bizzat devlet olmaktadır. (Gershenkron 1962:355) II Dünya Savaşı sonrası dönmede Avrupa ülkelerinin büyüme performanslarını inceleyen Abromovitz bu dönemi “yakınsama patlaması” (convergence boom) olarak adlandırmaktadır. Bu dönmede Avrupa ABD ye yetişecek bir büyüme performansı göstermiştir.
Sosyal yetenek kavramı ise gelişmekte olan ülkelerin teknolojik düzey ,beşeri sermaye ,alt yapı gibi temel yeteneklerini tanımlamaktadır.Avrupa’nın bütünleşmeye giderek homojen ve büyük bir iç pazar yaratması, yüksek öğretim, Ar-ge harcamalarını arttırarak sosyal yetenek birikimi sağlamsı ABD yi yakalamasında belirleyici olan temel faktörlerdir.
Evrimci iktisat temelli modeller teknolojik uygunluk kavramının yanında inovasyona da büyük önem atfetmektedirler. İnovasyonun kara bir kutu olmaktan çıkmasında evrimci iktisat teorisinin büyük katkısı olmuştur. Evrimci iktisadın çabaları ile son on yıllık dönemde inovasyon kavramına yaklaşım, doğrusal model analizi çerçevesindeki tartışmalardan sistem yaklaşımına doğru evrilmiştir. Sistem yaklaşımı yeni teknolojilerin oluşmasının dinamiklerini araştırmanın yanında yeni teknolojilerin yayılımını ve aktörler tarafından paylaşımına odaklanmaktadır. Eşdeyişle inovasyon farklı aktörlerin birbirleriye kurdukları etkileşimin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Sistem yaklaşımına göre, inovasyonun başarısı sadece firmaların firma dışı kurumların nasıl hareket ettiklerine değil, bütün aktörlerin bilgi paylaşım ağyapıları oluşturacak şekilde birlikte nasıl hareket ettiğine bağlıdır. (Geels, 2004) Gelişmekte olan ülkeler açısında sürdürülebilir büyümenin sağlaması ve gelişmiş ülkelerin yakalanmasına yönelik stratejiler teknoloji üretimine ve üretilen teknolojilerin yayılmasın olanak tanıyan etkin inovasyon sistemleri kurmak ile olanaklı hale gelecektir. Ulusal İnovasyon Siteminin etkinliğini arttırılması için, sanayi politikaları ile desteklenmelidir.”Sanayi politikaları, makroekonomik politika araçları dışındaki araçlarla, üretim sektörleri arasındaki gerçek kaynak tahsisini ve kaynak tahsisinsin genel mekanizmalarını değiştirmek için tasarlanmış politik faaliyetler olara tanımlanabilir.”(Taymaz 1993 :564) Sanayi politikaları ; rekabet politikaları ,yatırım politikaları,bölgesel gelişme politikaları ,teknoloji politikaları ve KOBİ politikalarından meydan gelir.Özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından teknoloji politikaları büyük önem arz etmektedir.Teknoloji politikası, teknolojik gelişme sürecinin hızı ve yönünü etkilemek amacıyla uygulanan devlet politikaları olarak tanımlanmaktadır.(Taymaz 1993:550) Teknoloji politikalarının temel amaçları, inovasyon alt yapısının geliştirilmesi, inovasyon sürecinin en önemli girdilerinden biri olan Ar-ge faaliyetlerinin desteklenmesi, teknolojik yeniliklerin yaygınlaştırılmasıdır.
     İnovasyon sistemini destekleyici teknoloji politikası teknolojik yayılmaya yönelik bir politika olmalıdır. Teknolojik yayılmaya yönelik politikanın ne önemli unsuru teknolojik gelişmenin üretilmesinde ve yayılmasında piyasa dışı ilişkilere yapılan vurgudur. İnovasyonun ağyapılar içinde olduğu ve yayıldığı, teknolojik işbirliği faaliyetlerin öne çıktığı bir sistemin inşasında, teknolojik işbirliği faaliyetlerini destekleyen ve tasarlayan kamu politikalarının varlığı son derece önemli olmaktadır.
     Neoklasik iktisadın kara bir kutu olarak ele aldığı teknolojik değişim olgusunun doğasının anlaşılmasına evrimci iktisat geleneği büyük önem taşımaktadır. Teknolojik gelişmeyi dışsak olarak kabul eden solowcu neoklasik model iktisat politikalarının uzun dönmeli iktisadi büyüme oranı üzerinde etkisi olmadığını ortaya koyarken ülkeler arasındaki gelir farklılıklarının kapanmasına yönelik aktif politikalar değil kendiliğinden meydana geleceğini öngördüğü yakınsama sürecine vurgu yapmaktadır.1980’li yılların ikinci yarısından itibaren iktisadi büyüme literatürünü işgal etmeye başlayan yeni büyüme teorileri teknolojik gelişmeyi içsel olarak açıklarken mutlak bir yakınsamanın olmayacağına vurgu yapmışlardır. Teknolojik gelişmenin kaynağını Ar-Ge faaliyetleri olarak gören içsel büyüme modelleri; firma ve tüketicilerin optimizasyona yönelik davranışlarının içsel olarak belirlediği teknolojik gelişmenin büyümeyi belirlediği genel denge temelli büyüme modelleridir. Ar-ge tabanlı büyüme modellerinde büyüme sürecinin temel belirleyicisi kar peşinde koşan firmaların karlılıklarını sürdürmek için üretmeleri gereken buluş ve inovasyonları ortaya çıkaran Ar-ge faaliyetleri olmaktadır. Birinci nesil modeller iktisat politikalarının büyüme üzerinde etkisi olduğu sonucuna varırken, ölçek etkisi sorunun ortadan kaldırılmasına bağlı olarak ortaya çıkan ikinci nesil modeller Solowcu neoklasik modelle aynı politika sonucuna varmaktadırlar. Gelişmekte olan ülkeler için yakalamaya yönelik politika çerçevesini belirleyen kuramsal yaklaşım, teknolojik gelişmenin mikro doğasına vurgu yapan teknolojinin geliştirilmesinde öğrenme süreçlerini rolünü ortaya koyan evrimci iktisat olmaktadır. Evrimci iktisadın önerdiği politika çerçevesi teknolojik gelişmenin üretilmesinde ve yayılmasında piyasa dışı ilişkilere yapılan vurgu yapan inovasyon sistemi yaklaşımı olmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler için temel yakalama stratejisi ulusal,bölgesel ve sektörel düzeyde tanımlanan inovasyon sistemlerinin etkin çalışmasına olanak tanıyacak kurumsal ve yapısal düzenlemeleri yapmak olacaktır.

3.2.Arge Harcamalarının Büyümeye Etkisi

      Ar-ge yatırımları çok sayıda yenilik yaratır bu da ekonomik büyümeyi teşvik eder.
Ülke hükümetleri için sürdürülebilir bir ekonomik büyümenin sağlanması önemlidir. Sürdürülebilir büyümenin yani büyümenin yıllar itibari ile sağlanmasında yenilik itici bir güç olmuştur. Yenilik, bilim ve teknoloji politikaları için ne kadar önemli ise iktisat politikaları için de önemli bir hale gelmiştir. Yenilik iki şekilde elde edilebilir; Birincisi firma ve ulusal araştırma ve geliştirme (ARGE) faaliyetleri sonucunda, ikincisi ise
teknoloji üreten gelişmiş ülkelerden transfer edilmesi sonucunda. Teknolojik yeniliklerde ortaya konan ürün, teknolojik olarak yeni bir ürün olabilir ya da var olan bir ürünün teknolojik olarak geliştirilmiş hali olabilir.
    Ekonomik büyümenin sağlanmasında teknolojik gelişmeler etkili bir rol oynamaktadır. Teknolojik gelişmeler firmalar tarafından yapılan Ar-ge  faaliyetleri sonucunda ortaya çıkmaktadır. Teknolojik yenilikler, bir firmanın rekabet gücünü artırıp pazar payının büyümesini sağladığı gibi karlılığının da artmasına katkıda bulunmaktadır. Teknolojik yenilik üretimde etkinlik sağlayarak kaynakların etkin kullanımı sağlayacaktır. Makro açıdan bakıldığında ise ekonomik büyümeyi hızlandırarak yaşam kalitesinin artmasında önemli bir faktördür.
    Makro ekonominin en temel sorunlarından biri olan ekonomik büyüme, kişilerin yaşam standardını ve refah seviyesini etkilemesi bakımından önemlidir. Ar-ge yatırımları, bir ülkenin rekabet gücünün ve ekonomik gelişmişliğinin değerlendirilmesinde anahtar kriterlerden biri olarak düşünülür. Ar-ge yatırımları ekonomik büyümeyi yenilik, sermaye birikimi, beşeri sermayede gelişim gibi birçok kanal yolu ile etkilemektedir. Ar-ge uzun dönemde refah ve verimliliğin anahtar belirleyicisidir. Gelişmiş ekonomilerde ekonomik büyümeyi sağlayan ana faktörlerden biri geliştirilmiş yeni ürün ve tekniklerdir (Stokey, 1995: 469). Yenilik, yeni ürün ve tekniklerin ortaya çıkmasında önemli rol oynar.
Yenilik ve teknolojik değişim ise yeni olan ekonomik bilgiye dayanır. Ar-ge yatırımları firmaların teknolojilerinde daha yüksek standartlara ulaşma olanağını artırır; bu da daha yüksek gelir seviyesine ve büyümeye neden olur. Firmalar Ar-ge yatırımları
yapar iken hem firmaların kendi yapısından kaynaklanan faktörleri (endüstrinin yapısı, karlılık, sermaye stoku, işçilere ödenen ücretler vb) hem de genel faktörleri (ticaret politikaları, vergi oranları, piyasa açıklık derecesi vb) göz önünde bulundururlar. Bir ülkenin toplam faktör verimliliği sadece ülke içindeki Ar-ge sermayesine bağlı olmayıp aynı zamanda yabancı Ar-ge sermayesine de bağlıdır (Coe ve Helpman, 1995). Ar-ge için kaynakların büyük oranda tahsis edilmesi gelecekte verimlilik ve ücretlerde bir artışı sağlayacaktır.
Ar-ge harcamalarının verimlilik büyümesini etkilemede pozitif yönde ve anlamlı olduğu sonucuna varmıştır. Griffith vd. (2004) OECD ülkelerinden 12’si için panel yöntemini uygulamaları sonucunda Ar-genin hem teknolojinin gelişmesinde hem de yenilikte istatistiksel ve ekonomik olarak anlamlı olduğu görülmüştür. Yuming vd. (2007) Çin ülkesi için Ar-ge ve GSYİH arasındaki ilişkiyi eşbütünleşme ve nedensellik yöntemi ile araştırmışlardır. Sınama sonucunda ar-ge ve GSYİH arasında uzun dönemli eşbütünleşme ilişkisi olduğu gibi, Ar-geden GSYİH’ya doğru iki yönlü nedensel ilişkinin varlığı tespit edilmiştir. Sadraoui ve Zina (2009) 23 ülke için Genelleştirilmiş Momentler Yöntemi ve panel veri sınamalarını uygulayarak Ar-ge ve ekonomik büyüme arasındaki ilişkiye bakmışlardır. Tüm ülkelerde her iki değişken arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğunu tespit etmişlerdir.
     Sermaye, işgücü miktarlarındaki artış ve teknolojik gelişme büyümenin kaynakları arasında yer almaktadır. Son zamanlarda bir ülkenin ekonomik gelişmişliğini ve toplumsal refahını belirleyen etkenlerden biri olarak teknolojik alanda yapılan gelişmeler ön plana çıkmaktadır. Bir ülkenin Ar-ge çalışmaları sonucunda yeni ürün ve üretim yöntemleri geliştirmeleri o ülkenin rekabet gücünün ve verimliliğinin artmasını sağlayacaktır.
Verimliliğin artması, işgücü ve sermayenin kullanımındaki etkinliği artırır. Üretim faktörlerinin etkin olarak kullanılması büyümeye pozitif bir etkide bulunacaktır.

3.3.Yenilik ve Ekonomik Büyüme İlişkisi

    Günümüzde bilim ve teknolojiye bağlı olarak oluşan yenilik, ekonomik büyümenin itici gücü olarak büyüme modellerinde ve uygulamaya yönelik çalışmalarda daha fazla ele alınan bir konu olmuştur.
   Yenilik ekonomik büyümeye işgücü, sermaye ve toplam faktör verimliliği yönünden katkıda bulunur. Toplam faktör verimliliğinin artması büyümenin önemli bir göstergesidir. Uygulamada yeniliğin toplam faktör verimliliğine etkisinin değerlendirilmesinde Ar-ge yoğunluğu bir ölçü olarak kullanılmaktadır.
     Ar-ge harcamaları bilgiye yatırım olarak düşünülebilir. Bu yüzden daha yüksek ar-ge harcamaları daha yüksek büyüme hızına neden olur. Uygulamaya yönelik çalışmalarda, ar-ge  ve verimlilik artışı arasında pozitif ve güçlü bir ilişki bulunmuştur. Ancak kamunun yaptığı Ar-ge faaliyetlerinin özel sektörün ar-ge yatırımlarının yerini aldığı durumlarda dışlama etkisi nedeniyle çıktı artışına olumsuz etki yapacağı bazı çalışmalarda belirtilmektedir.  
      Dünya ekonomisindeki gelişmelere ve gittikçe artan rekabet hızına bağlı olarak son yıllarda yenilik konusuna ilgi daha da artmıştır. Çünkü yenilik makro düzeyde ekonominin büyüme hızını, mikro düzeyde ise firmaların karlarını ve pazar paylarını arttıran önemli bir unsurdur.
      Ekonomik açıdan, ülkeler bir yandan gittikçe daha açık ve bağımlı hale gelirken diğer taraftan yenilik ekonomik gelişmenin itici gücü olmuştur. Bu iki süreç içinde farklı ülkelerdeki yenilikçiler arasındaki hızlı iletişim ve yakın temas yenilik sürecini ve yeni fikirlerin yayılmasını kolaylaştırmıştır. Teknolojideki hızlı değişimler ticari motiveleri ve dünya ticaret sistemindeki entegrasyon oluşumlarını şiddetlendirmiştir. Bu yüzden verimlilik ve teknoloji konusuna ilgi doğal olarak artmıştır.
     Günümüzde artık yenilikle ilgisi olan her ürün, üretim yöntemi ya da hizmetin bilim ve teknoloji ile bağlantısı yükselmiştir ve yükselmeye de devam etmektedir. Bunun sonucunda da yenilik süreci bilim ve teknoloji ile giderek daha fazla bağlantılı hale gelmiş ve ana kaynağını da bilim ve teknoloji alanındaki yeni fikirler oluşturmaya başlamıştır.       Yenilik, bilim ve teknolojiyi ekonomik ya da toplumsal bir faydaya dönüştürmek anlamında olunca teknolojik yenilik de önemli olmuştur.
      Bir ekonominin yenilik performansı çeşitli faktörlere bağlıdır ve yenilik politikası geleneksel Ar-ge politikalarını içeren geniş bir çerçeveyi kapsar. Bunlar, pazara giriş çıkış serbestliği için sınırların belirlenmesi, yenilik teşvikleri ve ödülleri, yeniliğin sosyal kabulünün sağlanması, kurumların esnekliği, eğitim düzeyinin yüksekliği ve geniş alana yayılmış Ar-ge faaliyetlerini kapsar.
      Yenilikçiler, ticari değeri olan bir şeyleri keşfetme umutları olduğunda yatırım yaparlar. Bu, bazı malların üretiminde daha iyi bir metot, yeni bir mal veya piyasadaki mallar arasında yakın ikamesi olmayan ürünün yeni bir türü olabilir. Her durumda yenilikçi araştırma çabalarının meyvelerinden bir kar elde etmek ister. Fakat aralıklı olarak ortaya çıkan her yenilik sonrasında öğrenme süreci tekrar başladığından Solow, her yeni teknolojinin ilk uygulama aşamasında maliyetinin yüksek olacağını söylemektedir. Bu yüzden bir yenilik sonrası oluşacak ani verimlilik artışı öğrenmenin başlangıçtaki eksikliği yüzünden düşük olacaktır.

Ayrıca yenilik yapan firmalar bu yeniliklerinden elde ettikleri kazançlarını tamamıyla kendilerine mal edemeyebileceklerinden dışsallık yaratılması kaçınılmaz olmaktadır. Dışsallık ise üç şekilde ortaya çıkmaktadır.

1. Teknolojik yayılma bilgi eksikliği, iyi işlemeyen patent, yetenekli işgücünün diğer firmalara hareketi yüzünden rakip firmanın maliyetini azaltır.
2. Yeniliğin uyumunu tamamlayıcı ödemeler yüzünden şebeke dışsallığı artabilir. 
3. Teknolojik yayılma olmasa bile yeniliği yapan rakip firmalara veya ek kullanıcılara tam olarak ayrı fiyat uygulamadıkça yeniliğin sosyal kazancının tamamını kendisine mal edemez.
Yeniliğin temellerini risk sermayesinin finansmanı, patentle koruma, bilgi sistemi, teknoloji ticareti, yabancı yatırımlar, Ar-ge harcamaları, rekabet ve eğitim sistemi oluşturmaktadır.
Firmaların faaliyetlerine devam etmelerini ve yeni firmaların girişini sağlayacak kabul edilebilir bir kar yenilikte önemli bir rol oynar. Bilgi sistemi de yenilikte bilginin yayılması kadar önemlidir. Gelişmiş bir iletişim ağı ve geniş alana yayılmış bir bilgisayar kullanımı yeni teknolojileri ve ürünleri öğrenmede yeni global fırsatlar sağlar. Bu yüzden yenilik süreci kısalmakta ve yeniliğin ilk aktarımından elde edilen Schumpeteryan kiralar bölgesel piyasada faaliyet gösteren firmalar için azalmaktadır.
Patentle koruma da yenilikçiler için önemlidir. Uluslararası patent koruma sistemi Uruguay görüşmeleri kapsamında güçlendirilmiş ve yenilikçiler için teşvikler geniş ölçüde arttırılmıştır. Ancak, yeni sayısallaştırılmış bilgi olanakları Amerika, Avrupa, Asya ve diğer yerlerdeki taklitçilerin beklentilerini geliştirmiştir. Bu yüzden yeniliğin etkili koruması uzun dönemde azalabilir. Bu eğilim nedeniyle, yenilikçi firmalar lisans ve patent ticaretinin tersine daha çok kontrol edilebilen know-how’un akımına izin verilen yabancı iştirakçilerle piyasada hizmet etme eğiliminde olacaklardır. Risk sermayesi finansmanı ise imalat ve hizmetler sektöründe teknoloji merkezli yeni katılımcılar için önemli olmaktadır.

    Yenilik ekonomik olmasının yanı sıra aynı zamanda sosyal bir konu olduğu için bütün toplumu ilgilendirmektedir. Ekonomistler açısından büyüme hızını arttırmada veya desteklemede önemli olurken, malların kalitesini, ekonomik ilerlemenin yönünü değiştirmek isteyen veya yaşam kalitesini geliştirmeye yoğunlaşanlar için de önemli bir konudur.Günümüzde bilimsel ve teknolojik değişim faaliyeti ekonomik büyümede dışsal bir faktör olarak görülmemektedir. Ekonomik kurumların yaptıkları teşvikler yeniliğin yaratılmasında etkili olmaktadır. Yenilik firmaya rekabet üstünlüğü sağladığı gibi ulusal ve uluslararası rekabeti de geliştirir. Böylece ekonomik büyüme ve gelişmenin sağlanmasına yönelik ekonomik politikaların arkasındaki itici gücü oluşturmaktadır. 
Yeniliğe yatırım yapanlar, çabalarının sonucunda bir kar elde etmek isterler. Fakat teknolojinin ilk uygulama aşamasında maliyeti yüksek olmaktadır. Bu yüzden bir yenilik sonrası oluşacak ani verimlilik artışı başlangıçta düşük olacaktır. Yenilik yapan firmalar bu yeniliklerinden elde ettikleri kazançlarını tamamıyla kendilerine mal edemeyebileceklerinden dışsallık yaratılması da kaçınılmaz olmaktadır. Ayrıca, bu tür yatırımlar risk taşıdığından araştırma kurumları ve yeni yüksek teknolojik girişimlere ortak sermaye sağlayan organizasyonlar tarafından desteklenmelidir.


        Uygulamada yeniliğin ekonomik büyümeye etkisinin değerlendirilmesinde genellikle Ar-ge harcamaları kullanılmıştır. OECD ülkelerinde Ar-ge harcamalarının gayrisafi milli yurtiçi hasıla içindeki payının zaman içinde arttığı görülmüştür. Çoğu OECD ülkelerinde 1980’den itibaren özel kesimin bu alandaki harcamalarında büyük miktarda artış görülürken, kamunun finanse ettiği Ar-ge harcamaları son 10 yılda düşmüştür. Uygulamaya yönelik araştırma sonuçlarından Ar-ge  faaliyetlerinin büyüme sürecine önemli olumlu bir etkisinin olduğu görülmektedir. Ancak, bazı çalışmalarda, kamunun yaptığı Ar-ge yatırımlarının özel sektörün  yatırımlarının yerini aldığı durumlarda dışlama etkisi nedeniyle çıktı artışına olumsuz etki yaptığı gözlenmiştir.

Halit Uzan

Merhaba, sitenin yetkilisi benim.


EmojiEmoji